suBRosa ANASAYFA                   suBRosa BAŞ YAZI                      suBRosa GÜNCEL                      suBRosa İLANLAR                  suBRosa E-POSTA                   www.huncular.com

 
M E N Ü

TARİH


 

  1. Atatürk ve Bozkurt
  2. Osmanlıda İlk Mason
  3. Mekke Prensi
  4. Farmason Musa Efendi
  5. Süleyman Askeri Bey
  6. Ay Yıldız Motifli Göktürk Sikkeleri Bulundu
  7. Konstantin'in Kafatası Nerede ?
  8. 1929 LATERAN ANTLAŞMASI
  9. PAPALARIN KRONOLOJİK LİSTESİ
  10. GÖKTÜRKLERİN SOYKÜTÜĞÜ
  11. KUTADGU BİLİG'DEN NASIL EVLENİLECEĞİNİ SÖYLER
  12. BULGAR MEZALİMİ
  13. ALP ARSLAN'IN ORDUYA HİTABI
  14. ALP ARSLAN - ROMANOS DIOGENES DİYALOĞU VE BARIŞ ANLAŞMASI
  15. Türkiye - ABD İlişkileri Hakkında Bazı Hatırlatmalar
  16. Sende mi Brütüs
  17. Celaleddin (Mengübirti) Harzemsah'ı Kim Şehid Etti?
  18. Çin'de Türk "Çu" Hanedanı
  19. Yüzonaltı Aslancık ve Trakya Devleti
  20. Midhat Paşa'yı Kim Öldürmüştür?
  21. Avram Kamando
  22. ORTAKAPI   
  23. Kanlı Kilise
  24. KALUST GÜLBENKYAN
  25. MUSTAFA KEMAL PAŞA'DAN B.G. Mdivani'ye
  26. RSFSC Dışişleri Halk Komiseri'nin, Türkiye'nin RSFSC'deki Büyükelçisi Ali Fuat'a Notası
  27. Alman Dış İşleri Dairesi Belgeleri Türkiye'deki Alman Politikası (1941-1943)

ATATÜRK ve BOZKURT


2 Ağustos 1926 gecesi Türkiye'nin ''Bozkurt'' adlı yolcu gemisi, Fransız ''Lotus'' gemisi ile Ege Denizi'nde çarpışır. Bozkurt gemisi batar ve 8 Türk denizcisi boğularak ölür. Ertesi gün, İstanbul'a gelen Lotus gemisinin kaptanı tutuklanır ve Türk mahkemelerince 80 gün hapis cezasına çarptırılır. Lotus gemisinin kaptanının karşı çıkışları sonucu dava, Lahey Sürekli Adalet Divanı'na intikal eder. Lahey Sürekli Adalet Divanı, 7 Eylül 1927'de, Türkiye'nin hukuka aykırı davranmadığına karar verir. Bu kararla birlikte ''Geminin adı ve Türk milletinin milli simgesi, Türk özgürlük ve bağımsızlığının timsali olmasından ötürü'', Türk heyetine, Atatürk'e verilmek üzere tunçtan bir Bozkurt heykeli armağan edilir. Bu davadan dolayı, dönemin adalet bakanı Mahmut Esat'a, Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.

HEYKEL GÖZDEN UZAKLAŞTIRILIYOR

Adı geçen Bozkurt heykeli 1968 yılına değin Anıtkabir'de sergilenmiş, 1968'de Samsun'da Gazi Müzesi'nin açılmasıyla Atatürk'ün birçok özel eşyası ile birlikte Samsun'a yollanmıştır. Bu Bozkurt heykeli 1978 yılına dek Samsun Müzesi'nde sergilenmiş, fakat CHP iktidarının baskıları sonucu (bu baskıda devrin imar ve iskan bakanı Ali Topuz hayli etkin olmuştur) müzenin deposuna atılmıştır. O günden sonra da heykeli bir daha gören olmamıştır.

VE HEYKEL YENİDEN KEŞFEDİLİYOR

Konu hakkında araştırmalar yapan Türkiye Gazetesi muhabiri Kemal Çapraz, heykelin izini sürer ve Samsun'daki Gazi Müzesi'nde bulunduğunu öğrenir. Müze müdürü Mustafa Akkaya'dan bilgi almak ister. Müdür böyle bir heykelin bulunmadığını söyler. Kemal Çapraz, bozkurt heykelinin müzenin deposunda olduğunda ısrar eder ve nihayet heykel depoda bulunup gün ışığına çıkarılır. Fakat müdür bey, akmazsa damlar misali yine zorluk çıkarmak ister ve heykelin fotoğraflarının çekilmesine izin vermez. Lakin acar gazeteci Kemal Çapraz bakanlıktan aldığı yazılı izinle heykelin fotoğraflarını çeker.

HEYKELİN BOYUTLARI

Lahey Sürekli Adalet Divanı'nca Atatürk'e armağan edilen bozkurt heykeli kaidesiyle birlikte 29 sm yüksekliğinde, 34 sm uzunluğunda olup, kaidesi 30-12'dir.

ATATÜRK'ÜN ÇALIŞMA MASASINDAKİ BOZKURT

Atatürk'ün çalışma masasında çağırma zili olarak kullandığı küçük bir bozkurt heykeli daha vardır. Yine tuçtan olan bu heykel kaidesiyle birlikte 8 sm yüksekliğinde ve 9 sm uzunluğundadır.

Bu heykel de gazeteci Kemal Çapraz'ın girişimleriyle Samsun Gazi Müzesi'nde bulunmuştur.;

Atatürk döneminde 1927 yılında basılan kağıt 5 ve 10 liralarda Bozkurt resmi kullanılmıştır. Burada Bozkurt, ay-yıldızın içinde koşar durumda tasvir edilmiştir.Maarif Vekaleti'nin 1925 yılında açtığı yarışmanın birincisi olan Namık İsmail'e ait Bozkurt arması

Daha Cumhuriyet dahi ilan edilmeden 1922 yılında TBMM'nin çıkarttığı Bozkurt'lu pul.
Arkadaşlar unutmayalım ki Bozkurt, Türk milletini temsil eden, Türk milletinin sembolü olan yüce bir varlıktır. Hiçbir partiye ait değildir ve hiçbir partinin tek elinde değildir. Atatürk'ün de çok sevdiği Bozkurt, Türk milletinin sembolüdür.


OSMANLIDA ILK MASON

Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi ve oglu Sait Çelebi denince akla masonlar gelir.1720 senesinde Fransa'ya elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi yaninda oglu Sait Çelebi'yi de götürmüstü. Osmanli Devleti, onlari Fransa'ya Türk Milletini temsil etsinler diye yolladi. Fakat onlar geri döndüklerinde birçok yeni sapik akimla beraber döndüler. Burada ilginç olan diger konu ise Sait Çelebi'nin babasi Yirmisekiz Mehmet Çelebinin DEVSIRME olmasidir. Bu DEVSIRME MASON sirf mason oldugu için okadar hizli yükselmistir ki Osmanli imparatorlugunda kisa zamanda SADRAZAM (Basbakan) olmustur.

Yirmisekiz Çelebi Mehmet Fransa Büyük Elçisi ( Ilk Masonun babasi)

 

Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait, XV. LOUIS'in önünde egilirken

 

Osmanli'da ilk mason Yirmisekiz Mehmet Çelebizade Sait Çelebi'dir. Sait Çelebi 1732'de Isveç'e 1741'de de Fransa'ya elçi olarak gitmis. III. Sultan OSMAN zamaninda (1755) 5 ay kadar Sadrazam'lik yapmistir. IBRAHIM MÜTEFERRIKA (Yahudi Dönmesi) ile birlikte Osmanli'nin ilk masonlaridirlar.

Bunuda unutmamak gerekir ki Kumbaraci Ahmet Pasa (1675-1742) esas ismi COMT DE BONNEVAL Fransa'da mason olmustu.

Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait Bey

Iste masonlarin, DÖNME, DEVSIRME, YAHUDI, YAHUDI USAGI, EMPERYALIST ISBIRLIKÇISI, HOSGÖRÜCÜ, diye anilma sebebi beklide Osmanli da ilk mason olanlarin bu kimliklere sahip olmalaridir. Oysa daha sonraki yillarda Talat Pasa, Ziya Gökalp…..bu cemiyete üye girmislerdir.Bu konuya daha ileride deginecegim.

 

Tunga Manas

04.04.2005


Bir Pezevenk Satılmıs Arap “Emir Abdullah” orijinal fotografı

MEKKE PRENSI

  ESREF SANCAR KUSÇUBASI, Hayber cenginde agir yarali esir edildigi zaman, bütün Arabistan yerinden oynamisti: İşbirlikçi Serif Hüseyin Pasa'nin El-Kible gazetesi, büyük basliklarla su haberi veriyordu:   

   Uçan Seyh'in kanadi koptu…

   Ve Hüseyin Pasa, hadisenin hakikat oldugunu ögrenmesi için ikinci oglu Emir Abdullah'i yarali Esref Bey'in yanina göndermisti. ( Bu Emir Abdullah, daha sonra Ürdün Krali olan PEZEVENKTIR.)

  Esref Bey, Emir Abdullah'a çok agir bir lisanla hücum etmis, SEHID EDILEN KAHRAMAN TÜRK ÇOCUKLARININ KAN HESABINI, ahrette,bizzat HZ. PEYGAMBER'in (SAV) soracagini söylemisti:

   ‘ – Hayber'de peygamberimiz Islamiyet için düsmanlariyla mücadele etmisti. O'ndan bin iki yüz seksen bes sene sonra biz Türkler de, Islamiyet ve haysiyet için Sizlerle muharebe ettik. Bizi haince arkadan vurdunuz. HARAM OLSUN YEDIGINIZ EKMEKLERIMIZ… SIZLER SERIF DEGIL, SENIG ( YANI ALÇAK ) ADAMLARSINIZ …'dedi.

   Emir Abdullah, Esref Bey'in bu agir hakaretine sükunetle su cevabi vermisti:

  ‘ – Vela telvasu lisaneküm ya Hazret-i Bek… (Lisaninizi kirletmeyiniz Bey Hazretleri…)

Osmanli Türkler'inin Arap Yarimadasi'ndan çekilmelerinden sonra kurulan devletciklerden birisinin basina gelen ve Ürdün Krali olan Emir Abdullh'in akibeti, bir irkdasi tarafindan, Filistin meselesinde takip ettigi siyaset sonunda, camiden çikarken öldürülmek oldu. Katil cinayeti, kendisini, Arap vahdeti (birligi) ve menfaatlerini Yahudi siyasetine feda etmis olmasindan dolayi isledigini söylemisti.

Uçan Seyh KUSÇUBASI

gördügümüz Emir Abdullah'in Hicaz isyani basladigi zaman ünvani MEKKE PRENSI idi. Esref Bey, Lawrens'in koydugu ve Allenbi'nin tasvib ettigi bu ünvana fena halde içerlemisti. Yarali olarak yattigi yerde, kendisini güya teselli eden Serif'in ogluna söyle hitab etmisti:

   ‘ Ünvaniniz, Mekke Mebusu… Üzerinizde ne varsa Ingiliz mali. Simdi de yeni bir mevkiiniz ve makam adinizvar: Ingiliz resmi vesikalari size MEKKE PRENSI diyorlar. Arapça'da PRENS karsiligi olabilecek bir çok tabirler var. Fakat Size, Efendiniz Ingilizlerin Arapça bir ünvan vermemeleri de gösteriyor ki onlar da sizi hakiki Araplikla hiçbir alakaniz olmadigini anlamislar…'

Esref Bey diyor ki : ‘ – Adam beni o anda öldürmediyse, hayatimin teminat altinda olmasi için Ingilizlerin kendisine verdikleri siki emirlerden idi. Çünkü Enver Pasa, bana bir sey olursa, elimizde esir olan dört general basta olarak yüz Ingiliz harb esirini yok edecegini bildirmisti. …..

TÜRK cevherinden, Kusçubasi'lar eksik olmaz, onlar hepimizin isimsiz kahramanlaridirlar. Mekanlari cennet olsun.

 

Tunga Manas

04.04.2005

Fatih, Istanbul


FARMASON MUSA EFENDI

14 Kasim 1911 tarihli Beyanname:

 

“Hususi ahvalimden bahsetmek, meslek ve mesrebime dair izahat vermek, dünyada hoslanmadigim ahvalden ise de haiz oldugum makamin ulviyeti itibariyle, bana vukubulan taarruzlara karsi sükutu ihtiyar eylemek maslahata muvafik olmayacagindan, bu bapta mecburiyet hasil oldu. Bu aciz, tahminen on iki yasinda oldugum halde, tarikat-i aliye-i ilmiyeye salik oldu. Allah'in inayetiyle o zamandan bu ane kadar bütün ahval ve ef'alimi o meslek-i alinin muktaziyatina tevfik etmege gücüm yettigi kadar çalistim.

Uzun senelerden beri dis temizlige itinada berdevam oldugum gibi, saliki bulundugum Naksgibendi tarikatinin bu abd-i acize bahsetmis oldugu manevi feyizler sayesinde hasil eyledigim kalb temizligi ve ruh safiyetini, beser kederlerinden muhafazaya dikkat eylemekteyim. Allah'in inayetiyle gerekli ilimleri hakkiyle tahsil ve bu bilgileri camii seriflerle, yüksek ve orta mekteplerde talim ettigim gibi tefsir ve tasavvuf ilimleriyle çok ugrasarak bu sayede Kur'an-i Kerim'in on cüzüne ait olan ve henüz basilmamis bulunan takriben üç bin sahifelik bir tefsir-i serif de vücuda getirdim. Dini gerçeklere ait bir hayli tasavvufi eserler tedris ve tercümesine de muvaffak olarak, bu sebeple leü'l-hamd ve'l-minne nice dini inceliklere ve Kur'an'in esrarina kesb-i vukufla, Islamiyetin üstünd veya ona esit hiçbir meslek, hiçbir mezheb bulunmak ihtimali olmadigina, sühut derecesinde vicdani kanaat hasil ettim. Bununla bihakkin iftihar etmekteyim. Allah'in lutfu ile edindigim su dini hakikatler ve Muhammed-i feyizler sayesindedir ki, birçok senelerden beri Islamiyetin ulviyetini bütün cihana karsi bihakkin isbata çalistim.

Binaenaleyh: Islam Dini'ne muhalif olup bana isnat olunan bir mezhep veya meslegi kemal-i siddetle reddeder ve memleketin selameti ve diyanetin siyaneti namina bu gibi tesvilata asla ehemmiyet vermemelerini ve o gibi batillari bütün kalbleriyle, lisanlariyle red eylemelerini bütün Islam ahaliye tavsiye eyler ve bu beyanatnameyi nesirden maksat, mevkii muhafaza olmayip, hem bütün halki duçar olduklari yanlis düsünceden, hem de gerek bu acizlerin yerine gelecek zata ve gerek sair mevk-i iktidarda bulunacak devlet büyüklerine isnat olunacak bu gibi merdut ve menfur sözlere asla kulak asilmamasinin kat'i surette lüzumunu, çünkü selamet-i din ve dünyanin ancak bu noktada bulundugunu halisane ihtar eylerim…” (Yakin Tarihimiz, sayi 3, 15 Mart 1962, s.94).

 

ARKADASLAR: Bildiginiz gibi Osmanli'da üç tane seyhülislam MASON du. Yukarida okudugunuz belge aslinda bir ibret belgesidir. Bu öyle bir belgedir ki ayni zamanda masonlarin ne mal oldugunun bir kanitidir. Türkiye'de ilk defa bu belgeyi sizler için açikliyoruz.

Yine hepinizin bildigi gibi Musa Efendi ( MUSA KAZIM EFENDI) Osmanli devrinin 121. seyhülislamidir.( D.1858-Ö.1920) Erzurumlu Ibrahim Efendi'nin ogludur. Fatih camisinde dersler veren bu mason daha sonra SEYH BEDRETTIN SIMAVI'nin “ Varidat” isimli eserini Arapçadan Türkçeye çevirmistir. Mesrutiyetin ilanindan sonra ise Ittihat ve Terakki partisine girerek ayan meclisi üyeligine seçildi. 12.07 .1910 tarihinde Sadrazam Ismail Hakki Pasa kabinesinde Mesiat makamina yükseldi. Bir yil iki ay on sekiz gün sonra bu mason istifa etti. 30.09.1911 yilinda yine kabineye Seyhülislam olarak girdi. Bu kabineler Osmanli'yi savasa sürüklemis, memleket topraklarini parça parça böldürmüs, milyonlarca aslani mezarlara kefensiz gömdürmüs, devsirme, dönme, satilmis, mason agirlikli kabinelerdi. Halk masonluk ve farmasonluktan o kadar nefret ediyordu ki, defalarca FARMASON MUSA EFENDI'ye

ALLAHSIZ, KITAPSIZ, YAHUDI USAGI, SIYONIST KÖPEK diye pek çok kez hakaret etmesine ragmen Musa Efendi büyük bir piskinlikle görevini yapmaya devam ediyordu. Türk ve Osmanli dini literatüründe çok önemli bir kisiliktir.

Çünkü “ “ DINLER ARASI DIALOG VE HOOOSSSS GÖRÜCÜ”” lerin birincisidir. Sonunda hakkinda söylenenler disinda o günkü basinda öyle seyler yazildi ki (ben yazmaya utaniyorum) 14 kasin 1911' de bir beyanname ile cevap verdi.

Yukarida okudugunuz beyanname budur. Biz TÜRKÜZ. Ölmüs bile olsa insanlarin haklarini savunuruz. Onun için beyannamenin hiçbir satirina dokunmadim. Sadece Türkçeye çevrilmis olarak arastirmacilara sunuyorum.

Bu mason, kendinin Naksibendi oldugunu Kuran-i Kerim'in on cüz'üne ait 3000 sayfalik tefsir meydana getirdigini kendine isnat olunan bu mezhep ve meslegi siddetle red ettigini söylemistir. Daha sonra bu makamdan tekrar tekrar alinmasina ragmen 04.02.1917'de Talat Pasa'nin kurdugu kabinede 4. kez seyhülislam olmus, 1 yil 8 ay 2 gün seyhülislamlik yapmistir.

Birinci Dünya Savasi sonunda yapilan Mondros Ateskes anlasmasi döneminde FARMASON MUSA KAZIM EFENDI Bekir aga bölügüne hapis edilmis osirada Ingiliz ve Fransizlar tarafindan 67 kisinin Malta'ya sürülmesine ragmen FARMASON MUSA KAZIM EFENDI sirf mason oldugu için Edirne'de birakilmistir. Edirne'deki Muradiye cami bahçesine, mihrab önüne HALKIN tüm itirazina ragmen gömülmüstür. Mezar tasi islenmemis küçük bir tastan ibarettir.

 

SONSÖZ

 

Yasarken MASON yeminine sadik kalip, beyannamesinde bile sapik mezhep ve tarikatla alakam yoktur diye bu adam diyalog ve hosgörü yapti. Ingiliz ve Fransizlarin yaninda sürgüne gitmemek için masonlugunu ön plana çikarmistir. ISTE GERÇEK TAKIYE BUDUR. Hani bir grup masonik 90'li ve 2000'li yillarda Müslümanlara takiye ile suçluyorlardi ya esas takiyeci masonlarin kendileridir.

Ikinci bir hususta bundan yüz yil önceki Osmanli Imparatorlugunda bile masonlari din kurumlarinin ve sözde seyhleri nasil ele geçirdiklerinin belgesidir. Hatta o kadar ki seyhülislam ( Islamin basindaki en büyük makam) bile yaptirmislardir. Isin esas korkunç yani Fatiha'yi okuyup anlayabilecek kapasite de olan bu satilmislarin sapik ve sapkin mezheplere üye olmasidir. Simdi size soruyorum sizce bugün sözle Islami savunan “ Efendi Hazretlerinden” mason varmi dir?

Üçüncü bir hususta masonluga kizan, masonluga tepki gösteren daha sonra mason olan hatta ve hatta masonluktan beter olanlarin “Allah'i para olan” durumudur. Süphesiz ki bu da büyük bir tehlikedir. Bunlara da deginecegim.

 

Tunga Manas

2 Mart 2005

Nahcivan


Süleyman Askeri Bey

  Yukarida gördügümüz Hoca Efendi, TESKILAT-I MAHSUSA'nin kurulus devresinde degerli emegi olan SÜLEYMAN ASKERI BEY'dir. Suayyibe savasinda, gaye edindigi hedefe erisemeyince, yarali olarak yattigi sedyesinde Hak'ka yürüdü.

Süleyman Askeri Bey, Trablus-Garp harbine katilabilmek için Istanbul'dan muhtelif isim ve hüviyetlerle ayrilan Enver, Mustafa Kemal, Nuri Fuad, Ali Fethi, Resid Beyler'in arasinda idi. Esref Bey daha evvel Kahire'ye gitmis, Prens Hüseyin Tosun'un alakasini temin etmis ve Said Pasa kabinesinin, Italyanlar'la ne bahasina olursa olsun anlasma kararina ragmen, bu bir avuç mücahid, çesitli isim ve hüviyetlerle Misir üzerinden Berka'da toplanmaya baslamislardi. Gidenlerin arasinda, kiyafeti hiç dikkati çekmeyenlerin basinda Süleyman Askeri Bey de vardi: Cer hocasi kiliginda!..

Lawrens, Yedi Amud Üzerindeki Dünyasi'nda O'ndan da bahseder ve nasil bir duygu ile oldugu bilinmez, Süleyman Askeri'nin akibetini, idealist Osmanli Türklügü'nün tipik numunesi olarak görür.

 

Söyle der:

‘ – Osmanli Türkler'i içinde devletlerin hayat ve varliginin kritik bir safhaya girdigini hissedenler yok degildi. Ben, çöl'de vazife gördügüm esnanda ve hiç ümit edilmeyen mintika ve sartlar içinde bunlara rastladim.

Onlar, devletlerinin mevcudiyetini devam ettirebilmek için fevkalade fedakarliklara ihtiyaç oldugunu hissetmenin suuru içinde her seyi yapmislardir. Fakat, Istanbul'dakiler ve bilhassa padisah ve etrafindakiler hakikati görememislerdir. Osmanli Imparatorlugu'nu teskil eden unsurlar ise, her ne bahasina olursa olsun ayrilma davasinda idiler. Bizler karsi tarafta olarak, vatanlarinin ve bilhassa devletlerinin vahdetini muhafaza etme isteyenlerin ferdi mücahedelerine baktikça, itiraf etmek lazimdir ki bunlari takdir ediyorduk. Esref'in sag kolu olarak bilinen Süleyman Askeri, Golç Pasa'nin da itibarini ve itimadini kazanmisti. Suayyibe muharebesinde akinci kuvvetlerinin basinda idi. Tavshend'in gayet iyi tahkim ettigi ve Allenby'nin en mükemmel kit'alarini verdigi bu cepheye Türkler üst üste hücumlar yaptilar. Osmanli ülkelerinin her tarafindan derlenmis gönüllülerden tesekkül eden Osmancik Taburlari ile yapilan bu taarruzlarin ilk zamanlarda muvaffakiyetsizlige ugramasi, her istediklerini elde etmeleri için mukavemet edilmez hirsa ve emele sahip olan Süleyman Askeri'nin izzet-i nefsine agir geldi ve yarali olarak takip ettigi harbin en hararetli safhasinda intihar etti. Bu haber bize geldigi zaman Mekke'de, Serif Pasa'nin sarayinda idim. Hüseyin Pasa bana:

‘ – Bunlar böyle ölmesini bilirler…' dedi. Daha sonra ögrendik ki, Türk askerleri, kumandanlarinin zafer hasreti içinde hayatina son verdigini ögrenince karsi durulmaz bir taarruza geçmisler ve basta Suayyibe olarak bütün müstahkem mevkileri ele geçirmislerdi.'

 

O yukarida fotografini gördügünüz aslan öyle büyük bir ASLAN di ki , büyük Ingiliz casusu Lawrens bile …………

 

Tunga Manas

04.04.2005

Fatih, Istanbul


Ay Yıldız Motifli Göktürk Sikkeleri Bulundu.

Altıncı ve yedinci yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Türk tarihinin en eski paraları Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan'da yapılan kazılarda ortaya çıkarıldı. Bulunan ay-yıldız motifli 104 sikke, İslamiyetten önce, Türklerin ay yıldızı kullandığını göstermesi açısından önemlidir. Göktürklere ait olan bu sikkeler, geçen yıl Kırgızistan'da yapılan uluslararası bir konferansta kamuoyuna duyurulmuştu.

Meryem Kaya

10.Mart.2005


KOSTANTİN'İN KAFATASI NERDE ?

 

Andronikos IV. Manuel II.'in oğlu, Ioannes V.'in torunu nam-ı değer KONSTANTIOS XI. PALAIOLOGOS yani Bizans'ın son Kralı Kostantin'in ölümü tam anlamıyla bir muammadır. Şimdi bu muammayı ortadan kaldırmanın da tam sırasıdır.

Neredeyse bütün Roma ve Bizans Kralları gibi eşcinsel ve içki müptelası olan Kostantios XI. Büyük Türk Sultanı FATİH SULTAN MEHMET HAN (Cennet Mekan) karşısında önce Kahpe Bizans'ı savunmaya çalıştı ve Katolik dünyasından nihayetinde Katolik Kilisesinden ve papalıktan yardım dilendi. Papalık legat'ı olarak bir zamanki Rusya metropoliti Kardinal ISİDOROS İstanbul'a geldi. 12 Aralık 1452'de Isidoros Ayasofya'da union'u ilan ederek Roma usulünde ayin yaptı. Bu ayin üzerine Katoliklere ve Latinlere büyük bir kin duyan İstanbul Halkı galeyana geldi ve Kostantin'in komutanlarından biri şu meşhur sözleri söyledi; “BEN ŞEHRİN ORTASINDA LATİN PAPAZLARININ AYİN TAŞLARI YERİNE TÜRK SARIĞI GÖRMEYİ YEĞLERİM”. Buradan anlaşılacağı üzere Katoliklerden ümidini kesen Bizanslılar Giustiniani kumandasında direnişe başladılar. 29 Mayıs 1453'te Bursa Subaşısı CEBEALİ BEY kumandasındaki Azap Askerleri Haliç'ten şehre girmeyi başardılar. (Hristiyanların, dönmelerin, masonların, devşirmelerin görüşü açık unutulan bir kapıdan girildiği yönündedir. 550 yıl geçmesine rağmen fetih hazmedilememiştir.) O sırada GIUSTINIANI ölüm derecesinde ağır yaralandı. Bunun üzerine Kostantin XI. tıpkı ataları gibi Bizans Halkını bırakıp kaçmaya çalıştı. Yanındaki 200 askerle birlikte önce sarayındaki 6 sandık değerli mücevher ve altınlarını aldılar. Bir zamanlar Teodora'nın çıplak denize girdiği (bugün o yerde bir işkembeci var) yerden Haliç'e ulaşıp kaçacakken Azap Askerleri yetişti. Kostantin'in savaşarak öldüğü tamamen yalandan ibarettir. Azap Askerlerinin attığı mızrak sonucu (burnuyla dudağı arasına isabet etmiştir) orada ölmüştür. Sonra kellesi kesilmiş ve BÜYÜK TÜRK SULTANI FATİH SULTAN MEHMET HAN'a gösterilmiştir.

Kostantin'in askerlerinin başında kahramanca çarpışması, öldükten sonra İmparatorluk simgelerini taşıyan kartallı çizmelerinden tanınması tamamen efsane ve Konstantin'i yüceltmek için yapılan yazılardır. Oysa Kostantin öteki Bizans Kralları gibi savaş esnasında kendi kıyafetlerini giymiş dublörler de kullanıyıordu. Kostantin'i Azap Askerleri öldürmüş olup üzerindeki değerli eşyaları ganimet olarak almışlardı.

Şimdi soru şu? Kostantin XI'in kafatası nerede?

a) Yeni Kudüs'te.

b) Bayramiye Tarikatı'nın Fatih'te gömdüğü özel bir yerde.

c) Trabzon'daki Tekfur Sarayı'nın mahzenindeki su kuyusunun yanında.

d) Louis Claude de Saint Martin'in fanusunun içinde.

e) Pammaharistos Manastırı yani Fethiye Camiinin eşik taşının altında.

f) Hiçbiri.

 

Not: FETHİN 550. yıldönümünde hala bu olayı hazmedemeyen gruplar var. Bir milleti yok etmek önce tarih bilincini yok etmekle başlar. Daha sonra kimliksizleştirilen fertler sosyal hayatlarında muamma yaşamaya başlarlar. Türkiye'de HOŞGÖRÜ VE DİNLERARASI DİYALOG diye başlatılan bu kimliksizleştirme hareketi bizi temel değerlerimizden uzaklaştırmayı amaçlıyor. Bu satanist düşünce bir müddettir BÜYÜK TÜRK SULTANI FATİH SULTAN MEHMET HAN'ı hedef almaktadır.

Efendim neymiş FATİH'in annesi Surbistan Kralı JORJ BRANKOVİÇ'in kızı MARA DESPİNA'dır diyorlar. Ve bu kadın ölünceye kadar dinini değiştirmemiş hristiyan kalmış. Oysa bu ALLAH'TAN KORKMAZ KULDAN UTANMAZ zihniyet FATİH'in öz annesinin 1449'da ölen HÜMA HATUN olduğunu bilmiyor olamazlar. İşte gerçek satanist bunlardır.

Yine kendilerini İMPARATORLUK PİÇİ olarak nitelendiren bazı gruplar FATİH'in eşcinsel eğilimleri olduğunu söyleyip bunu da iki yabancı eserden öğrendiklerini söylüyorlar.

Bununda cevabı şudur ki, KİŞİ KARŞISINDAKİNİ KENDİ GİBİ BİLİRMİŞ. Bu fikri ortaya atanların hayatları incelendiğinde kendi sapıklıkları net olarak görülmektedir.

Bu kafa asla unutmamalıdır ki,

BU VATANDA, BU TARİHTE SAHİPSİZ DEĞİLDİR.

Tunga MANAS, 29 Mayıs 2003, Fatih, İSTANBUL

Sayfa Başı


1929 LATERAN ANTLAŞMASI

1. Bölüm Tazminat Anlaşması

Kutsal Kilise adına

 

Kutsal Kilise ve İtalya, aralarında anlaşmazlık nedeni olan meseleleri bir yana bırakarak adalet ve manevi değerlere duyulan saygı çerçevesinde karşılıklı olarak uzlaşmaya karar verdiler. Bu anlaşma Kutsal Kilise'ye, dünyadaki yüce misyonunu gerçekleştirmesi için gereksinim duyduğu bağımsızlığa kavuşmasına ve 1870'de Savoy Hanedanlığı döneminde İtalya Krallığı tarafından topraklarının ilhak edilmesi ile ortaya çıkan Roma Sorunu'nu çözmesine imkan sağlayacaktır

Ayrıca Vatikan bağımsız bir devlet olarak kabul edildiği için Kutsal Roma Kilisesi'nin iç meselelerine kesinlikle müdahale edilmeyecektir; ancak Vatikan tarafından gerekli görülürse böyle bir uygulama yapılabilir. Vatikan bağımsız olduğundan kendi topraklarında tam egemenliğe sahiptir ve bu topraklar üzerindeki her türlü yargı işlerinin de karara bağlanacağı tek merciidir;

Kutsal Papalığın hakimi XI.Pius ve İtalya Kralı III. Emanuel böyle bir anlaşmada mutabık kaldılar. Kutsal Kilise adına Vatikan Dış işleri Bakanı Kardinal Pietro Gaspari ve İtalya adına Başbakan Benito Mussolini bu anlaşmayı imzalayacaktır. Anlaşma maddeleri aşağıdaki şekildedir:

Madde1:İtalya 4 Mart 1848 tarihli İtalyan Anayasası'nın ilk maddesi gereğince Katolik'liği devletin resmi dini olarak kabul eder.

Madde2:İtalya, Kilise'nin misyonlarını ve görevlerini dünya genelinde yerine getirebilmesi için uluslar arası meselelerde Vatikan'ın bağımsızlığını onaylar.

Madde 3:İtalya, Kutsal Roma Kilisesi'nin Vatikan üzerindeki tam egemenliğini ve yetki hakkını kabul eder. Yeni Vatikan Devleti'nin sınırları anlaşmada verilen haritada belirlenmiştir. Her ne kadar haritada Vatikan sınırları içinde görünsede St Peter's Meydanı her zaman olduğu gibi halka açık olacak ve İtalyan polisi tarafından denetlenecektir. Ancak bu yetkililer Vatikan'ın izni olmadan Bazilika'ya yaklaşmayacaklardır.

Madde 4:Vatikan devleti, tam bağımsızlığa ve egemenliğe sahip olduğundan ne İtalyan Hükümeti ne de başka herhangi bir dış güç yargı sürecine ve kararına müdahale edemez.

Madde 5:Vatikan sınırları içinde kalan bölge İtalyan Devleti tarafından konulan kurallardan muaf olacaktır. Ve Vatikan'ın izni olmadan Vatikan vatandaşı olmayan hiç kimse burada ikamet edemeyecektir. Vatikan gerekli gördüğü takdirde St.Peter's Meydanı dışında kalan meydanları kapatabilir. Vatikan Kutsal Kilise'ye ait olan bütün yapı ve binaları istediği şekilde düzenleme hakkına sahiptir.

Madde 6:İtalya Vatikan'ın ihtiyacı oranındaki suyu temin etmeyi kabul eder.

Ayrıca İtalya Vatikan sınırları içinde bir de demiryolu yaptıracaktır. Vatikan'ın izniyle kendisine ait olan vagonlar İtalyan demiryollarında kullanılabilecektir. İtalya ayrıca Vatikan'ın telefon, telgraf ve posta servislerini de görecektir. Bunun yanında diğer sosyal hizmetler için gereken yardımda bulunacaktır. Bu düzenlemelerle ilgili ortaya çıkacak her türlü masraf İtalyan Devleti tarafından bu anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten bir yıl sonrasına dek karşılanacaktır. Vatikan da istediği takdirde kendisi ile ilgili birtakım düzenlemeler yapabilir. Ayrıca İtalyan toprakları üzerinde ya da dışında araçlarla ilgili düzenlemeler her iki tarafın fikri alınarak yapılacaktır.

Madde 7:İtalyan Hükümeti Vatikan'ın çerçevesinde yeni yapıların kurulmasını önlemeyi taahhüt eder. Uluslararası hukuk kurallarına göre Vatikan toprakları üzerinde herhangi bir uçağın uçması da yasaktır. Piazza Rusticucci ve Colonnade bölgelerindeki yapılanmalar, sokak düzenlemeleri ve değişiklikler iki tarafında onayı alınarak yapılabilir.

Madde 8:Papalık'ı kutsal bir mevki olarak gören İtalya, Papa'ya karşı yapılan her türlü haksızlık, hakaret ve uygunsuz davranışı İtalya Kralı'na yapılmış gibi kabul ederek ona göre cezai uygulamaya geçecektir. Yine İtalyan topraklarında söz, davranış yada yazı ile Papa'ya edilen hakaret İtalya Kralı'na yapılmış sayılacaktır.

Madde 9:Uluslararası hukukun maddeleri uyarınca, Vatikan'ın sınırları içinde kalıcı olarak ikamet eden herkes, Vatikan'ın sahip olduğu ayrıcalıklardan yaralanabilecek. Ancak bu ayrıcalık geçici ikamet edenlere tanınmayacaktır.

Herhangi bir nedenle Vatikan vatandaşlığından çıkarılan ve başka bir vatandaşlığı alınmayan kişiler, İtalya da oldukları sürece İtalyan vatandaşı muamelesi göreceklerdir.

İtalyan hukuku uyarınca İtalya Krallığı topraklarında bulunan herkes özel hukukun devreye girmesi gereken durumlarda bile (Vatikan'ın konu ile ilgili düzenlemeleri yeterli gelmediğinde) kendi ülkelerinin hukuk kurallarına göre muamele görürler.

Madde 10:Kilise görevlileri ile Kilise Mahkemesinin üyeleri, Vatikan vatandaşı olsun yada olmasın askerlik gibi zorunlu hizmetlerden muaf tutulacaklardır.

Bu madde ayrıca kilise için hizmetleri çok önemli olan ve kalıcı olarak görevlerinde bulunanlarla 13, 14, 15, 16 ıncı maddelerde belirtilen bölüm ve ofislerde çalışanlarada uygulanacaktır. Bu tür görevlilerin isimleri her yıl Vatikan tarafından düzenlenmek üzere ayrı belgede verilebilinir.

Görevleri Vatikan içinde Kilise'nin emirlerini yerine getirmek olan bütün Kilise yetkilileri, İtalya tarafından İtalyan yasalarınca tutuklanamayacak, yargılanamayacaktır.

Madde 11:Katolik Kilise'sinin bütün merkezi birimleri İtalyan Devleti'nin müdahalesinden muaf olacaktır.

Madde 12:Uluslararası hukukun genel kurallarına göre İtalya Kutsal Kilise'nin haklarını kollamaktadır. Buna göre yabancı hükümetler tarafından Vatikan'a gönderilen görevliler eğer dilerse Uluslar arası Hukuk uyarınca İtalya topraklarında kalabilirler. İtalya bu ülkelerle diplomatik ilişki için olmasa dahi yabancı konuklara kapısı her zaman açıktır.

Yukarıda da değinildiği İtalya yabancı yetkililerin topraklarda bulunmasına müsaade etmektedir.

Her iki taraf da birbirleriyle normal diplomasi ilişkileri içinde olacaklarına dair teminatverirler. Buna göre İtalya'da bir Papalık temsilcisi, Vatikan'da ise bir İtalyan elçisi bulunacak ve 9 Haziran 1815 tarihli Viyana Kongresi uyarınca bu elçilikler diplomasi öğelerini oluşturacaktır. Yine Uluslar arası Hukuk Kuralları gereğince savaş zamanında bile Vatikan'ın ve diğer dış ülke temsilcilerinin İtalyan topraklarında güven içinde olacağını İtalyan Hükümeti temin eder.

Madde 13:İtalya St.John Lateran, Sta. Maria Maggiore ve St.Paul Bazilikaları'nın sahip oldukları ek yapılarla birlikte Vatikan'a ait olduğunu taahhüt eder.

Ayrıca İtalyan Hükümeti St. Paul Bazilikası ve on ait olan Manastırın yönetimini Kilise'ye bırakmıştır. Bunun yanında Kilise'ye bu bazilika için Eğitim Bakanlığı bütçesinden her yıl ayrılan para da bundan böyle Kilise'ye teslim edilecektir. Kutsal Kilise ayrıca Trastevere bölgesindeki Sta. Maria ile S. Callistro'nun da tek sahibi olacaktır.

Madde 14:İtalya şu an için Papa'ya ait olan Castel Gandolfo Sarayı'nın bundan böyle etrafındaki bütün yapılarla birlikte Kutsal Kilise'ye ait olacağını temin eder. Ayrıca İtalya altı ay içinde Castel Gandolfo'daki Villa Barberini'yi de Kilise'ye devredeceğini taahhüt eder.

Çeşitli Kilise kuruluşlarına ait olan Janiculum Tepesi'nin kuzey tarafındaki Vatikan Saraylarına bakan gayri menkulleri doldurmak için İtalyan Hükümeti, Kilise tarafından belirlenen bir ekibi bu bölgeye transfer edecektir. Kilise Kuruluşlarına ya da şahıslara ait olan bu gayri menkuller ekteki haritada işaretlenmiştir.

Son olarak İtalya, Roma'daki On İki Kutsal Havari Bazilikası'na ait olan ek yapıları ve San Andres della Vale ile S. Carlo ai Catinari Kiliselerini bütün ek binalarıyla birlikte Kutsak Kilise'ye devredecektir. Bir yıl sonra ise tüm Vatikan vatandaşları buralara gidebilecektir.

Madde 15:13. maddede ve 14. maddenin 1 ve 2. paragraflarında belirtildiği üzere Catari, Cancelleria ve Piazza di Spagna'daki S. Offizio Sarayları sahip oldukları ek yapılarla birlikte daha birkaç bölgede bulunan dini yapılar her ne kadar İtalyan Devleti'ne ait olsa da Vatikan'ın buralarda istediği kurum ve ofisleri açabilmesi için Uluslar arası Hukuk'un yabancı ülkelerin diplomatik elemanlarının merkezleri olması gereğini belirten maddesi uyarınca Kutsal Kilise'ye devredilecektir. Aynı ayrıcalık Roma dışında bulunsa bile, bütün Kilisler için gereklidir ve Kilise isterse buralarda tören yapabilir.

Madde 16:Bundan önceki üç maddede belirtildiği üzere bazı gayri menkuller aşağıda belirtilen Papalık kurumlarının merkezi olacaktır: Gregorian Üniversitesi, Kütüphane, Doğu Bilimleri ve Arkeoloji Enstitüleri, Rus Papaz Okulu, Lombard Koleji, St. Appollinaris adında iki saray, St.John ve St Paul anısına inşa edilen Papaz Evi. Bu kuruluşlar bazı nedenlerden ötürü kesinlikle kamulaştırılmayacaktır. Ve vergiden muaf olacak. Bu kurumlar bir nevi dokunulmaz kurumlar olarak algılanmalıdır.

Eğer Kutsal Kilise isterse bu kurumlarda bizzat kendisi ilgilenebilir yada Katolik geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kalmak koşuluyla onlara özerklik tanıyabilir.

Madde 17:1 Ocak 1929'dan itibaren Papalık, Katolik Kilise'sinin merkezibirimleri yada Kilise tarafından yönetilen Roma'da yada Roma dışında bunan diğer birimler tarafından ödenen maaşlar ister Devlet'e ister başka birbirime ödensin vergiden muaf tutulacaktır.

Madde 18:Vatikan ve Lateran Sarayı'nda bulunan sanatsal ve bilimsel eserler her ne kadar tasarruf hakkı Kutsal Kilise'ye ait olsa da öğrenciler ve ziyaretçiler tarafından görülebilecektir.

Madde 19:Vatikan'ın diplomat ve görevlerine yapıldığı gibi diğer ülkelerden Vatikan'a gelen diplomatlar ya da temsilciler üzerlerinde Papa'yı yurtdışında temsil edecek vizeler olduğu sürece, herhangi bir formaliteye takılmadan İtalya üzerinden Vatikan'a serbestçe giriş yapabilecekler.

Madde 20:Vatikan'a gelmek üzere yurtdışından yola çıkan mallar gümrük ücreti ödemeden İtalya üzerinden girebilecekler. (Sadece karayolu değil aynı zaman da denizyolu için de aynı durum söz konusuydu.)

Madde 21:İtalya'ya gelen bütün Kardinaller şeref misafiri olarak muamele görecek. Bu Kardinaller Vatikan sınırları dışında ikamet etseler dahi onlara Vatikan vatandaşlarıymış gibi davranılacak.

Kutsal Kilise ofislerinden birini boşaltmak ya da başka yere taşımak isterse İtalya gereken her türlü yardımı yapmanın yanı sıra Kilise'nin işlerini kolaylaştırıcı imkanlar da sağlayacak.

Ayrıca İtalya, Papalık toplantıları sırasında tatsız bir olayın yaşanmaması için Vatikan'ı çevreleyen bölgenin güvenliğinden de sorumlu olacak.

Bu maddeler Vatikan sınırı dışında yapılan, Papa ve yardımcıları tarafından yönetilen toplantılar için de geçerli.

Madde 22:Papalıktan ve geçici veya kalıcı olarak atanmış temsilcilerinden gelecek herhangi bir talep doğrultusunda İtalya, Vatikan sınırları içinde suç işlemiş birini cezalandırabilecek ; ancak İtalyan yasalarına aykırı da olsa İtalya'ya sığınan mültecileri cezalandırmayacak

İtalya'da her iki devletin yasalarına göre suç kabul edilen fiillerde bulunanlar, Vatikan'a irtica ettikleri takdirde Vatikan tarafından İtalya Devleti'ne teslim edileceklerdir.

Bu anlaşmanın 15. maddesi uyarınca dokunulmazlığı olan için de geçerli olacak; ancak eğer bu kişiler dokunulmazlığı olan kurumlarda çalışanlar suç işledikleri takdirde, yukarıdaki uygulamalar onlar için de geçerli olacak; ancak eğer bu kişiler dokunulmazlığı olan kurumlarda yetki sahibi kişilerse onlara dokunulmayacak.

Madde 23:Uluslararası Hukuk kurallarınca yapılan düzenlemeler Vatikan mahkemeleri tarafından karara bağlanan mahkumiyetlerde İtalyan Devleti tarafından uygulanacak.

Kilise görevlileri ve din adamları ile manevi ve ahlaki konularda Kilise tarafından alınan kararlar ve önlemler , İtalya'da başka herhangi bir formaliteye gerek duyulmadan normal davalarda bile dikkate alınacak.

Madde 24 :Kutsal Kilise uluslararası meselelerdeki bağımsız konumu gereğince, devletler arası rekabetten doğacak meselelere karışmak ve bu meselelerin çözümü için toplanan uluslar arası kongrelerde de yer almak istememektedir. Ancak bu devletler karşılıklı olarak karar verip manevi ve ahlaki gücüyle Vatikan'ın da bu meselelerin çözümüne ilişkin öneride bulunmasını isterse o takdirde Vatikan müdahale edecektir.

Bu da gösteriyor ki Vatikan tarafsız ve dokunulmaz bir devlettir.

Madde 25:Bu anlaşmayla aynı gün imzalanan ve ödemelerle ilgili konuları içeren ayrı bir belge bu anlaşmanın 26. maddesinin oluşturmaktadır.

Kutsal Kilise bugün imzalanan bu anlaşmayı özgürlük ve bağımsızlığını, Roma Katolik Kilisesi'nin İtalya ve dünya genelindeki dini yönetimini temin etmesi açısından yeterli bulmaktadır. Bu anlaşma Roma sorununa kesin bir çözüm getirmiştir ve bu nedenle Vatikan Dynasty hanedanlığı yönetimindeki başkenti Roma olan İtalya Krallığını tanımaktadır.

İtalya da kendi adına Papalık yönetimdeki Vatikan Devleti'ni tanımaktadır. Bu anlaşmayla daha önceki düzenlemeler ve kurallar bugünden itibaren geçersizdir

Madde 27Bu anlaşma burada imzalanışından sonraki dört ay içinde yeniden imzalamak üzere Papa'ya ve İtalya Krallığı'na sunulacaktır. İmzalar karşılıklı olarak atılır atılmazda yürürlüğe girecektir.

11 şubat 1929, Roma

İmza Kardinal Pietro Gasparri

Benito Mussolini

Anlaşmanın sonunda aşağıdaki resmi bildiri okundu :

Kutsal Papalık bugün imzalanan bu anlaşma ile özgürlük ve bağımsızlığının tanındığını, ayrıca Roma Katolik Kilisesi'nin İtalya ve tüm dünya üzerindeki manevi ve ahlaki gücünün bir kez daha tescillendiğini farz etmektedir. Bu anlayışla Roma sorunu en iyi şekilde çözüme kavuşturulmuştur. Bu nedenle de Papalık Dynasty Hanedanlığı yönetimindeki başkenti Roma olan İtalya Krallığı'nı resmen tanımıştır. İtalya da kendi namına Papalık yönetimindeki Bağımsız Vatikan Devleti'ni resmen tanımıştır.

Bu anlaşmanın yapılmasıyla bundan önceki tüm anlaşmalar hükümsüzdür.

PAPALARIN KRONOLOJİK LİSTESİ

St. Peter (İS 32-67)

St. Linus (67-76)

St. Anecletus (Cletus) (76-88)

St. I.Clement (88-97)

St. Evaritus (97-105)

St. I.Alexander (105-115)

St. I.Sixtus (Xytus) (115-125)

St. Telesphorus (125-136)

St. Hyginus (136-140)

St. I.Pius (140-155)

St. Anicetus (155-166)

St. Soter (166-175)

St. Eleutherius (175-189)

St. I.Victor (189-199)

St. Zephyrinus (199-217)

St. I.Callistus (217-222)

St. I.Urban (222-230)

St. Pontain (230-235)

St. Anterus (235-236)

St. Fabian (236-250)

St. Cornelius (251-253)

St. I.Lucius (253-254)

St. I.Stephen (254-257)

St. II.Sixtus (257-258)

St. Dionysius (260-268)

St. I.Felix (269-274)

St. Eutychian (275-283)

St. Caius (Gaius) (283-296)

St. Marcellinus (296-304)

St. I.Marcellus (308-309)

St. Eusebius (309 yada 310)

St. Miltiades (311-314)

St. I.Sylvester (314-335)

St. Marcus (336…)

St. I.Julius (337-352)

Liberius (352-366)

St. I.Damasus (366-383)

St. Siricius (384-399)

St. I.Anastasius (399-401)

St. I.Innocent (401-417)

St.Zosimus (417-418)

St. I.Boniface (418-422)

St. I.Celestine (422-432)

St. III.Sixtus (432-440)

St. I.Leo (440-461)

St. Hilarius (461-468)

St. Simplicius (468-483)

St. III.Felix (II.) (483-492)

St. I.Gelasius (492-496)

II.Anastasius (496-498)

St. Symmachus (498-514)

St. Hormisdas (514-523)

St. I.John (523-526)

St. IV.Felix (III.) (526-530)

II.Boniface (530-532)

II.John (533-535)

I.St. Agapetus (Agapitus) (535-536)

St. Siverius (536-537)

Vigilius (537-555)

I.Pelagius (556-561)

III.John (561-574)

I.Benedict (575-579)

II.Pelegius (579-590)

I.St. Gregory (590-604)

Sabinian (604-606)

III.Boniface (607)

IV.St. Boniface (608-615)

St. Deusdedit (I.Adeodatus) (615-618)

V:Boniface (619-625)

I.Honorius (625-638)

Severinus (640)

IV.John (640-642)

I.Theodore (642-649)

I.St. Martin (649-655)

I.St. Eugene (655-657)

St. Vitalian (657-672)

II.Adeodatus (672-676)

Donus (676-678)

St. Agotho (678-681)

II.St. Leo (682-683)

II.St. Benedict (684-685)

V.John (685-686)

Conon (686-687)

I.St. Sergius (687-701)

VI.John (701-705)

VII.John (705-707)

Sisinnius (708)

Konstantin (708-715)

II.St. Gregory (715-731)

III.St. Gregory (731-741)

St. Zachari (741-752)

II.Stephen (752)

III.Stephen (752-757)

I.St. Paul (757-767)

IV.Stephen (767-772)

I.Adrian (772-795)

III.St. Leo (795-816)

V.Stephen (816-817)

I.St. Paschal (817-824)

II.Eugene (824-827)

Valantine (827)

IV. Gregory (827-844)

II.Sergius (844-847)

IV.St. Leo (847-855)

III.Benedict (855-858)

I.St. Nicholas (858-867)

II.Adrean (867-872)

VIII.John (872-882)

I.Marinus (882-884)

III.St. Adrian (884-885)

VI.Stephen (885-891)

Formosus (891-896)

VI.Boniface (896)

VII.Stephen (896-897)

Romanus (897)

II.Theodore (897)

IX.John (898-900)

IV.Benedict (900-903)

V.Leo (903)

III.Sergius (904-911)

III.Anastasius (911-913)

Londo (913-914)

X.John (914-928)

VI.Leo (928)

VIII.Stephen (929-931)

XI.John (931-935)

VII.Leo (936-939)

IX.Stephen (939-942)

II.Marinus (942-946)

II.Agapetus (946-955)

XII.John (955-963)

VIII.Leo (963-964)

V.Benedict (964)

XIII.John (965-972)

VI.Benedict (973-974)

VII.Benedict (974-983)

XIV.John (983-984)

XV.John (985-986)

V.Gregory (996-999)

II.Sylvester (999-1003)

XVIII.John (1003-1009)

IV.Sergius (1009-1012)

VIII.Benedict (1012-1024)

XIX.John (1024-1032)

IX.Benedict (1032-1045)

III.Sylvester (1045)

IX.Benedict (1045)

VI.Gregory (1045-1046)

II.Clement (1046-1047)

IX.Benedict (1047-1048)

II.Damasus (1048)

IX.St. Leo (1049-1054)

II.Victor (1055-1057)

X.Stephen (1057-1058)

II.Nicholas (1058-1061)

II.Alexander (1061-1073)

VII.St. Gregory (1073-1085)

III.Victor (1086-1087)

II.Urban (1088-1099)

II.Paschal (1099-1118)

II.Gelasius (1118-1119)

II.Callistus (1119-1124)

II.Honorius (1124-1130)

II.Innocent (1130-1143)

II.Celestine (1143-1144)

II.Locius (1144-1145)

III.Eugene (1145-1153)

IV.Anastasius (1153-1154)

IV.Adrean (1154-1159)

III.Alexander (1159-1181)

III.Locius (1181-1185)

III.Urban (1185-1187)

VIII.Gregory (1187)

III.Clement (1187-1191)

III.Celestine (1191-1198)

III.Innocent (1198-2116)

III.Honorius (2116-1227)

IX.Gregory (1227-1241)

IV.Celestine (1241)

IV.Innocent (1243-1254)

IV.Alexander (1254-1261)

IV.Urban (1261-1264)

IV.Celement (1265-1268)

X.Gregory (1271-1276)

X.Innocent (1276)

V.Adrean (1276)

XXI.John (1276-1277)

III.Nicholas (1277-1280)

IV.Martin (1281-1285)

IV.Honorius (1285-1287)

IV.Nicholas (1288-1292)

V.St. Celestine (1294)

VIII.Boniface (1294-1303)

XI.Benedict (1303-1304)

V.Celement (1305-1314)

XXII.John (1316-1334)

XII.Benedict (1334-1342)

VI.Clement (1342-1352)

VI.Innocent (1352-1362)

V.Urban (1362-1370)

XI.Gregory (1370-1378)

VI.Urban (1378-1389)

IX.Boniface (1389-1404)

VII.Innocent (1404-1406)

XII.Gregory (1406-1415)

V.Martin (1417-1431)

IV.Eugene (1431-1447)

V.Nicholas (1447-1455)

III.Callistus (1455-1458)

II.Pius (1458-1464)

II.Paul (1464-1471)

IV.Sixtus (1471-1484)

VIII.Innocent (1484-1492)

VI.Alexander (1492-1503)

III.Pius (1503)

II.Julius (1503-1513)

X.Leo (1513-1521)

VI.Adren (1522-1523)

VII.Clement (1523-1534)

III.Paul (1534-1549)

III.Julius (1550-1555)

II.Marcellus (1555)

IV.Paul (1555-1559)

IV.Pius (1559-1565)

V.St. Pius (1566-1572)

XIII.Gregory (1572-1585)

V.Sixtus (1585-1590)

VII.Urban (1590)

XIV.Gregory (1590-1591)

IX.Innocent (1591)

VIII.Clement (1592-1605)

XI.Leo (1605)

X.Paul (1605-1621)

XV.Gregory (1621-1623)

VIII.Urban (1623-1644)

X.Innocent (1644-1655)

VII.Alexander (1655-1667)

IX.Clement (1667-1669)

X.Clement (1670-1676)

XI.Innocent (1676-1689)

VIII.Alexander (1689-1691)

XII.Innocent (1691-1700)

XI.Clement (1700-1721)

XIII.Innocent (1721-1724)

XIII.Benedict (1724-1730)

XII.Clement (1740-1758)

XIII.Clement (1758-1769)

XIV.Clement (1769-1774)

VI.Pius (1775-1799)

VII.Pius (1800-1823)

XII.Leo (1823-1829)

VIII.Pius (1829-1830)

XVI.Gregory (1831-1846)

IX.Pius (1846-1878)

XIII.Leo (1878-1903)

X.St. Pius (1903-1914)

XV.Benedict (1914-1922)

XI.Pius (1922-1939)

XII.Pius (1939-1958)

XXIII.John (1958-1963)

VI.Paul (1963-1978)

I.John Paul (1978)

II.John Paul (1978- )



KUTADGU BİLİG'DEN

 NASIL EVLENİLECEĞİNİ SÖYLER

  • Eğer evlenmek istersen, çok dikkatli ol ve iyi bir kız ara.
  • Alacak kimsenin soyu-sopu ve ailesi iyi olsun; kendisinin de haya ve takva sahibi, temiz olmasına dikkat et.
  • Alacaksan, el değmemiş ve senden başka erkek yüzü görmemiş olan, bir aile kızı almağa çalış.
  • Böylesi seni sever ve senden başkasını tanımaz, yakışık almayan münasebetsiz hareketlerde de bulunmaz.
  • Evleneceksen, kendinden aşağı derecede biri ile evlen; kendinden yüksek ailelere yaklaşma, sona onun esiri olursun.
  • Tecrübe etmiş olan insan ne der, dinle; tecrübeli insanın işi daima mükemmeldir.
  • Evleneceksen, kendinden aşağı derecede biri ile evlen; ömrünü huzur içinde geçirirsin.
  • Onda yüz güzelliği arama, güzel huy ara; huyu iyi olursa, seni memnun eder.
  • Ey takva sahibi insan, evlenme; evlenirsen, kendi dengin ile evlen.
  • Yüz güzelliği arama, güzel huy ara; huyu güzel olursa, o mükemmel demektir.
  • Ey güzellik arayan, güzellik arama; sen al yanağını boş yere sarartma.
  • Evlenmek isteyen kimseler şu dört nevi kadın ile evlenirler, ey erkeklerin ileri geleni.
  • Biri zengin kadın ile evlenmek ister; biri güzel olmasını ister ve ona göz diker.
  • Bir başkası soyu-sopunun asil olmasını ister ve bu asalet payesi ile iftihar eder.
  • Başka biri de çok takva sahibi olmasını arzular; onu bulunca, kendisini ona derhal kaptırır.
  • Bunlardan hangisinin daha iyi olduğunu sana söyleyeyim; evlenmek istersen, bana kulak ver.
  • Ey seçkin ve bilgili insan, sen zengin bir kadın ile evlenmek isteyerek, kendini onun esiri durumuna sokma.
  • O malına güvenerek, dilini uzatır; o bir çok şeyler ister ve onun bütün bu arzularını yerine getirmek icap eder.
  • Ey güzellik arayan insanların iyisi, kadında güzellik arama, alema maskara olursun.
  • Kadının güzelini herkes arzular; fakat onu ancak Tanrının fazlı koruyabilir.
  • Ey asalet ve büyüklük arayan insan, bu asil aile içinde küçük mevkie düşme.
  • Soyu-sopu büyük olan kimseler yüksekten konuşurlar; sen kadın esiri olma.
  • Ey alacağı kadının takva sahibi olmasını isteyen bey-zade, böylesine rastlarsan, her dört şeyi de bir arada elde etmiş olursun.
  • Eğer iyi ve takva sahibi bir kadın bulursan, bu fırsatı kaçırma, derhal evlen, ey iyi insan.
  • Arzun zenginlik ise, o tasarruf ederek, seni zenginleştirir ve yüzünü güldürür.
  • Ahlakı dürüst olan kimse güzel görünür; kadının güzelliği onun tavır ve hareketidir; bunu bilen bilir.
  • Kadın takva sahibi ve temiz olursa, asil demektir ve diğer üç şey de onda birleşir, ey kudretli insan.
  • Ey hakim insan, takva sahibi olan kadın iste; takva sahibi biri bulunursa, her dört şey onda birleşmiş olur.
  • Böyle bir kadın bulursan, çabuk davran; fırsatı kaçırma; ey mert yiğit.

BULGAR MEZALİMİ

İntikam Levhası

Kulağında Küpe Olsun Unutma

Rumeli'nin Dağı Taşı Ağlıyor!

Kan içinde her subaşı Ağlıyor!

Parçalanmış gövdelerin yanında!

Can Cekişen arkadaşı ağlıyor!

Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor!

Issız kalmış bülbülleri ötmüyor!

O sevimli ovaları kurd almış!

Bir çobancık davarları gütmüyor!

Kara toprak kandan olmuş kırmızı!

Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı!

Can evine canavarca saldırmış!

Sürü sürü ırz ve namus hırsızı!

Mihraplara haç asılmış, Ezanlar!

Susdurulmuş güm güm ötüyor çanlar!

Camilerin minberleri yakılmış!

Çizme ile çiğneniyor Kur'anlar

Ey Müslüman Kendini hiç Avutma!

Yüreğini Öç almadan soğutma!

İnim İnim İnleyişi yurdunun!

Kulağında küpe olsun Unutma!

Bulgar Mezalimi İntikam Levhası " Kulağında Küpe Olsun Unutma" isimli şiir

(Muhacirlere yardım toplamak amacı ile Rumeli Muhacirin-i İslamiye Cemiyeti Tarafından neşr edilmiştir.)

 


ALP ARSLAN'IN ORDUYA HİTABI

Alp Arslan, 26 Ağustos 1071 Cuma günü, bütün kumandan ve askerleriyle birlikte Cuma namazı kıldı ve onlara son olarak şu hitabede bulundu:

“Ey askerlerim ve kumandanlarım! Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman çoğunlukta olarak böyle bekleyeceğiz? Ben, Müslümanların camilerde bizler için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşecektir, aksi takdirde şehit olarak cennete gideriz. Beni izlemek isteyenler gelsinler, istemeyenler ise serbestçe geri dönebilirler. Bugün burada, ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben de sizlerden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım. Biz, Müslümanların eskiden beri yapageldikleri bir gaza yapıyoruz”.


ALP ARSLAN - ROMANOS DIOGENES DİYALOĞU VE BARIŞ ANLAŞMASI

“Sana, barış konusunda, halifenin elçisini gönderdiğim halde, sen bunu niçin reddettin?. Sana, düşmanlarımın (Erbasgan ve ailesi) bize teslimi için emir Afşin ile haber gönderdiğim halde, bundan niçin kaçındın?. Daha önce, anlaştığımız halde, bunu bozup, benimle savaşmak suretiyle, bana neden zulmettin?. Savaştan vazgeçip memleketine dönmen hususunda, sana, daha dün haber gönderip teklifte bulunmama, ‘Buraya gelebilmek ve amacıma ulaşabilmek için pek çok para sarfettim ve dolayısıyla çok asker topladım. İslam ülkelerini, kendi ülkeme katmadan nasıl geri dönebilirim ve ülkeme karşı girişilen bu istilaların sonuçlarını nasıl mazur görebilirim' diye cevap verdin?”. Bunun üzerine imparator:

“Ey sultan, ülkeni almak amacıyla para sarfedip çeşitli milletlerden asker topladım, buna rağmen zaferi sen kazandın. Ülkem böyle perişan, ben de tutsak olarak senin huzurundayım. Bu durumda beni lütfen azarlama ve bana sert sözler söyleme, ama istediğini yap” deyince sultan ona:

“Eğer zaferi sen kazansaydın ve beni böyle tutsak alsaydın ne yapardın?” diye sorunca imparator: “Fena şeyler” diye karşılık verdi. Bunun üzerine sultan: “Gerçekten doğru söyledin, eğer bunun aksini söyleseydin, o zaman yalan söylemiş olurdun”. Daha sonra sultan huzurundakilere: “Bu, akıllı ve baba yiğit bir adamdır, bu bakımdan onun öldürülmesi doğru değildir” dedikten sonra imparatora: “Şimdi sana ne yapacağımı sanıyorsun?” diye sorunca imparator “Bana şu üç şeyden birini yapabilirsin: Birincisi, öldürmek, ikincisi, ele geçirmek istediğim ülkende beni halka ibret olsun diye teşhir etmek, üçüncüsü ise yapamayacağın bir şey olduğu için söylenmesi gerekmez” dedi. Sultan: “Bu nedir?” diye sorunca imparator: Affetmek, takdir ettiğin para ve armağanlar ile iyi niyetimin kabulü ve Bizans ülkesinde senin bir kumandanın ve bir naibin olarak beni memleketime geri göndermendir. Eğer beni öldürtürsen bu, sana bir fayda sağlamaz, çünkü başka birisini benim yerime imparator yaparlar” dedi. Onun bu sözlerine karşılık sultan: “Seni affetmek niyetindeyim, ancak sen, ümitsizliği giderilmiş ve hakkındaki kararımı öğrenmiş bir kimse olarak, seni serbest bırakacak para, yani kurtuluş akçası'nın miktarını söyle” dedi. İmparator: “Sultan, istediği miktarı söylemelidir” dedi. Sultan'ın “ 10 milyon altın” demesi üzerine imparator: “Benim hayatımı bağışladığın için Bizans ülkesine sahip olmak senin hakkındır. Tahta çıktığımdan beri ordu hazırlayıp savaş yapmak amacıyla Bizans'ın mal ve paralarını tükettim, bu sebeple halk yoksullaştı. Eğer durum böyle olmasaydı istediğinden çok daha fazlasını verirdim” dedi. Böylece Alp Arslan ile Romanos Diogenes arasında yapılan müzakereler sonunda, aşağıdaki maddeleri kapsayan bir barış anlaşması yapıldı:

BARIŞ ANLAŞMASI

1 – İmparator kurtuluş akçası olarak bir buçuk milyon altın verecek,

2 – Bizans Devleti, her yıl, Selçuklu Devletine 360 bin altın vergi ödeyecek,

3 – Bizans'ın elinde bulunan İslam tutsakları serbest bırakılacak,

4 – Bizanslılar, gerektiğinde Selçuklulara askeri yardımda bulunacak,

5 – İmparator, kızlarından birini sultanın oğluna verecek,

6 - İmparator, yeniden tahta oturduğu takdirde Antakya, Urfa, Menbic, Malazgirt kent ve kaleleri Selçuklulara bırakılacak.

 

Sayfa Başı


TÜRKİYE – ABD İLİŞKİLERİ HAKKINDA BAZI HATIRLATMALAR

 

Türkiye- ABD ilişkilerinin başlangıç tarihi, şimdilerde unutulmuştur ama oldukça gerilere 1780'lere kadar gider. Söz konusu yıllarda Amerikan gazetelerinde Türk-Osmanlı tarım ürünlerini -başta da İzmir'in incirini- pazarlayan firmaların ilanları yer almaktaydı. 1799'da Başkan John Adams, bir komisyon kurdurtarak, komisyon başkanlığına atadığı William L. Smith'ten, Osmanlılarla bir dostluk ve ticaret anlaşması yapabilmek için görüşmeler başlatmasını istemişti. Nedir ki bu komisyonun gayretleri bir sonuç getirmemiş, Osmanlı Devleti henüz “ rüştünü ispat etmemiş ” olan Amerika ile dostluk ve ticaret anlaşması imzalamaya yanaşmamıştı. Bu anlaşma daha sonra Başkan Andreq Jackson döneminde, 7 mayıs 1830'da İstanbul'da imzalandı. Böylelikle Amerika, 1535 yılından beri Osmanlı'nın vermekte olduğu kapitülasyonlardan da yararlanmış oldu. Amerika, kapitülasyonların veriliş sırasına göre 12. devletti. Daha önce kapitülasyon almış olan Fransa, Avusturya, İngiltere, Hollanda, İsveç, Danimarka, Prusya, Bavyera, Rusya ve İtalya bu özel ticaret anlaşmalarından büyük karlar elde etmekteydiler.

 
 

Amerika ile imzalanan ticaret anlaşması ve verilen “ en imtiyazlı ulus ” statüsü Amerika Senatosu tarafından çabucak ve 40 lehte 1 karşı oyla onaylamıştı.

Osmanlı topraklarına ilk ayak basan Amerikalı misyonerler ise Pliny Fisk ve Levi Parsons olmuşlardı. Bu iki din adamı 5 Ocak 1820'de İzmir'e gelmişlerdi. Anadolu topraklarında misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek ve Hıristiyanlığın diğer kollarıyla misyonerlik yarışına girmek için uğraşan bu iki din adamından Amerikan Devleti ilginç bir talepte bulunmuştu. Kısaca ABCFM diye bilinen Congregational Kilisesi'ne bağlı olan Amerikan Yabancı Misyonerlik Komisyonu bu iki din adamından önce Anadolu'daki aşiretlerin yerleşme alanlarını, göreneklerini ve yaşam tarzlarıyla Osmanlı'daki SINIFSAL konumlarını incelemelerini ve raporlar halinde Kiliseye iletmelerini istemişti!
 

Amerika ile Türkiye arasında 1830'da imzalanan dostluk ve ticaret anlaşması yaklaşık 100 yıl yürürlülükte kaldı. Lozan (1923) anlaşmasıyla Türkiye, Osmanlı tarafından verilmiş olan tüm kapitülasyonlardan kurtuldu.

Kapitülasyonlardan tam 16 devlet yararlanmış, tüm sıkıntıyı ise Osmanlı çekmişti. Ne var ki, önceki yazımda da belirtiğim gibi, Lozan'ın ABD Senatosu'ndaki onaylanması Ermeniler tarafından ve Episcopal Kilisesi'nin gayretleriyle 50 karşı oya 34 lehte oyla reddedilmişti. Yukarıda sözünü ettiğim diğer kilise, Congregational ise Türk-Osmanli topraklarında en etkili misyonerlik faaliyetlerini yürütmüş kurumdu. Okullar açmış ve pek çok insanı kendi bünyesine kazanmıştı. Bu kiliseye katılan Anadolu halkının büyük çoğunluğu, Müslüman değil diğer Hıristiyan mezheplerine mensup ( Süryani, Sabii, Nasturi, Keldani vb.) insanlardı. Bu iki Kilise'den Episcopal Kilisesi, Protestanlığa daha yakındır ve “ İlk Hıristiyan ” Kilisesi'ne benzer bir uygulamaya bağlıdır. Buna göre Kilise'nin, Papa gibi “ Bir ve Tek ” mutlak yöneticisi olamaz; Kilise, mutlak aynı düzeydeki papazlardan oluşan piskoposlar meclisince yönetilebilir. Diğer Kilise ise, tam Amerikan Bağımsızlık anlayışına uygun , fakat İskoç Katolisizmi ve yakın , diğer bir deyişle, bünyesinde İngiliz Milli Kilisesi olan Anglican Kilisesi'nden farklı unsurlar barındıran ve kesinlikle Kiliseler'in bağımsızlığını vaaz eden bir kurumdur. Bu iki Kilise arasında amansız bir rekabet yaşanmıştı.

Osmanlı Devleti, ilginçtir ki, kendisi bir monarşi olmasına rağmen, Amerikan İç Savaşı sırasında, Federalist ve Cumhuriyetçi güçlerin “ Birleşik Devlet ” kurmaları tezini ve Temsili Hükümet'i yerleştirmeleri fikrini desteklemişti. Osmanlı, birçok Avrupalı devletin aksine Amerikan'nın “ Bölünmez Bütünlüğünü ” savunduğunu AÇIKÇA tüm dost ve düşmanlarına –başta İngiltere ve Rusya- ilan etmekten kaçınmamıştı. 1861 yılında Amerika Edward Joy Morris'i Türkiye Bakanı olarak atamıştı ve kendisinden Sultan'ın desteğinin hangi yönde olduğunu öğrenmesini istemişti. 1861'de Sultan'la görüşen Morris, Devlet Bakanı William E. Seward'a yazdığı raporda coşkusunu şu sözlerle dile getirmişti. “ Sultan, Birleşik Devletler'in Bölünmezliği'ni savunuyor. Bu güzel haberi Amerika'ya bildirmek (rapor etmek) beni çok mutlu etti. Amerika , bu büyük imparatorlukta kendisine çok yakın bir dost bulmuştur .” Osmanlı bununla kalmadı. Bir de kararname yayınlayarak Osmanlı'nın denetiminde ya da etkisinde olan tüm limanlarda Amerikan gemilerine, başka devletler tarafından engelleme yapılmasını ya da başka yollardan zarar verilmesini yasakladı.

1831-1914 yıllarında ABD ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi 560.101'den 24.171.596 dolara yükselmişti. Benzer şekilde, 1820'de 2 olan Amerikalı misyoner sayısı da 1914'de 174'e yükselmiş, 17 misyonerlik merkezi, 9 Hıristiyan –Amerikan Hastanesi ve 426 okul açılmıştı. Bu okullarda, pek azı Müslüman gerisi çoğunlukla Ermeni, 25.000 öğrenci bulunmaktaydı. Ünlü Robert College'de, Bebek'te 1863'te açılmıştı. Kurucusu Cyras Hamlin adlı misyonerdi. Parayı ise, Osmanlı'yla çok karlı ticari ilişkileri olan Christopher R. Robert adlı New York'lu bir tüccar vermişti.

Amerika'nın Türkiye'deki misyonerlik ve eğitim faaliyetlerinden en çok yararlanmış olan Ermeniler'dir. Ermeniler'in zoraki iskana tabi tutulmaları üzerine , 1896'da New York'lu bir avukat, Everett D. Wheeler, Amerikan donanmasını yollayarak, Ermeniler'i kurtarmak için İstanbul'u bombalamayı teklif etmişti.

Lozan'ın bu unutulmuş hususlarını bir kez daha anımsatmakta yarar görüyorum.

Aytunç Altındal, İspilandit, 20.02.2004

Sayfa Başı


YÜZONALTI ASLANCIK VE TRAKYA DEVLETİ

BÖLÜM I

Avrupalı'ların “üçü bir araya gelince DEVLET KURAR” dediği biz TÜRKLER, tarih boyunca yüzün üzerinde devlet kurmuştuk.

Bunlardan biri de YÜZONALTI ASLAN yavrusunun kurduğu BATI TRAKYA Devleti'dir.

TÜRK Milleti'nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. Bu büyük kara bulutun adı da İTTİHAT VE TERAKKİ Partisi idi. Mason, fason, dönme, devşirme topluluğu Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarma gayesiyle yola çıkmış fakat bu basiretsiz menfaat çetesi darbe vurmada düşmanı aratır olmuştu. ENVER Paşa'nın ve birkaç kahramanın çırpınmaları neticesiz kalmış millet uçurumun kenarına gelmişti.

Karabağ, Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan birer birer bağımsız oldular ve daha sonra birleşerek 8 Ekim 1912'de Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan ettiler. Sonuç bizim açımızdan hüsrandı. 3 Şubat 1913'de yeniden başlayan savaş sonunda 6 Mart'ta YANYA, 26 Mart'ta EDİRNE, 23 Nisan'da İŞKODRA da düştü.

Fakat sonra Bulgar'lar sınırlarını Ege'ye kadar uzatınca Balkan Devletleri arasında savaş çıktı. Bulgarlar 23 Haziran 1913'te Sırbistan'a, Yunanistan'a ve Karadağ'a, 10 Temmuz 1913'te Romanya'ya savaş açtı. Böylece Bulgarlar Osmanlı sınırındaki askerlerini batıya kaydırdılar. Bunun üzerine mukavemetle karşılaşılmadan 21 Temmuz'da Edirne'yi geri aldılar. Midye-Enes hattına kadar ilerlediler. Fakat Avrupa'nın büyük devletlerinin yaptığı baskılar neticesinde Midye-Enes'i geçemeyecektik. 10 Ağustos 1913'te Balkan Savaşı Bükreş anlaşmasıyla bitti. Meriç'in doğusundaki topraklar Osmanlı İmparatorluğu'na aitti. Doğu Trakya'yı kurtarmıştık ama Batı Trakya'da Bulgarlar büyük eziyetler yapıyorlardı. Türkler'i dinlerini ve isimlerini değiştirmeye zorluyorlar kabul etmeyenleri şehid ediyorlardı. (Tıpkı 1980'li yıllarda Bulgarlar'ın yaptığı gibi.)

Bunun üzerine TEŞKİLAT-I MAHSUSA (Osmanlı Gizli İstihbarat Örgütü) yıldırım gibi bir karar verdi; “YILANIN BAŞI EZİLECEK, DOMUZUN BAŞI KESİLECEK”

Ve bu şanlı görevi bir Aslan devraldı; KUŞÇUBAŞI EŞREF. Bu şanlı görevde yanında 15 subay ve 100 Alper bulunuyordu. ENVER Paşa'nın talimatıyla 15 Ağustos 1913'te Batı Trakya'ya girdiler. O Aslanlar'ın bir ismi de vardı; “”””EŞREF MÜFREZESİ””””

TÜRK Askerleri Batı Trakya'ya girdiklerinde manzara korkunçtu. Ortaköy'de binlerce TÜRK şehid edilmiş ırzları, namusları, bedenleri parça parça edilmişti. Bunu yapan DOMUZCİYEF ÇETESİ'nin peşine düşüldü. 1200 kişilik bu çete ile 16 Ağustos 1913'te Koşukavak'ta çatışma yapıldı ve yok edildiler.

Fakat TÜRK ADİL'dir. Hainbaşı DOMUZCİEF'i bile mahkemeye çıkardılar. Sonra yaptıklarının cezasını ödettiler. (DARISI TÜRKİYE'DEKİ HAİNBAŞLARINA)………………………..

Birinci Bölümün Sonu

YAĞMUR ALPHAN, 03.01.2004 , BURHANİYE

Sayfa Başı


TARİHTEN ÖNCE VARDIK TARİHTEN SONRA VARIZ

ÇİN'DE TÜRK “ÇU” HANEDANI

Bugün yeryüzünde kültür ve medeniyet varsa şüphesiz ki TÜRKLER sayesinde vardır.

Dünya devlet kavramını, teşkilatlanmayı atalarımız vasıtasıyla öğrenmiştir. Bugün medeni olduklarını iddia eden Avrupalıların ataları mağaralarda yada ormanlarda HAYVAN gibi yaşarken dedelerimiz Çin'de “ÇU” Hanedanı'nı kurmuşlardır.

Franke, Harletz, Grum Grjmaylo, Münsterbers, Koppers, Haloun, Darsteter, Legge, Wang-Pun-Son gibi konusunda uzman tarihçiler Çin'in III. İmparatorluk hanedanı olan ÇU'ların TÜRK olduğunda birleşmişlerdir. Çin İmparatorluğu'nu üstün askeri gücü, teşkilatlanma kabiliyeti ve yüksek kültürleri ile ele geçiren TÜRKLER M.Ö. 1050 yıllarında, M.Ö. 256 yıllarına kadar 794 sene Çin'de saltanat sürmüşlerdir.

Aynı hanedana mensup olarak ÇU'lar Kuzeyde, Güneyde, Şenside, Honan'da hüküm sürmüşlerdir. O devirlerde Çin'in sınırları şimdikinden çok küçük olmasına rağmen yine de topraklarında 20 milyondan fazla insan yaşamaktaydı.

Batı ÇU Hanedanı, Wei Vadisinde (Başkent Hao) M.Ö.1000-950

Doğu ÇU Hanedanı, Loyang Şehrinde M.Ö. 770-256

Şensi'deki ÇU'lar, Hsi-an-fu Şehrinde M.Ö. 1050-770

Honan'dakiler ise Lo-yang Şehrinde M.Ö. 770-256 saltanat sürmüşlerdir.

ÇU Hanedanı yani TÜRKLER tarafından “merkezi devletçilik, devlet teşkilatlanma yapısı” Çin'e getirilmiştir. Fillandiyalı büyük Türkolog – Mongolist G.J. Ramsted'e göre (1935) Türkçe bu devirde Çinceye ve Korece'ye pekçok kelime vermiştir. O zamana kadar Çin'de ve Kore'de bulunmayan devlet teşkilatına ait bütün ıslahatlar ve yapılanmalar Türkçe'den alınmıştır. Yine kahramanları kutsallaştırma ve onları dinen yüceltmekte Çin kültürüne ÇU Hanedanı sayesinde geçmiştir.

Kısacası TÜRKLER sadece “ çölde iki sopa dikip çadır yapmayı BECEREMEYEN ARAP'LARa devlet kurmayı” öğretmekle kalmayıp doğuda da bir büyük imparatorluğa devlet düzenini öğretmişlerdir.

Kültür ve nizam abidesi olduklarını iddia eden devletler, tarihlerinden TÜRKLER'i çıkarırlarsa ortada ne tarihleri kalır ne medeniyetleri ne de kültürleri.

TUNGA MANAS , 03.01.2004 , FATİH

Sayfa Başı


CELALEDDİN (MENGÜBİRTİ) HARZEMŞAH'I KİM ŞEHİD ETTİ?

I. Bölüm

TÜRK Dünyasının en büyük savaşçılarından biri olan MENGÜBİRTİ Harzemşahlar Devleti'nin son hükümdarıdır.

Alaeddin Muhammed'in en büyük oğlu olan MENGÜBİRTİ'yi tarih CELALEDDİN HARZEMŞAH olarak tanımıştır. Çünkü o devirlerde takma ad kullanmak yaygındı. Hepimizin bildiği gibi TÜRKLER, ALLAH'ın kılcı olmuşlardır. Ezan'ı susturtmamışlar, Müslümanları ezdirtmemişlerdir. Bu yüzden o da kendisine “CELALEDDİN” yani “dinin gücü, hiddeti” lakabını almış ve hayatı boyunca bu isimle anılmıştır.

Hayatı macera flimlerini aratmayacak gibi geçmiştir. Gençliğinde kahramanlığı ve cesareti ile sivrildi. Babası Alaeddin Muhammed'le, öteki kardeşlerinin aksine bütün seferlere katıldı.

IRGIZ Vadisinde 1216'da (Sri Derya'nın Kuzeyi) Cengiz Han'ın oğlu CUCİ ile yapılan savaşta Moğol ordusunu dağıttı. Bunun üzerine babası onu veliaht ilan etti. Fakat babaannesi TERKEN HATUN çok güçlü bir kadındı. Kendisi gibi Kanglı-Kıpçak Türkmenlerinden olan gelinini ve onun oğlu olan UZLAK ŞAH-ı tahta geçirmeye çalışıyordu. 1220'de ansızın Cengiz Han saldırdı. Harzemşah'lar ağır yenilgi aldı. Terken Hatun öldürüldü. Alaeddin Muhammed bütün çocuklarını çağırdı. AK Şah ve Uzlak Şah'ı kardeşleri Celaleddin Mengübirti'ye tabii etti. Ona kılıcı kendi eliyle giydirdi. Onlara devleti ancak Celaleddin'in kurtarabileceğini söyledi, iki gün sonra da öldü.

Sonrası tam bir klasik, tam bir facia… Dış düşman değil iç düşman “KARDEŞ KAVGASI”. Kardeşleri onun hükümdarlığını tanımadılar Moğollarla uğraşmayı bırakıp Celaleddin'in peşine düştüler. Horasan'a kadar kovaladılar. Güçlü istihbarata sahip olan Cengiz Han bu durumu haber aldı ve Harzemşah Şehzadelerini kolaylıkla yakalayıp öldürttü. Hatta kafalarını mızraklara takıp pek çok şehirde dolaştırttı.

Ama BOZKURT, Karayeleli ASLAN CELALEDDİN kurtuldu, kaçmayı başardı. Moğollar peşinden GÜRGENÇ'i ele geçirdiler. Hemen dağılmış olan Harzemleri bir araya getirdi küçük bir ordu kurdu. Moğollar Cengiz Han'ın oğulları ÖGEDAY ve ÇAĞATAY kumandasında ilerlediler fakat Celaleddin'in üstün yönetimi sayesinde darma duman oldular. Bunun üzerine Cengiz Han “Şiki Kutugu Noyan” kumandasında çok büyük bir ordu gönderdi. Ama ALLAH'ın izniyle büyük TÜRK onları da bozguna uğrattı. Ama Moğol ordusu bitmek tükenmek bilmiyordu. Bu sefer başlarında da CENGİZ HAN vardı. 1221 Kasım'ında Sind Nehri sahilinde Harzemşahlar çembere alındı. Kurtuluş sanşları yok gibiydi. Zafer Moğollardan yana gözüküyordu.

Büyük Türk aniden karar verdi, çemberi yarıp Cengiz Han'ı öldürecekti. Şimşek gibi Moğol Ordusunun üzerine hücum etti. O dünyayı titreten, büyük CENGİZ HAN hayatında ilk ve son defa panikleyerek kaçtı. Lakin güç dengesi o kadar büyüktü ki, Celaleddin 700 Aslanıyla 10.000 Moğol'un arasına dalmıştı. Durum ümitsizleşmeye başladı. Cengiz Han da kaçmıştı. Çaresizlik içinde önce namusunu düşündü. Annesini ve eşlerini, kız çocuklarını nehre attırıp boğdurtturdu. Onların Moğolların eline geçmesini istemedi. Kendi ise elinde kılıcı ve kalkanıyla yüzerek karşı kıyıya geçti.

Bu manzarayı gören CENGİZ HAN kendi çocuklarına hakaret etti ve

“””BİR BABANIN ANCAK BÖYLE OĞLU OLMALIDIR”””” dedi.

Ama bir yenilgi TÜRKÜ ümitsizliğe düşüremezdi ömrü Moğollarla mücadeleyle geçti. Pek çok tarihçi Celaleddin Mengübirti Harzemşah olmasa idi Moğolların dünyayı ele geçireceği ve İslam dinini yeryüzünden sileceği daha doğrusu küçülteceği konusunda hem fikirdirler.

Daha sonra Hindistan'a gitti. İneğe tapanlara nizam verdi. Kendini toparladı. Daha sonra Harzem Ülkesine geri döndü ve kardeşinden (GIYASEDDİN) Harzem Ülkesini geri aldı.

Müslümanlar bir zalimden nefes almadan (Moğollar) bir başka zalimden çekiyorlardı(Abbasi). Halifelik babadan oğula geçiyor, vur patlasın çal oynasın, adam kayırma, rüşvet, vurgun halkı canından bezdirmişti. Bu ve buna benzer pekçok sebepten ötürü Abbasi'lerle harp etti.

Halifelik ordusu komutanı KUŞTİMUR kendine çok güveniyordu. Tek başına CELALEDDİN HARZEMŞAH'ı yeneceğini zannediyordu. Harp başladı………………………..

I.Bölümün Sonu

TUNGA MANAS , 05.02.2001 , FATİH

Sayfa Başı


SENDE Mİ BRÜTÜS

Bu günkü sohbetime biraz tarih anlatarak başlamak istiyorum. Daha da doğrusu sizlere ROMA TARİHİ anlatacağım. ROMA denince akla güç, kuvvet, ihtişam ve de şüphesiz SEZAR gelir. İşte birazdan anlatacağım olaylarda SEZAR'ın başından geçer.

Biliyorsunuz ki, JULİUS SEZAR'ın doğumu oldukça problemli geçmişti. Ve normal doğum şansı kalmamıştı. Çünkü bebek ters dönmüştü.Bunun üzerine doktorlar karar verdiler: annenin karnı yarılıp bebek alınacaktı.Sonun da böyle de oldu. SEZAR anne karnı yarılarak dünyaya geldi. Ogün bugün böyle doğanlara SEZERYAN “Doğumu SEZAR'A benzeyen” denir.

İşte bu büyük kumandanın hayatı çocukluktan itibaren hep başkalarından farklıydı. Talihsizlik bir türlü yakasını bırakmadı. Çünkü KABAKULAK olmuştu.Biliyorsunuz ki bu ateşli hastalık erkek çocukları kısır bırakabilirdi ve SEZAR'ın başına o da geldi.Büyük kumandan ROMA'nın tek hakimi herşeye sahipti ama kısırdı. Bir çocuğu bile olmuyordu.

Sonunda karar verdi: bir çocuğu evlat edinecekti. Öyle de oldu. Ve canından çok sevdiği bu çocuğun adı da BRÜTÜS idi.Yıllar yıllar geçti. Çetin ve uzun yıllar. SEZAR zaferlerin birinden ötekine koşuyor ROMA ayaklarının altında titriyordu.

Ve onun bir oğlu vardı. Adı “BRÜTÜS”.

Komutan, imparator, tek hakim derken senatonun yetkilerini kıstı. Birgün kükreyerek şöyle dedi: “HERKESİN HAKKI SEZAR'A SEZAR'IN HAKKI YİNE SEZAR'A”. Bunun üzerine birgün senatonun önünde düşmanları SEZAR'a tuzak kurdu.

Düşmanları dediysek aralarında bir de BRÜTÜS vardı. Hem de canından çok sevdiği birtanecik oğlu BRÜTÜS.

Onu da kandırdı düşmanları. Daha da iyi olacak dediler. Senin yerine ANTONIUS geçecek dediler, ROMA gidiyor dediler, dediler de dediler……….

Sonunda BRÜTÜS te onlara katıldı.

Ogün geldiğinde silahsız senatoya giden SEZAR'ın etrafını SIRTLAN GİBİ SARDILAR. Hançerlerin biri inip biri kalkıyordu. Büyük komutan, o yaşlı adam korkusuzca direniyordu. Tokatlıyordu acımasızca inen kolları. Tokatlıyordu nefretten kararan suratları.

İşte o anda tam o anda sırtına bir hançer indi. Tam kürek kemiklerinin arasına. Yaktı kavurdu yüreğini SEZAR'ın. Döndü BİR YARALI ASLAN GİBİ ARKASINA.

“Yapıştı gözleri hayretle kısılan celladına”. Ve ne görsün??????

CANI, BİRTANESİ, HERŞEYİ, EVLADI, VELİAHTI yerine geçecek OĞLU değilmiydi o insafsız?

Yapıştığı yakasını aniden bırakıverdi.

Ve dedi ki JULİUS SEZAR:

 

----------- Sende mi!!! Sende mi OĞLUM BRÜTÜS

ÖYLEYSE YIKIL SEZAR.

İşte dostlarım derler ki: ogün SEZAR'ın üzerinde 30 bıçak yarası bulunmuş. 29'u ön tarafında ve bir tanesi de sırtında.

Ama emin olun ki, SEZAR bıçak yaralarından ölmedi

 

BRÜTÜS'ün İHANETİ YÜZÜNDEN KANSERDEN, KAHIRDAN ÖLDÜ.

Bu tarihi gerçeği neden anlattım biliyormusunuz? Çünkü Türk siyasetinin içersinde BRÜTÜS'ler var. Özellikle Milliyetçi camianın başından buna benzer çok vahim bir olay geçti. Ama bu büyük ve köklü davaya hançerler sivrisinek vızıltısı gibi gelir. Ben çok ağır konuşmak yada insanları incitmek istemiyorum.

O yada bu sebepten dolayı ayrılanlar birilerinin MÜTEMMİM CÜZ'Ü olmadılar mı? Arkadaşlar, davalar da vücut gibidir. Bir insanın eli kesilse, kolu kesilse, ayağı kesilse bile

“Şunu herkes bilmelidir ki KAFA NEREDEYSE VE SAĞLAMSA VÜCUT YAŞAR ama daha yeryüzünde kendi kendine yaşayabilen AYAK TESPİT EDİLMEMİŞTİR”.

Bu dava şerefli bir davadır. Bu dava yüce bir davadır. Çünkü AKİF'in dediği gibi:

 

Feryadı bırak, KENDİNE GEL, ÇÜNKÜ ZAMAN DAR….

Uğraşki: TELAFİ EDECEK BUNCA ZARAR VAR.

Anlayanlar anlamayanlara ne demek istediğimi anlatsın.

 

HAKKINIZI HELAL EDİN!

Yonca BAYRAK, 08.05.2003

Lefkoşa - KIBRIS

Sayfa Başı


Midhat Paşa'yı Kim Öldürmüştür?

Hande Karlukzade: Sayın Tunga Manas "Midhat Paşa'yı" kim öldürmüştür?

  Tunga Manas : Bana çok gerilerde kalmış bir soru sordunuz. Bir an gözümün önüne Sultan Abdülaziz geldi. Allah rahmet eylesin bilekleri kesilerek şehid edilmişti.???????

    Sorunuza gelince Midhat Paşa'yı 6-7 Mayıs 1884 çarşamba gecesi Taif'te saat 23.45 - 00.20 civarında Edirneli Berber İsmail boğarak öldürdü.

 H.K.: Sayın Tunga Manas Midhat Paşa'nın kafasının tası gerçekten yok mudur?

 T.M: Midhat Paşa'nın kafasının tası olmaz olur mu? Vardır vardır ama mezarında yoktur. Daha da doğrusu ne Taif'teki İbn Abbas Mezarlığında, ne de Şişli'deki Abide-i Hürriyet mezarında kafa tası yoktur.

 H.K.: Çok ilginç o halde kafatası nerede? Yada Kurukafa ve Kemikler çetesiyle alakası var mı?

 T.M.: Kurukafa ve Kemiklerle biraz uzaktan alakası var, ama burası Yale değil ve siz bana G. Busht'ları sormadınız.

    Ben de sorunuza soruyla cevap vereyim. Araştırmacılara belki yardımcı olurum.

    Midhat Paşa'nın kafatası nerededir?

a) Karaköy'deki Mason locasının altında.

b) Hz. Halid Caminin yanındaki eski abdeshanenin yakınında.

c) Gazi İsmailbeyzade Sağkolası maslub Çerkes Hasan Bey'in bir yakının tabutunun ayak ucunda.

d) Utah'daki Zeytin Tepesi'nde.

e) Fransız Konsolosluğu'nun bahçesinde.

f) Hiçbiri.

    Ufak bir ipucu vereyim, Simav kadısı Şeyh Bedrettin'in kafatası Çemberlitaş civarında bir su oluğunun altındadır.

05.05.2003, Fatih, İSTANBUL

Sayfa Başı


Avram Kamando (1785-1873)

Kont Avram de Kamando aslen Portekizli bir Yahudi sülalesine mensub olup, ticaretle uğraşan çok zengin ve varlıklı bir ailenin evladı olarak Venedik'te doğdu. Ailesi denizcilik, değerli maden (altın ve elmas) ve bankerlik yapmakta idi. Gençlik yıllarında yeryüzünün en güzel yeri cennet parçası olan İstanbul'a yerleşti.

Tefeci ve banker olan Kamando, “İzak Kamando ve Şürekası” adlı bir bankaya sahipti. 1832'den sonra başına geçti. Okadar büyük bir servete sahipti ki (bugünkü rantiyeciler gibi faiz ve tefeden yapılmış bir servet) Kırım Savaşını (1853-1856) finanse etti. Bu savaşta o kadar büyük kar etti ki Kuzey Saha Deniz Komutanlığı olarak bilinen binayı Bahriye Nezaretine hibe etti.

O devirlerde de bazı devlet büyükleri sadece bugün olduğu gibi tefeciler ve rantiyeciler ile iftihar ederlerdi. Hatta Avran Kamando 1858'de iftihar nişanı bile aldı. Bu devirde olduğu gibi o devirlerde de tepki gösterenler az da olsa vardı. Hatta bu tepki, kendi cemaatinin içinden bile geldi. Haham İsak Akriş ve taraftarları, “bunun dini yok , bunun dini paradır” diyerek Yeniköy'deki yalısını bastılar, ve O'nu “ Herem (Cemaatten dışlama) ettiler ” O günlerde de tefeciler, bugünkü gibi, devlet büyükleri ile yakın ilşkiler içindeydiler ve Sadrazam Fuat Paşa, Haham İsak Akriş'i hapse attırdı. Daha sonra Sultan Abdülaziz'e ricada bulunan yahudi cemaati Akriş'i serbest bıraktırmıştır.

Çok büyük servete sahip olan Kamandolar gerek cemaatlerini ve gerekse İstanbul sosyal hayatını dejenere etmekte ellerinden geleni yapmıştır. Özellikle kadınları, kılık kıyafetleri ve davranışları ile bunda büyük rol oynamıştır. Bu milletten tefecilikle kazandığı paralarla mobilya kolleksiyonu yapmış ve mobilyalara korkunç paralar ödemiştir. Nihayet 1870'de Paris'e giden Kamando üç yıl sonra orada ölmüştür. Vasiyeti üzerine yahudilerin çokça yaşadığı Hasköy'de toprağa gömüldü. Kamando'nun mezarı Halıcıoğlu sapağındadır. Haliç Köprüsü gidiş ve geliş istikametlerinde görülebilir.

Ne yazıktır ki içinde bir yahudinin yattığını bilmeyen bazı vatandaşlarımız, araba ile geçerken bile Fatiha okumaktadırlar. Nihayet Kamandoların pekçok binası İstanbul'da mevcuttur.(Bankalar Caddesindeki sarmal merdivenler ve bankerlik yaptıkları binalar) Bugün Kamando sülalesinden kimse yaşamamaktadır çünkü Ausceihwitz nazi kampında son fertte ölmüştür.

15.01.2003, Tunga MANAS

Sayfa Başı


ORTAKAPI   

İstanbul Fener'deki Fesat yuvası. Tıpkı bugün olduğu gibi geçmişte de Büyük Türk Devletinin  (Osmanlı) altını oymaya çalışmıştı. Bu Baş Papazlardan biri de ( Patrik II.Gregorios ) Mora isyanlarını kışkırtmış, Yunan Kasaplarına gerek maddi gerekse manevi yardımlarını esirgememişti. Bu isyanlar neticesinde binlerce masum Türk ve Müslüman şehit olmuş, ırzları , namusları, malları talan edilmişti.

          Pek tabiki Türk Milletinin büyük sultanları ve Kırmızı Sınırları aştırmayan paşaları vardı. Sultan II. Mahmud 'un emriyle cennet mekan Sadrazam Benderli Ali Paşa ., "23 Nisan 1821" günü bu çıbanbaşı Başpapazı ( II.Gregorios ) Patrikhanenin giriş merdivenlerinden çıkınca karşısındaki "ORTAKAPI" nın eşiğinde astırdı. İşte o gün bugün 182 yıldır Ortakapı hiç açılmadı ve kilitlendi. Patrikhaneye sağındaki kapıdan girilerek solundaki kapıdan çıkıldı. Bu kapının iç tarafında II.Gregorios'un resmi de asılı bulunuyor.

        ŞİMDİ ŞOK! ŞOK! ŞOK! ŞOK! ŞOK!

        O günden sonra görev alan patrikler,

        "Bu kapıda bir Türk Sultanı veya Türk Devlet büyüğü idam edilmedikçe ortakapının açılmamasına yemin etmişlerdir".  

        182 yıldır hiçbir Başpapaz (patrik) bu kapıyı açmadığı gibi sorulara da cevap vermemiştir. 

        Burada asılması istenen Türk büyüğü (Reisi Cumhur veya TBMM başkanlığına denk) hiçbir zaman idam edilmeyecektır. Ama patrikhane unutmamalıdır ki; Patrikhanenin halen işleyen iki kapısı vardır ve eşikleri de yüksektir.  

        Bu arada sakın bazı büyüklerimiz alınmasın. Bu yeminde  Türk Büyüğü asılmadan açılmayacak diyor. (Kürt büyüğü demiyor.)

        Bir de HOŞGÖRÜCÜLERE sormak lazım, "Bunu da mı hoş görelim?"  

        "Dinler arası diyaloG bu kapının önünde mi yapılsın?"

 

        TUNGA MANAS,   23.04.2003, Fethiye -  Fatih / İSTANBUL

Sayfa Başı


KANLI KİLİSE

            Hülagu Han'ın ölüsünden de, dirisinden de Türkler çok çekti.

            Hele birde oğlu Abaka Han vardı ki, hem Türkleri hem de müslümanları inim inim inletti.

            Abaka, Cengiz Han'ın torunu Hülagu Han'ın oğludur ve İlhanlı'lar Devleti'nin 2. hanıdır. İlhanlı Devleti'nin sınırlarını Amuderya'dan Akdeniz'e, Kafkasya'dan Hind Denizi'ne kadar genişletmiştir. İstanbul'u da ele geçirmeyi amaçladıkları sırada Bizans İmparatoru Mihal Paleolog (1261-1282) Moğol tehlikesini savmak ve kendi çıkarları için kullanmak amacıyla "Diplobataçın"dan olan gayrimeşru kızı Mari'yi Hülagu Han'la evlenmek üzere değerli hediyelerle birlikte yolladı. Fakat daha yoldayken Hülagu öldü. Bunun üzerine Abaka Han Mari'yle evlendi. (1265) Daha önce babasıyla birlikte Bağdat'ı almış, halifeler imparatorluğunu yıkmıştı. Abbasi topraklarını ele geçirmişti. Sonunda da Türk Memluklularıyla savaştı. Fakat bu sefer karşısında ÖZTÜRK BAYBARS vardı.( Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olur )

             BAYBARS Kudüs'teki Haçlı Ordularını yenip Temple Night'ları taptıklarına (??????????) yolladıktan sonra sıra Moğollar'a gelmişti. Daha sonra tekrar Suriye'ye döndü. Bunu fırsat bilen Abaka büyük kuvvetlerle Anadolu'ya girdi. Elbistan'da darma duman olan Moğol Ordusunun öcünü Türk Halkı'ndan aldı. Çoluk çocuk demeden büyük katliamlar yaptı. (Memlük ve Bizans Kaynaklarına göre 500.000 kişiyi katletti). Hıristiyanlığa yakındı. 1282 yılında içkiden öldü. Bunun üzerine karısı Mari İstanbul'da Moğol Kilisesi'ni yaptırdı.

             Bugün Fatih, Fener Kiremitçi mahallesinde olan bu kilise (SAINT MARIE DE MONGOUL) "AYA MARİA" Kanlı Kilise lakabını İstanbul'un fethi sırasında almıştır.

             Bizans askerleri bu kilise etrafında Türkler'e pusu kurmuşlar yukarıdan ve sur tarafından yağladıkları zemini ateşe vermişlerdir. Yoğun ok yağmuru sonucu burada 1.000'e yakın şehit verilmiştir. O günden sonra bu kilisenin adı KANLI KİLİSE olarak kalmıştır.

             Vatikan'ın ve Fener'in Orta Asya'yı Hıristiyanlaştırma çabaları vardır. Üçüncü bin yılda Hıristiyanlığın çatısı Christendome O rta A sya'yı kaplamaya çalışacaktır.

YONCA BAYRAK, Bebek, İSTANBUL, 24.04.2003           

Sayfa Başı


KALUST GÜLBENKYAN

(BAY YÜZDE BEŞ)

Hazır Musul ve Kerkük gündeme gelmişken Gülbenkyan'ı anlatmadan da geçemeyeceğim: Seksenbeş yaşında vefat ettiği gün (1955) dünyanın sayılı zenginleri arasında yer alan Kalust Gülbenkyan bu servetini ailesine değil İttihat ve Terakki Partisinin zeka fukarası yöneticilerine borçluydu. Bu tespit Musul ve Kerkük petrollerinin akibeti için herhalde en isabetli olandır. Çünkü bu din tanımaz, vatan bilmez akıl fukarası fasonlar Fransa'dan dış borç alabilmek için Abdülhamid Han'ın öz mülkü olan bu toprakları önce hazineye devretmişler sonra da bu hatanın farkına üç yıl sonra varabilmişlerdi.

Gülbenkyan'ın ailesi de petrol işiyle uğraşıyordu. 1850'lerden sonra dünyada petrol ve petrol yatakları çok büyük önem kazanmış, sınırlar petrol için çizilmeye başlanmıştı. Gülbenkyan'ın babası ve akrabaları da özellikle Bakü petrol rezervleriyle birebir ilgiliydiler ve hatırı sayılır hisseye sahiptiler. Yani Gülbenkyan doğuştan petrolcüydü. Ailesi İstanbul'da yaşıyordu (Bugüne sadece iki bina kalmıştır). O da İstanbul'da doğdu. Modaya uyarak üniversiteyi Londra'da okudu. Kings College'i bitirdi ve petrol mühendisi oldu. Doğal olarak Bakü'deki kendi petrol kuyularında çalıştı. Daha sonra tekrar İstanbul'a döndü. Her türlü antikaya meraklıydı. Servetini petrolden edindiyse de o bir antikacıydı. Para ve halı kolleksiyonları vardı. Daha sonra zamanın hükümeti bu petrolcü ermeni ailenin genç mühendisinden Musul petrolleri hakkında raporlar istedi. Böylelikle Musul petrolünün işine girmiş oldu. Daha sonra Türk Hükümetini tasfiye ederek yerine İngiltere'yi sokanlarında başındaydı.

Nazara, büyüye çok meraklıydı ve çok da korkardı. Hastalık hastası bir adamdı. Bir yeri ağrıdığında beş doktora birden muayene olurdu. Evhamı, vesvesesi meşhurdu. Hep kendinin kandırılacağını yada öldürüleceğini zannederdi. Bu yüzden bile en ufak bir imzayı iki günde atardı. Hayatında bir kere bile olsun Musul'a gitmediği halde ölene kadar bölge petrolünden yüzde beşi gelmekteydi. Bu pinpirikli adam parasını kendi yiyemedi. Parasının çoğunu gizli cemiyetler ve Türkiye aleyhine çalışan vakıflar kullanmıştır, kullanmaktadırlar.

07.01.2003, TUNGA MANAS

Sayfa Başı


MUSTAFA KEMAL PAŞA'DAN B.G. Mdivani'ye

12.04.1921

Sayın temsilci,

Kızılay Kurumu'na Yunan yağması ve katliamından kurtulan bölgelerde sağ kalanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere lütfen teslim etmiş olduğunuz 30.000 altın rublelik yardımınız için en derin şükranımı arz etmek istiyorum. Sovyet Rusya'nın, emperyalizmin açgözlülüğü ve yunanlıların barbarlığının korkunç yoksulluğa ittiği zavallılara karşı gösterdiği bu yüce ruhlu insani davranış, Türk milletince layıkıyle değerlendirilecektir. Öte yandan, anayurdunu saldırgana karşı savunan Türk halkına karşı gösterdiğiniz yakın ilginizi görmekle bahtiyarım. Yunanlıların zulmü ve yağmacılığı öylesine vahim ki, her insan vicdanını isyan ettirir, bunun için bunu kendi hükümetinize bildirip, Yunanlıların son hücumları sırasında işledikleri cinayetlerin açığa çıkarılmasını rica ederim.

Ordularımızın bütün düşmanlarımızı yenmeleri ile ilgili temennilerinizi sevindirici ve olumlu bir belirti olarak kabul eder, en derin saygılarımı sunmamın kabulünü dilerim, sayın Temsilci.

Kaynak: "Dokumenti Vneşney...", Cilt IV, Belge No. 43'e Ek. Türkçe metin için bk. "Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri", Ankara 1964, Belge No.363.

Sayfa Başı


RSFSC Dışişleri Halk Komiseri'nin,

Türkiye'nin RSFSC'deki Büyükelçisi

Ali Fuat'a Notası

24 Mayıs 1921

No.11/1092

Sayın Büyükelçi,

24 Mayıs tarihli ve 460 sayılı yazınızdan, Binbaşı Saffet Bey'e Dış Ticaret Komiserliği aracılığı ile teslim edilecek olan paranın iletilmesinde bazı zorlukların doğmuş olduğunu henüz öğrenmiş bulunuyorum. Ancak bu konudaki yazışma bizlerle değil, bu Komiserlik üzerinden yapılmaktaydı. Durum ne olursa olsun, ben ne sizin tarafınızdan ne de başka bir taraftan böyle bir zorluğun doğduğuna dair hiçbir haber almış değilim.

Adı geçen telgrafınızın son paragrafındaki bilgiye gelince, ben yoldaş Orconikidze'den, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri, Yusuf Kemal Bey ile Rıza Nur Bey'in beraberlerinde götürdükleri 4 milyon altının gerçekten Türkiye sınırından geçirildiğine dair kanıtlayıcı kesin bilgiler aldım.

Karadeniz limanlarından yoldaş Samsonov'un gayretleri ile çıkmış olan Türk gemilerinin varış yerlerine vardıklarını ümit ederim.

En üstün saygılarımı sunarım, sayın Büyükelçi.

Çiçerin

Kaynak: “Dokumenti Vneşney”, Cilt IV, Belge No. 95.

Sayfa Başı


 

ALMAN DIŞ İŞLERİ DAİRESİ BELGELERİ

TÜRKİYE'DEKİ ALMAN POLİTİKASI

( 1941 – 1943 ) 

RIBBENTROP'dan PAPEN'e

TELGRAF

Özel tren, 5 Aralık 1942, saat: 2:30

Alındı: 5 Aralık 1942, saat: 3:30

No. 1526

Gizli

Alman Büyükelçiliği,

Ankara

Büyükelçi'ye özel,

20 Kasım tarihli ve A 6154 numaralı raporunuza cevaben Türkiye'deki dostlarımızı içinde bulundukları güç durumdan kurtarmak üzere size beş milyon altın Alman markı iletilmesini emrettim. Bu parayı cömertçe kullanmanızı ve bana raporla durumu bildirmenizi rica ederim.

RIBBENTROP

Ankara'daki Alman Büyükelçiliği'ne iletilmiştir, No. 1700.

Berlin , 5 Aralık 1942.

Sayfa Başı

 

 

 

Web_Siteniz_Kurulur Burs_Araniyor Bütün_Tekstilciler En_Iyi_Restaurantlar
Bütün_Yayinevleri Bütün_Cateringler Besiktas_Magazalari Bakirköy_Magazalari
Fatih_Magazalari Sisli_Magazalari Eminönü_Magazalari Kadiköy_Magazalari
Bütün_Anaokullari Bütün_Mobilyacilar Bütün_Kuyumcular
toptan_gidacilar butun_doktorlar yazar_araniyor sariyer_magazalari
tüm çiçekçiler tüm modaevleri butun etlokantaları butun balıkrestaurantları
| Kitap Listemiz | Kitap Yorumu | Yazar Portresi| Köse Yazıları | Politikacılarımız ve Siyasetcilerimiz |
| Ekonomi Bilgileri | Ekonomik Yorum | Ekonomi Tarihi |

| Tarihte Bugün | Tarihi Mekanlar | Tarihi Portreler |

| Sizin için izledik | Sizin için Okuk | Geleneksel Sanatlarımız | Lezzet Mekanları|
| Resmi Yazısmalar | Tarihi Anlasmalar | Toplantılar | Ezoterizm | Occultizm | Hermetizm |
| Alcimizm | Sigil/Semboller | Kehanetler/Öngörüler | Bize Ulasın |
[ana sayfa]
Copyright ® 2003 . www.subrosa.com.tr .   Her hakkı saklıdır.