suBRosa ANASAYFA                   suBRosa BAŞ YAZI                      suBRosa GÜNCEL                      suBRosa İLANLAR                  suBRosa E-POSTA                   www.huncular.com

 
M E N Ü

KÖŞE YAZILARI


  1. Musluman Bir Turk'u Vatikan'a Karşı Şahit Yazdılar
  2. Papa'nın Ziyareti Türkiyeyi Karıştıracak
  3. İsa'nın Mektupları
  4. Kuş Gribi ABD Tarafından Geliştirilen Biyolojik Bir Saldırı Mı?
  5. Ey Türkler
  6. Bor-Toryum-Neptünyum
  7. Heybeliada Ruhban Okulu
  8. Grup13
  9. Dünyanın En Büyük Putu
  10. Türkiye Türktür Mozaik Değil
  11. AB'nin Geleceği Ve Türkiye
  12. Atatürk‘ün vasiyetini saklamasınlar
  13. Milli Görüş İktidar Olsaydı Türkiye'nin Ekonomik ve Siyasî Açıdan Dünyadaki Konumu Ne Olurdu?
  14. Siyonizmin Siyaseti Nedir?
  15. Kilise Ekümenizm ve Politika
  16. Ekümenizm
  17. Ek Protokol'ün İmzalanması ile Kıbrıs'ta Sular Isınacak
  18. Öcalan Yeniden Yargılanırsa Ne Olur.
  19. ABD Ortadoğu'da Ne Yapmak İstiyor.
  20. Ufukta Seçim Göründü
  21. Bilderberg Toplantıları ve Türkiye Ekonomisi
  22. BUGÜN İSA'YI VATİKAN'IN ÖNÜNDEN GEÇİREMEZLER
  23. Dünya İklimindeki Yaşamı Tehdit Eden Değişim
  24. Almanya ve Fransa'daki İktidar Değişiklikleri Türkiye'nin AB Üyeliğini Nasıl Etkiler?
  25. İyi Halde Olsunlar
  26. P-2 MASON LOCASI
  27. ERKEN SEÇİM OLABİLİR
  28. ESKİ PAPA HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ
  29. ÇOK HAFİF OLURSAN ÇOK KUCAK GEZERSİN
  30. ULAN!..BU NE İŞTİR?..
  31. ÇEÇENİSTAN MİLLİ MARŞI VE ASLAN MASADOV'UN ÖLÜMÜ
  32. MÜSLÜMAN ÜLKELER TEHLİKEDE
  33. VATİKAN
  34. VATİKAN'A BAŞ PAPAZ SEÇİMİ
  35. SAYIN BÜLENT ARINÇ
  36. 17 ARALIK'TAKİ ZİRVEDE DEVLET SUÇU VAR. ADAMI İPE GÖTÜRÜR
  37. KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ VE OLASI SONUÇLARI
  38. SARILIK VE ASTIM
  39. ASLINDA HIRİSTİYANLAR NEYE İNANIYORLAR?
  40. BİR UMUT OLMAK
  41. TOMOGRAFİ ÇEKTİRMEK TEHLİKELİ Mİ?
  42. FAY KIRILMASI
  43. TÜRKİYE'NİN KAYIP KUŞAKLARI
  44. SESİMİ DUYAN YOK MU?
  45. SAHTE TARİH SAHTE KİMLİK DEMEKTİR
  46. KIBRIS PLANI
  47. PROTESTAN SENDROMU VE ESKİ MİLLİ GÖRÜŞÇÜLER
  48. SENDE Mİ BRÜTÜS
  49. CHRISTENDOME KAVRAMI VE AVRUPA BİRLİĞİ
  50. AMERİKA IRAK'TA NE YAPMAK İSTEMİYOR

 


AYTUNÇ ALTINDAL, HZ. İSA'NIN YAŞAMADIĞINI İSPATLAMASI İÇİN AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NE “ŞAHİT OLARAK” ÇAĞRILDI

 

MÜSLÜMAN BİR TÜRK'Ü, VATİKANA KARŞI ŞAHİT YAZDILAR!

 

Eski bir Katolik rahip olan Luigi Cascioli ve iki arkadaşı Vatikan'a, İncil'de anlatılan Hz. İsa'nın aslında hiç yaşamadığı ve insanları bu masalla kandırarak vergi topladıkları gerekçesiyle dava açtı. İnsan Hakları mahkemesi'nin (AİHM) bakmayı kabul ettiği davanın tanığı ise hepimizin yakından tanıdığı bir Türk: Aytunç Atındal

Daha önce de İtalya ve Vatikan'a karşı birçok dava açan eski Katolik rahip Luigi Cascioli'nin ilk defa bir davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni (AİHM) böyle ilginç bir davaya bakmayı kabul ediyor” dememiz doğru olur. Dava konusu bir peygamber: Hz. İsa. Cascioli yaklaşık bir yıl önce Vatikan'a ve dolayısıyla Papa'ya karşı “yaşadığı kesin olmayan bir peygamber yüzünden insanları yüzyıllardır kandırarak vergi aldıkları” gerekçesiyle dava açtı. Dava ilk önce İtalya'da, Viterbo Mahkemesi'nde görüldü. Ancak İtalyan mahkemesi bu davayı sonuçlandırabilecek tek mercinin AİHM olduğunu belirtti ve davanın orada görülmesini karara bağladı. Şimdi Vatikan, Hz. İsa'nın yaşadığını AİHM'de görülecek olan davada ispatlamak durumunda. Bu davada Cascioli'nin savunmasını avukatları Giovanni de Stefano ve Domenico Morelli yapacak. Bu isimler daha önce Lady Diana, Kennedy ve Saddam Hüseyin gibi ünlü isimlerin de avukatlığını yapmışlardı. Avukatlardan ilginç olanı ise Cascioli'nin tanığını Müslüman bir Türk olması: Aytunç Altındal. Altındal davaya müdahil tanık olarak katılacak ve 5 Aralık'ta Stasbourg'da elindeki bilgileri ve kanıtları sunarak İncil'de anlatılan İsa'nın aslında yaşamadığı yönünde tanıklık yapacak. En konularda en “sivri” yorumlarıyla her zaman dikkatleri üzerinde toplayan Altındal için bile bu dava “Pes artık” dedirtecek cinsten; tabiri caizse “kendini aşan” Aytunç Altındal tanık olarak katılacağı davanın gelişim sürecini ve mahkemede sunacağı “kanılarını” HAFTALIK'a anlattı.

Bu davanın Vatikan'a karşı açılma gerekçesi nedir?

Gerekçe basit; Vatikan'nın yaşamamış birini, yani İsa'yı yaşamış gibi göstererek onun sırtından para toplaması. Bu dolandırıcılığa giriyor.

Peki, bu davaya sizi neden çağırdılar? İtalyan da değilsiniz, Katolik de...

Cascioli ve arkadaşları benden elimdeki kaynakları e belgeleri istemişlerdi. Bende kendilerine ilettim. Cascioli beni oraya kendini destekleyecek kişi olarak davet etti ve kitabımı da delil olarak mahkemeye sundu. Ancak beni tanık olarak değil şahit olarak da kabul edebilirler. Ya da bilirkişi heyeti kurarlar ve beni de o heyete dahil ederler. Orada ne olarak bulunacağım şu anda belirsiz. Tabii ben Vatikan'a vergi ödemediğim için onlara taraf olamıyorum. Yani Katolik olmuş olsaydım aslında bende taraf olacaktım. Türk olmam işin burasında önemli değildi.

Bu davada “sizin taraf” kaç kişi?

Cascioli ile beraber üç ve bir de ben dört kişi. Mahkemeye verilen isim şimdilik bunlar.

“Yaşamamış bir kişi” diyorsunuz… Ama İsa'nın adı sadece İncil'de değil, Kuran'da da geçiyor…

Zaten bu davanın konusu, İncil'de anlatılan İsa'nın gerçek olup olmadığı. Bakın, burası çok mühim. Yani İncil'de anlatılan İsa yaşadı mı yoksa yaşamadı mı meselesi. Şimdi Türkiye'de bir hata yapılıyor… Zannediyorlar ki İncil'de anlatılan İsa ile Kur-an'da anlatılan İsa aynı. “Hangi İsa” kitabını zaten bunun için yazdım ben.

Peki, iki İsa asında ne farklar var?

İncil'deki ve Kuran'daki İsa ancak yüzde on benziyor birbirine. İncil'dekinin yüzde 90'ı uydurma yani tahrip edilmiş. Aslıyla ilgisi yok, Türkiye'de de durmadan “İsa geri gelecek”, “Müslüman olacak”, “Müslümanları kurtaracak” falan diye palavralar atıyorlar. İncil'de anlatılan İsa bir Tanrı, Kur-an'da anlatılan ise bir peygamber. Tanrı ile peygamber birbirinden çok farklı. 124 bin peygamber var, kalkıp da bir insanı Tanrı yapmak başka şey. İşte Konstantin'in yaptığı bu. Yani sonuç olarak İncil'de anlatılan “ Tanrı İsa'dır, Kur-anda anlatılan peygamber İsa'dır. Birinde bir insan var; yaşıyor, insanlara doruyu, barışı, sevgiyi gösteriyor ve ölüyor. Diğerlerinde ise gerçekte onunla alakası olmayan olaylara yer veriliyor. Hepsi eklenti, hepsi sonradan İncil'e sokuşturulmuş cümleler.

Müslüman olmanız sorun yaratmıyor mu İsa davasında?

Ne olarak davet edileceğim belirsiz. Tabii ki mahkeme diyebilir ki “O bir Müslüman ne karışıyor bu işe!” Cascioli zaten mahkemede İtalyan sayısının fazla olmasından dolayı neler olacağını net olarak bilmediğini söylüyor.

 

“İSA, VATİKAN

LABİRENTLERİNDE TUTSAK”

Cascioli'nin şu andaki durumu nasıl? İtalya'da baskıyla karşılaşıyor mu?

Zaten aforoz ettiler, terside düşünülemezdi ya… Hem yeni bir gelişme daha oldu; mahkeme Cascioli'ye “hakaret ettiği” gerekçesiyle 1500 euro para cezası kesti.

Vatikan'nın sunacağı deliller neler?

Delil olarak sadece İncil'i gösteriyorlar. “İşte İncil, gördünüz gibi burada” diyorlar. Ellerinde sadece bu var. Zaten dördüncü yüzyıl o. Biz “İsa'nın yaşadığı tarih 0 35 yılları arası, bırakın İncil'i, belgelerinden söz edin diyoruz.

İncil tek başına yeterli bir delil m?

Hayır palavra. Biz onu söylüyoruz zaten. İncil'in yazılması sekizinci yüzyıla kadar sürüyor zaten. Dördüncü yüzyıldan dokuzuncu yüzyıla kadar araya devamlı bireyler sokuşturmuşlar. Hatta en yakın zamanda, 2000 senesinde bile sokuşturma yaparlar.

O nedir?

Şimdi, İncil'de anlatım erkek üzerine gider. Anlatımda Tanrı'dan “He” diye söz eder, yani erkek. Şimdi Protestan İncil'inde “He/She”, yani “Kadın /Erkek” diye söz ediyorlar. “Niye erkek oluyormuş”, “Tanrı kadın da olabilir” diye aralarında süren kavga var.

Yani her İncil'de durum farklı mı?

Zaten hepsi farklı. Bakın. Katolik İncil'i zaten çok farklı. Mesela bizdeki gibi bir laiklik Yunanistan'da yasak. Şimdi gidip de Yunanistan'da Katolik bir papaz 18 yaşından küçük bir çocuğa Katolik İncil'ini verse ve “Oku, bunun bir tartışalım” dese suçtur, altı ay içeri girer. Orada okutulan Ortodoks İncil'dir. Onun içinde yer alanlar öbür tarafta yoktur. Benzer şekilde mesela, Anglikan İncil'inde ise anne Meryem İsa'yı doğurur. Anglikan İncil'inde Meryem İsa'yı doğurmaz; İsa annesinin rahmini açar ve kendi dışarı çıkar. Güya Tanrı ya! Ve İngilizce'de bir deyim vardır: Lanet olsun kadıdan doğana.” Kadının ıkına sıkına doğum yaptığını kabul etmiyorlar, çünkü doğan bir Tanrı. Kadın sadece dünyaya gelmek için kullandığı bir araç. Kapsül gibi yani. Şimdi bunlar çok farklı İncil'ler. Kendi aralarında bile bir fikir birliği yok. Mesela dört tane evanjil var, İsa'nın babasız olduğu sadece bir tanesinde söz ediliyor. Diğerlerinde yok. Böyle bir mucize var da Markus dışındakiler neden yazmamış böyle bir şeyi?

Vatikan Katolik İncil'ini delil olarak sunacak değil mi?

Bizim davada normal olarak Katolik İncil'ini sunacaklar. Başkasını kanıt olarak vermesi mümkün değildir, veremezde zaten. O Katolik İncil'i de kelimenin tek anlamıyla rezaletin dik alası.

Sizin elinizdeki belgeler neler?

Onunla ilgili Yahudi kayıtları var, Roma kayıtları var. Bir sürü belge var. Her şeyi yutturmuşlar. İngiltere'de 1992'de “İsa'nın üç yüzü” diye bir kitabım yayımlandı. Ondan sonra televizyoncular geldi ve bana şu soruyu sordular: “O gerçek değil, bu gerçek değil… Peki bu İsa nerede?” Bende şu cevabı verdim: “İsa, Vatikan labirentlerinde tutsak. Labirentin içinde hapsetmişler İsa'yı. Ben Hıristiyan olsam elime pankart alıp ‘Free Jesus', yani ‘İsa'ya özgürlük' diyerek her gün dolaşırım Vatikan'ın ününde”. Tabii bunu dediğimde çok şaşırdılar.

 

“BU DAVADAN SONUÇ ÇIKMAZ”

Vatikan'ı kim savunacak?

Hukukçuları, kardinaller var. Hukuk konusunda ayet uzmanlar.

İsa'nın yaşadığını ispatlayamazlarsa ne olur sizce?

Öyle bir sonuç çıkmaz. Ben şöyle olacağını tahmin ediyorum; mahkeme diyeceki bu iş inanç meselesidir. İsa ister yaşamış olsun ister yaşamamış olsun fark etmez. Adam buna inanmak istiyorsa sana ne? Adam kanguruyu da inanabilir.

Dava para toplanması yüzünden açıldı.

Mahkeme, vergi alınmasına da şu cevabı verecek “Kanaryaseverler derneğine her 70 euro para ödüyor. Sana ne? Adamın keyfi misin?” Karar böyle çıkacak. Çünkü başka türlü bir karar çıkartması Hıristiyanlığın sonu olur. Benim kişisel olayım bu konuyu uluslar arası bir mahkemede bir dava haline getirmekti, kabul ettirdik ve getirdik. O kadar. Bundan sonuç çıkmaz. Hele hele İslamiyet karşısında İsa'nın yaşamadığına ikna olsa bile mahkeme bunu söylemeyecektir. İsa'yı da zaten peygamber olduğu için değil Yahudilerin kralı olduğunu iddia ettiği için öldürüyorlar. Yani neden orada bile dini değil siyasi.

 

VATİKAN DAVAYI KAYBEDERSE

NE OLUR?

Vatikan şu anda bu konuyla ilgili ne diyor?,

Açıklama yapmıyor, sessizliğini koruyor. Klasik numarasıdır zaten bu. Her konuda böyleler. Kilise içindeki oğlancılık meselesinde de sessizdiler. 4 bin 550 papaz bu işi yapmış. Sayıya bak, ordu be! Şimdiki Papa da “Bunu örtbas edin ve hiçbir dünyevi, sivil mahkemeye intikal ettirmeyin” diye altına imza atmış. Bunun delili var. Hatta BBC bunun belgeselini bile yaptı.

Peki İnsan Hakları Mahkemesi'nde davayı kazanırsanız iş nereye varacak?

O zaman İtalya'ya, davanın sevk edildiği mahkemeye geri gönderilecek konu. Çünkü işin dolandırıcılık tarafı var. Dolandırıcılık tabi adi suç kavramına giriyor. Mahkeme oraya geri gönderdiği zaman orada da kıyamet kopacak. Ama dediğim gibi, zaten oraya vardırmayacaklar bu işi

  Haftalık Dergisi 17 Kasım 2006


 

Esquire temmuz 2006

 

“PAPA TÜRKİYE'Yİ KARIŞTIRACAK”

Papa 16.Benedikt'in Türkiye ziyaretine altı ay kaldı.Aytunç Altındal,bu ziyaretin tarihimizin en önemli sınavı olacağını düşünüyor.Altındal'a son günlerde zihnimizi iyice karıştırmaya başlayan terimleri de sorduk.Öyle cevaplar verdi ki,bildiklerinizi unutacaksınız…

 

 

 

 

EVANGELİSTLER

Günümüz Türkiye'sinde bir kutsal kitap var.Bunun adı Kitab-ı Mukaddes.Herkez buna İncil diyor.Kitab-ı Mukaddes iki bölümden oluşuyor.Birinci bölümüne “Eski Ahit” deniyor.39 tane kutsal metin var ve bu metinler Yahudilere ait.İkinci bölümün adı “Yeni Ahit”.Burada da 27 tane kitap var ve buralar da Hiristiyanlara ait.Bu ikinci bölümde yer alan 27 kitaptan ilk üçüne (Matta,Markus,Yuhana)”snoptik” deniyor.Snoptik,üçünün de benzer olaylar anlatığı anlamına geliyor.Dördüncü kitap,yani Yuhanna bunların dışında.Evangelistler bu dördünü aynı anda kabul ediyor.Evangelistlerin tamamı Protestandır.Bu Protestan Hareketin içinde şöyle bir durum var;İsa'nın bakireden doğma meselesi diğer üçünde yok,bir tanesinde var.16 yaşında,küçücük bir bakire kız dünyaya bir çocuk getiriyor,hiç kimse bundan söz etmiyor.Bu dört kitabında gerçekte İsa'dan en az 100 yıl sonra yazmış oldukları ortaya çıkıyor.Yani İsa'nın kendi yaşadığı dönemde yazmılmış olan belge yok.Böyle birisinin yaşayıp yaşamadığı bile belli değil.Ama seneler sonra birileri oturup böyle bir olay yazıyor.Bizi esas ilgilendiren,325 yılında İmparator Konstantin tarafından İznik'te toplatılan Birinci Ekümenik Konsül.Bu konsülde İsa,Konsantin'in emriyle devlet tanrısı haline getiriliyor.İsa'nın kendisinin böyle bir iddiası yok.Zaten son üç dört yılda yapılan kazılarda,İsa olarak anlatılan şahsın,Niğde Kemalhisar'da yaşamış Apollonius adlı birisi olduğu anlaşılıyor.Onun hayatı alınmış, buraya monte edilmiş.İncil'de anlatılan İsa gerçekte ortada yok yani.Biz Vatikan'la zaten bu yüzden mahkemelik olduk.

 

 

 

VATİKAN

Vatikan pislik yuvası haline gelmiş.her taşın,her pisliğin altından Vatikan çıkyor.Çocuk tacirlerinden tut,dolandırıcılığa kadar; Mason Locas'ından , Andro Sino Bankasına kadar çeşitli yerlerde ortaya koydukları yüzlerce silahlar,Hırvatistan'a yaptıkları yardımlar,bu gibi olaylarla dünya siyasetini kontrol etmeye uğraşıyorlar.”Polanya'ya silah kaçırın” diyorlar,Vatikan hallediyor o işi.”Şu isimlere para gönderin,uyuşturucu madde temin edilsin,içerde ayaklanma çıkarılsın” diyorlar, Vatikan organize ediyor. Gerçek gizli örgüt Vatikan!

 

AB

Ben AB'ye karşıyım.Ab,batı medeniyetini geliştirmek amacıyla hazırlanmış bir proje.AB bize “sen medeniyetini değiştirmediğin takdirde AB'ye giremezsin diyor.Dolayısıyla Türkiye ile Ab arasında doku uyuşmazlığı var.Yani bir taraf içinde medeniyet geliştirmesi olan Ab projesi,Türkiye için medeniyetini değiştirme projesi oluyor.Bu birinci mesele.İkinci mesele,AB'ni hazırlayan unsurlar Gnostik Hıristiyanlık tarafından yönlendirilmiş olan değerler sistematiği.Türkiye'de, temelde Gnostik Hıristiyanlığa dayalı bir değerler sistematiği yok.AB'nin Türkiye'ye hazmedemeyeceği konuşuluyor.Doğrudur,hazmedemez!çünkü aramızda düşünçe sistematiği farklılığı var.

 

 

 

BİLDBERG

Bildberg'in gerçek kurucusu Joseph Ratzinger adlı bir mason.Zamanında casusluk bile yapmış bir adam.1950lerde gelindiğinde Hollanda'da, Bildberg Otelinde Avrupanın yönetilmesi için kararlar alınmaya başlanıyor.Bildberg'in 39 üst üyesi var.Üç konseyin her bir 13'er kişiden oluşuyor.Dünyayı işte bu 39 kişilik kadro yönetiyor.Diğer çağrılan isimlerin hepsi dandik.Kimse “bildberge katıldım” diye havaya girmesin.8- 10 haziran arasında Bildberg Toplantısı var.Türkiye'de İslamcı kesimden Fehmi koru diye bir vatandaş var.Ona “Bıyıklarını kes,mason locasından izin al” dediler.Şimdi o gidiyor.Gide orada oturur,başka bir şey yapamaz.Diyecekler ki,”Bak aslanım,biz Türkiye'yi dinler ve kültürler arası diyalog diye 50 senedir kazıklıyoruz.Şimdi Türkiye'de dinler arası diyalog palavrasını yutturamıyoruz.Bu aptal Müslümanlar uyandı.Şimdi siz ne yapacaksınız?Gideceksiniz, dinler arası diyalog kampanyasını yeniden başlatacaksınız.AB'ye girmek istiyorsanız kendinizi değiştirmeniz gerektiğini,zaten zavallı insanlar olduğunuzu,Yüce Avrupa'nın her düzenine istinasız uymanız gerektiğini anlatacaksınız.”Sonuç şu :Yahudi ve Hıristiyan birleşip Müslümanları istedikleri gibi oynatabilir;olay da bu kadar basit.Dolayısıyla Bİldberg2de konuşulacak herhangi bir konu yok,en azından bizden katılanların şahit olacağı önemli bir konu yok.Fehmi Koru bu önemli geziden geldikten sonra karısı “Ne konuşulduğunu bana da mı söylemiyorsun,boşarım seni!” dese,Fehmi'nin verecek cevabı olamaz.Unutmayın, en büyük sır olmayan sırdır.olmayan sırrı taşımak ve korumak kadar da zor bir mesele yoktur.Masonlar da bu ilkeye göre çalışır.

 

 

 

PAPA

Papanın Türkiye'ye ziyareti çok önemli.Papanın Türkiye'nin kaderiyle ilgili gizli bir gündemi var.Papanın hazırladığı öyle talepler var ki,bu talepler karşılanmazsa “ Türkiye'nin AB'ye girişini engelleriz” diyor.Bu talepler arasında Ayasofya'nın Hıristiyan alemine iyadesi bile var. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyoruz.Türkiye egemenlik haklarını kaybettiği takdirde,vatanını kaybeder.Papanın talepleri Türkiye'deki anayaysa mevcut yasaya aykırı taleplerdir.Bu nedenledir ki, Papanın Türkiye'ye ziyaretini 6 ay önceden başta Türk milleti,T.C. devletini ve hükümeti uyarıyorum:Bakın beyler,bizden istenilecek olanları karşılarsak Lozan'da kazanmış olduğu haklarınızı, millet olma hakkımızı kaybederiz.Devlet olma ya da olmama noktasındaki bir tartışmanın içindeyiz.Bunun kararını 28-30 Kasım Tarihlerinde,Papanın Türkiye'ye ziyareti sırasında vereceğiz.Papayı geçen sene de Bartholomeos davet etmişti.Ben de dedim ki,”Bartholomeos'un böyle bir yetkisi yok,Bartholomeos dediğin kimdir?T.C devleti sana Papayı davet etmen için bir yetki mi verdi?Hangi hakla böyle bir davette bulunuyorsun,sen kimsin?bir de Fethullah Gülen diye bir herif var.Papa 2.Jean Paul'u,Fethullah Gülen 199 yılında davet etmışti.en bir devlet başkanını Türkiye'ye nasıl davet edersin?en Türkiye ve İslam aleminin temsilcisi misin hemşerim?Kalkıp,”Yahu Papa vallahi ben san geldim,sen de bana gel,kahve içelim.”diyeceksin.Sana bu hakkı kim verdi?

 

 

 

İLLUMİNATİ

Tapınakçıların hem spekülatif hem operatif tarafı var.Spekülatif tarafı olayları yorumluyor.Kendilerine karşı olan örgüt ya da adamlara karşı fikirle mücadele safhasını spekülatif olanlar yürütüyor Operatif tarafı ise doğrudan doğruya radikalizmi uygulamaya koyuyor.

 

MASONLAR

Ecevit 1975 yılında,”Masonluk,kökü dışarıda bir menfaat örgütüdür” diyor.Bizdeki masonluk,dandik masonluk.Bizdekilerin esamesi okunmaz.Gerçek masonluk Fransa'da.Fransız Büyük doğu Mason Locası etrafında toplanmıştır.Bu loca bir ay önce bir açıklama yaptı.”Fransa!da laiklik tehlikeye girmiştir.Laikliği korumak Fransız Büyük Doğu Mason Locasının birinci vasifesidir.Laikliği tehlikeye atan Fransa'daki Müslümanlardır.Dolayısıyla biz bunu koruması için her türlü yolu deneyeceğiz” dediler.”Hangi Yolu?”diye sorulduğunda,”Ona biz karışırız,size söylemimize gerek yok dediler”.bizimkiler de Fransız Büyük Doğu Mason Locasına bağlı.Onlar hangi emri verirse öyle olacak.

 

 

MALTA ŞOVALYELERİ

Bunların esas adı;Kudüs ve Rodos şovalyeleri.Osmanlı bunları sürdükten sonra Malta'da yerleştiler ve öyle anılmaya başladılar.Asıl görevleri,Kudüs'e gelen Hıristiyan haçlıları korumak.Bugün kullandığımız kredi kartlarını,bankamatik kartlarını,hepsini bunlar buldular;kan bankalarını yönetmek.Kana göre insanların tasnifini yapıyorlar,o iş çoktan bitmiş.Türkiyede iki üç yıl önçe patlak veren kan skandalı da onların numarasıydı.Özellikle kan bankalarını kontrol altına alıyorlar ki toprak iadesine bulunabilsinler.Kan ve toprak hakkı orantılı.Mesela Karadeniz Bölgesinde kan grubuna bakıyorlar.”Burada olması gereken kan grubu A ve B.0 çıkıyor.Kim bu?Türk değil, ermeni.”Mesele bu!

 

 

GİZLİ ÖRGÜT NUMARALARI

Bu örgütün ortaya çıkışında çeşitli şekiller var.Birinci yol:”Efendim bir yerlerde büyük sırlara vakıf olan üstadlar var.O üstatlar beni seçti,bu dünyadaki en önemli sırrı söyledi” gibi numaradan gazlarla örgüt kurup,etrafında topladığı insanlardan para koparmaya çalışmak.Buna enigmatik diyoruz.Bu,en iyi işleyen palavradan biridir.

 

İkincisi;bazı sırlar vadır,o sırlar bir grup şahıs kendileri bulup çıkarmışlrdır,lütfedip bizi de aralarına almak istiyorlardır.Bu bir çekim,cazibe yoludur.”bizim teşkilata girdiğinde korunursun,elit olursun,kimse sana dokunamaz.”

 

Bu avantajlar insanlara cazip gelir,"Bir an önce mason olsam,fason olsam da bir yırtsam"diye düşünür.bu kerizler,yolda geçerken kendine omuz koyan adama"Bak ben şu örgüttenim" demek için fırsat kollar.

Üçüncüsü;ortada müthiş bir sır var.Bu sır kainatın sonunu getirir;olmayan sır!Dolayısıyla o olmayan sırrı bilen üç kişi vardır.Sadece üç kişi.Bu,Yahudilikten kaynaklanıyor.Yahudilikte,"Tetragramaton" yani "Dört harf"kavramı var.tanrının adı bile bilinemez ve söylenemez,sadece dört harfle gösterilir.Bu tanrının adını bilen kişi sayısı sadece üç.Üç büyük Rabbay biliyor.Biri Kabalcı Rabbay,diğeri Ortodoks Rabbay,bir de devletin temsilcisi olan haham biliyor.Bu üç hahamın dışında hiç kimse Tanrının adını telaffuz edemiyor.

 

HİTLER

Hitleri yetiştiren gizli bir teşkilat var:Thule Gazale.Teşkilatı,1911 de Türk vatandaşlığına geçmiş olan bir Alman,Alfred Laor kuruyor.Fakt serserinin biri bu.Mısıra gitmiş gelmiş,Beykozda Hüseyin Paşa Yalısında yetişmiş,mesleği itibariyle elektrik teknisyeni ama büyük bir maceraperest.O sırada İstanbulda yaşayan GÜl ve Haç Kardeşliği Teşkilatının başı olan Wİlhelm Von Der Rosa adlı kişiye yamanıyor ve "Beni evlat edin"diyor.Adam ölünce oğlu pozundaki Alfred Laor baron oluyor.Adam tam bir casus,çift taraflı çalışıyor.Thulenin kuruluş yeri Teşvikiye.Oradan 1918 yılında Münihe gidiyor.Yaklaşık 170 suikast yapmış olan Blankist teşkilatının,1905 deki şok baskından sağ kalbilen üyeleri,Laorun organizasyonu etrafında birleşiyor.Hitleri yetiştiren ve işbaşına getiren bunlar.

 

 

TAPINAK ŞOVALYELERİ

Gizli bir örgütlenme modelidir.872 yılındaAbdullah ibni Meymun adlı bir şahıs tarfından başlatılan bir radikalizm akımıdır.İki kolu var;Carmetiler ve Dailer denir.Bunlar her türlü sabotaj,suikast yapacak şekilde örgütleniyor.!2inci yüzyıla gelindiğinde Haşhaşin adıyla ortaya çıkıyorlar.Kendi içlerinde bir örgütlenmeleri var.Bu örgütlenmeler bazı sırlar da içeriyor.Gül ve Haç kardeşliği, masonlar,Round table,CFR,Bildberg tümüyle bu mantıktan oluşmuş örgütler.bu iddia,1920lerde Neste Webster adlı bir bilim adamının hazırladığı raporlardan ortaya çıkıyor.Bu raporun bir nushası NY Public Libraryde var.ben bu raporu Bİlinmeyen Hitler kitabımda yayınladım.Bu,gizli örgütler üzerine gizli bir rapordur.Tapınak Şovalyelerinden İlluminatiye kadar hepsinin çıkışı bu raporda ayrıntısıyla anlatılıyor.

 

 

GÜL VE HAÇ KARDEŞLİĞİ

Tapınacıların hepsi katolik,Gül ve Haççıların hepsi Protestan.Dolayısıyla örgütlenmenin içinde temel bir ayrım var.Bu ayrım;Tapınakcılar deisttir.Yani üç büyük dinden her hangi birine bütün kurallarıya uyup,Allah böyle ulaşmayı ilke edinirler.Bir de deist var.Deist de der ki;Bir yaratıcı güç var.Bunu adına solcuysan enerji dersin;sağcıysan Allah dersin;mukaddesatçıysan fikir,idea dersin;koministsen madde dersin.Ne olursa olsun bir yaratıcı güç var.Bu güçü kabul ediyorum,ama bu güç benim gündelik hayatıma yön vermiyor."Bu temel ayrım çercevesindeGül ve Haççılar,Masonlar ve İlluminati,deist olarak adlandırılır.

 


Haftalık dergisi 30 haziran- 6 Temmuz

 

 

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NE VERİLEN VATİKAN, BELKİ DE TARİHİNİN EN ZOR SINAVLARINDAN BİRİNİ YAPACAK

 

 

Vatikan, Hz. İsa'nın yaşadığını ispatlamak zorunda

 

 

 

“İSA TANRI'NIN OĞLUYSA BEN DE GÜNEŞİN OĞLUYUM”

 

AİHM'de görülecek davaya müdahil, tanık olarak çağrılacak olan Aytunç Altındal'dan, Luigi Cascioli, görülecek olan dava ve Hz. İsa ile ilgili öne sürülen iddialar hakkında görüşlerini aldık.

  “Bu dava, İnsan Hakları Mahkemesi'nde henüz görülmedi. 6 Mayıs 2006'da AİHM davaya bakmayı kabul etti. Luigi Cascioli bana bu 19140-06 numaralı dosyayı gönderdi. Daha henüz etüd safhasında. Davanın görülmesi için bu etüd safhasından sonra tarih verilecek. Cascioli benim de müdahil olarak davaya gelmemi ve elimdeki bilgileri, kanıtları getirmemi istedi. Cascioli ve bana göre İncil'de anlatıldığı gibi İsa Mesih diye biri yaşamış değil. Mevcut Katolik İncili'nde anlatılan İsa Mesih diye biri yaşamamıştır. Zaten İsa'nın kendisinin de böyle bir iddiası yok. Michael Baigent'in yazdığı “Jesus Papers” (İsa'nın Mektupları) adlı kitap okunacak olursa, bununla ilgili çok ilginç bilgilerle karşılaşılacaktır. Tanrı'nın oğlu konusuna gelirsek, 325 senesinde İmparator Constantin bu tartışmalara son vererek “İsa Tanrı'nın oğluysa olsun; ben de güneşin oğluyum” demiştir ve onun emriyle İsa mesih yapılmıştır. Konumuz Vatikan'ın hiç yaşamamış bir kişi üzerinden vergi topluyor olması. Bu Cascioli'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görülmesi kabul edilen ilk davası. Zaten doğrudan gidip de başvuramıyorsunuz. Viterbo mahkemesi biz bu davaya bakmaya yetkili değiliz dedi ve davanın Strasbourg İnsan Hakları Mahkemesinde görülmesine karar verdi.”

 

 

AYTUNÇ ALTINDAL'IN BAHSETTİĞİ KİTAPTA ANLATILANLAR

 

İsa'nın Mektupları

 

  İsa hakkında bütün bildiklerinizin, bütün anlatılanların ve yüzyıllarıdır süre gelen bütün inanışların yanlış olduğunu bir düşünün. İmkansız diyorsunuz, ama yazar Michael Baigent hiç de böyle düşünmüyor. Ona göre Hz. İsa ile ilgili bilinen çoğu gerçek aslında “gerçeğin kendisi” değil. Michale Biagent, Hıristiyan dünyasını çok kızdıran şu tezi öne sürüyor: “İsa ‘ben tanrının oğlu değilim' demişti”. Bu tabiki Hıristiyanlığın şu ana kadar oluşturduğu ve üzerine titrediği bütün temel inançlara meydan okuyan bir sav. Hz. İsa'nın mektupları 1960'larda Kudüs'te bir evin altında duruyormuş. İki rulo halindeki bu mektupların bugün Vatikan'ın elinde bulunduğunu iddia eden Baigent, mektuplarda Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğunu reddetmesine karşın Tanrı'nın ruhuna sahip olduğunu söylediğini iddia ediyor. Tabii Vatikan bütün bunları yalanlıyor.

  Peki ya bu mektuplar ortaya çıkar ve AİHM'de görülecek davada delil olarak sunulursa ne olur? Şurası muhakkak ki Hıristiyan dünyası bu davadan çıkacak sonuca göre büyük bir sarsıntı yaşayabilir.

 


Ey Türkler!...

Durmuş Hocaoğlu

Entellektüel, bir cemiyetin düşünen beyni ve kanayan vicdânıdır. Düşünen beynidir ve bu sebeple de, Kant'ın büyük bir isâbetle belirtmiş olduğu gibi - ki O, yaşadığı çağda henüz “entellektüel” ve “bilim adamı” kelimeleri îcad edilmediğinden, her iki mânâyı da tazammun eden “filozof” terimini kullanır - siyâsete girmemelidir; çünkü, der Kant, “iktidârın gücü, aklın muhâkeme kabiliyetini ifsâd eder”. Yâni filozof da siyâsete girince, her siyâsetçi gibi, siyâsetin mülevves çamuruna bulaşır ve “gerçeği” söyleme kabiliyetini kaybeder. Hâlbuki, entellektüel, yine Kant'a göre, “gerçeğe ihânet edemeyen kişi”dir; halbuki siyâset, umûmiyetle gerçeğin kaatili ve hâinidir. Ve yine bu sebeple, entellektüel, ancak siyâsette müşâvir, yâni danışman, hakkın ve hakîkatin yolunu gösteren ve fikirlerinin kaale alınmadığını görünce de tereddüt etmeden siyâsetçiyi terkeden şaşmaz prensip sâhibi er kişi olabilir; daha fazlası değil. Kezâ entellektüel vicdandır ve vicdan olduğu için de fizikî gücü yoktur, fizikî güç siyâsettedir, ancak onun da vicdânı yoktur; binâenaleyh, entellektüel ancak mânevî baskı gücüne sâhiptir ve onu kullanmalıdır, bu onun için bir tercîh mes'elesi değil, mecbûrî tek istikamettir. Ancak, bu da vicdânı olan bir cemiyette bir iş yapabilir.
İmdi, hayâtı boyunca, kirlenmemek ve aklını ve muhâkeme kabiliyetini fesâda vermemek için aktif siyâsetten uzak durmayı îmânının altıncı şartı mesâbesinde kesin bir prensip olarak kabûl eden, cemiyetinin kanayan vicdânı olan bu hüviyetimle sesleniyoum:
Ey Türkler! Vatanınıza ve devletinize sâhip çıkınız!
Çünkü, Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!
Ey Türkler! Vatanınızı ve devletinizi, bir yandan AB üyeliği safsatacılığı ile ülkenizin hâkimiyetini devretmek sûretiyle, bir milletler-üstü oluşumun sıradan ve parçalanmış bir eyâleti olarak ve diğer yandan da çoğu da sanal olarak îcad edilmiş alt-kimlikler yoluyla içten parçalanarak kaybetmek üzeresiniz.
Ey Türkler! Ben vicdânım; vazîfem ve vazîfem olduğu kadar da tek imkânım, îkaz ve ihtar etmektir; bunun için de durmadan, bıkıp usanmadan sizin vicdanlarınız üzerinizde baskı yapmak mecbûriyetindeyim ve bu vazîfe bilinciyle haykırıyorum:
Ey Türkler! Sizler ki, Asya'nın çocuklarısınız; Asya'nın, yâni bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlâkın menbâı, Güneş'in doğduğu bu azametli kıt'anın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya'dan kopup Küçük-Asya'ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idâre ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük-Asya'nıza ric'at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabiî hudutlara sıkıştınız.
Ey Türkler! Ya İkinci Endülüs, ya da İkinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.
Ey Türkler! Anadolu, Küçük-Asya, dikkatli olmazsanız sizi boğacak bir tuzağa, İkinci Endülüs'e dönüşmek üzeredir.
Çünkü Ey Türkler, millletlerin yükseldiği yerden düştüğünü unutmayınız! Sizler ki Asya'nın bağrından kopup gelerek tarihinizin zirvesine burada çıktınız, ammâ, burada düşmek üzeresiniz; burada “efendi” oldunuz, ammâ, burada “kul” olmak üzeresiniz.
Ey Türkler! Tarihte bir kazananlar vardır ve bir de kaybedenler ve dahi, tarih, kaybedenleri değil kazananları baş tâcı yapar. İmdi sizler, kaybedenleri oynuyorsunuz; ikbâl yıldızınız sönmek üzere.
Ey Türkler! Kezâ tarih, merhametsizdir; yere düşenlerin üstüne basarak ilerler. İmdi sizler, yere düşmek üzeresiniz. Yere düşmeyiniz! Aksi takdirde, tarih, ağır gövdesiyle sizi de ezer geçer ve çöplüğüne atar.
Ey Türkler! Gökleri ve yeri yaratan ve onları direksiz ayakta tutan Rabbim ki, âmennâ ve saddaknâ, her şeye gücü yeter, ammâ, kendisini değiştirmeyenleri kendisi değiştirmez; ol sebebe binâen kendinizi değiştiriniz, değiştiriniz de elinizi kolunuzu bağlayarak boş yere duâ etmeyiniz; burası duânın hükmünün bâtıl olduğu noktadır.
Ey Türkler! Ve dahi yine O, Hâlık-ı Zü'lcelâl, devirleri insanlar arasında döndürür, bâzan birini yükseltir, bâzan da diğerini; liyâkatini kaybeden, uyuşan kavimleri yere indirir, genç ve dinamik olanları tepeye çıkarır.
Onun için, vicdânınız olarak haykıryorum:
Ey Türkler! Liyâkatinizi kaybetmek ve uyuşmak üzeresiniz. Sakın ha!
Ey Türkler! Bu da geçer” demeyiniz! Sakın ha!
Aksi takdirde, elbet de geçer; lâkin unutmayınız ki, “geçer ammâ deler de geçer” ve ölüyü diriye, geceyi gündüze dönüştüren Rabbim, efendileri kula, kulları da efendiye dönüştürür; sizi indirir ve hattâ yere çakar, çakar da dün yönettiklerinizi başınıza geçirir.
Ey Türkler! Milletler yükseldiği yerden düşer; ammâ, düştüğü yerden de yükselir.
Ey Türkler! Sizlerde yükselecek güç var; sizde her şey var. Yeter ki gerçek ile sahteyi, gerçek aydın ile propagandistleri ve lobicileri, gerçek lider ile fareli köyün kavalcılarını ayırdedebilecek bir bilinç ve ferâsete kavuşunuz; gücünüzü keşfediniz ve irâdenizi hareket geçiriniz.
Ey Türkler!
Bu bir manifestodur.
Sizi, kanayan vicdânınız olarak, hiç rahat bırakmayacağım.


Türkiye''de Neler Oluyor, Türkiye''ye Neler Oluyor?

Durmuş Hocaoğlu

Üstüste, bilâ fâsıla tam yirmi bir yazıyı MHP''in "Onurlu Avrupa Birliği Üyeliği" tezinin kritiğine hasredince, gündemden ister istemez koptum. Gündemden koptum, fakat bu gerekli idi fikrimce - üstelik çok da gecikmiş olarak - ve doğrusu, bin tirajlı bir dergidense ellibeşbin tirajlı bir günlük gazetede yayınlanmasının daha müessîr olma ve biânenaleyh gayesine daha iyi hizmet edebilme imkânına sâhip olabileceğini düşündüğüm için böyle yaptım, tıpkı bundan önceki tefrika yazılarım gibi...
Şimdi artık gelecek cevapları bekliyorum.
Lâkin, bu arada, Türkiye''de neler oldu ve Türkiye''ye neler oldu, şöyle bir bakıverelim.
Yâni şimdi sorumuz şu: "Türkiye''de Neler Oluyor, Türkiye''ye Neler Oluyor?"
Bu başlıkta bir tecrübe-i kalemimi, bundan dörtbuçuk yıl kadar önce, haftalık "Gelecek" gazetesindeki köşemi kapatırken son yazım olarak kaleme almıştım [Gelecek., Sayı: 18., 15.06.2001]. Aradan geçen bu müddet zarfında, kendime tekrar aynı suâli sordurmaya zorlayan sebepler hemen-hemen, üç aşağı-beş yukarı aynı: Türkiye''nin vazıyeti, bir belirsizlik tablosu çizmektedir; tarih kadar eski bir felsefî kavram olmakla berâber, fizik ilmindeki gelişmelere bağlı ve paralel olarak, aynı zamanda bir ilmî kavrama da dönüşen "kaos" terimini kullanmanın tam sırası: Türkiye, bir kaos keyfiyetinde, bir kaotik manzara resmediyor.

Kaos''u kısaca hâtırlayalım: Bir sistemin girdileri - veya başlangıç şartları - ne kadar "iyi" ölçülürse ölçülsün, şâyet sonuç bu ölçüm değerlerine tam bir bağımlılık arzetmiyor ve önceden yapılan hesaplamalar tam bir kat''iyet arzetmeyen nihâî netîcelerle karşılaşıyorsa, bu sistem, kaos hâlinde olan bir sistem, bir kaotik "sistem"dir. Bu konuda fizikî dünyada en mümtaz misâl, hava tahminleridir; bugünden yapılan ölçmelerle yârına âit yapılan hava tahminleri ne kadar az tutarlı netîceler veriyorsa sistem o kadar kaotiktir ve hepimiz de pratikten biliriz ki, az ya da çok, gerçekleşen hava durumu, hesaplananla az ya da çok mutlaka bir fark arzeder, hele uzun zaman tahminleri, tam bir kaostur. Fakat ne var ki, yine de pratikten hepimizin bildiği gibi, bugünkü hesaplamalarımızla yârınki hava durumunu "tam" bilemesek bile, kıştan sonra bahârın, bahardan sonra da yazın geleceği, şüphe duyulmayacak bir bilgidir. İşte, bu, "kaos"un, yâni "karmaşa"nın, "kozmos"a, yâni "düzen"e tahvîlidir: Her kaos şu veya bu şekilde müşahhas, el ile tutulan bir sonuç verir, yeni bir "düzen" oluşur.

Tarihin mekanizması da, tıpkı atmosferinki gibi, kaotiktir; bugün eldeki veriler ne kadar iyi tâyin edilmiş olursa olursa olsun, yârına âit tahmin ve öngörmeler yerine, çok alâkasız, hattâ tamamiyle sürpriz niteliğinde sonuçlarla karşılaşabiliriz. Ancak, yine atmosferik fizikte olduğu gib bilinen birşey vardır ki, bunun sonucunda mutlaka bir yeni düzen oluşacaktır; ama problem de tam buradadır: Bu düzen, kıştan sonra bahârın, bahardan sonra da yazın gelmesindeki gücvenilirlik gibi bir güvenli sonuçla mı noktalanacaktır? Bu noktada, tarihin böyle bir sonuç vermekte zorlandığını biliyoruz. Biliyoruz, ammâ, yine de, bu yeni düzen hakkında bâzı şeyler söyleyebiliriz: Meselâ, her canlının muhakkak ölmesi gibi her devlet de - er ya geç - muhakkak ölür ve yine meselâ, hürriyet ve istiklâline, ülkesine ve devletine sâhip çıkamayan cemiyetler bu değerlerini muhakkak ve mutlaka kaybeder.

Sözü getirmek istediğim nokta burası: Türkiye bir kaos hâli yaşıyor ve bu kaosun nasıl bir kozmosa, nasıl bir yeni düzene tahvîl olacağı da Türklerin hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmakta gösterecekleri ferâset, basîret, idrâk, şuur, irâde ve kararlıkla orantılıdır.

Şu hâlde, mes''eleyi daha da açık ve net bir hale getirecek olursak, "Türkiye''de Neler Oluyor; Türkiye''ye Neler Oluyor?" suâlinin cevâbının, burada düğümlendiğini de teslîm etmekliğimiz îcap etmektedir: Türkler, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmakta ne derece ve mertebede ferâset, basîret, idrâk, şuur, irâde ve kararlıkla mücehhezdirler?

Can sıkıcı bir suâl olduğu hemen belli oluyor; çünkü Türklerin, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmak gibi âcil bir mecbûriyetle yüz-yüze bulunduklarını îmâ etmektedir; ama hayır daha fazlası: Bu suâli soran çahıs, sâdece îmâ ile iktifâ etmiyor ve herkesin anlayacağı ap-açık bir lisan ile, Türklerin, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmak gibi âcil bir mecbûriyetle yüz-yüze bulundukları çok kritik bir süreç yaşamakta olduklarını söylüyor; ama daha daha da fazlası, söylemiyor, kendi cemiyetinin kanayan vicdânı olarak, haykırıyor.
Haykırıyor ve diyor ki: "EyTürkler!....


İşte Bütün Mesele Bunlar

BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM

Türkler Uyanmadan Gelecek Yüzyılın Enerji Kaynakları

BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM

Ele Geçirilmek İsteniyor. Uluslar arası Güçler Derler ki;

BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM ve

‘ Türkiye Türklere Bırakılmayacak Kadar Zengin Bir Ülkedir'

 

Hiçbir zaman zenginliklerimizin tam farkında olamadık. Türkiye'nin stratejik önemini kavramak ve neden Türkiye'nin dünyadaki süper güçlerin odak noktası olduğunu anlamak için ve neden Türkiye ile ilgili bu kadar çok komplo teorisini olduğunu çözmek için bizim bilmediğimiz ancak dış mihrapların çok iyi bildiği zenginliklerimizin ne olduğunu anlamamız gerekiyor, vakit çok geç olmadan.

 

Gelecek 50 yıl içinde dünya petrol rezervleri dibe vurduğunda, dünya, tarihinin en büyük sorunlarından biri ile karşılaşacak. Bu durum çözülemeyecek ekonomik ve sosyal bunalımları getirecek. Dünyayı yönlendiren üst tasarımlar bunu görmekteler mi evet kesinlikle evet. Peki ne yapmaktalar. Görünen yüzü ile alternatif enerji kaynaklarının bulunmasına ve bunlarla işleyecek araçların yapılması için araştırma ve geliştirme çalışmalarına her türlü desteği veriyorlar. Peki başarıya ulaşmışlarmıdır? Evet. Yeni alternatif enerji kaynağı olabilecek, petrolun yerini alabilecek, dünya üzerinde var olan BOR madenini keşfetmişlerdir. Bununla da kalmayıp işi pratiğe uygulayarak borla çalışan araba üretmişlerdir.Arabayı bor madeni ile çalıştıracak patentli 600 proje orta çıkmıştır. Amerikan Millenium Cell (MC) ve stratejik ortağı Daimler-Chrysler(DC),seri üretime bile geçti. Bu gelişmeler Türklerden, ülkemizdeki bor zenginliğine egemen olmak için gizli tutuluyor.

Dünya üzerindeki stratejik enerji kaynaklarına sahip bölgeler üzerinde güçlü bir devletle karşılaşmanız mümkün değildir. Bu bölgelerde emperyalizmin uluslar arası şirketlerini görürsünüz. Buralarda ABD'ye ve İsrail'e kafa tutacak tek bir devlet bulamazsınız. Bağımsız hareket edebilme özelliğine hiçbir zaman ulaşamayacak olan bu devletler, zenginliklerine rağmen sürekli ekonomik etnik ve sosyal çalkantılar içindedir.

 

Geçtiğimiz yüzyılın ve şu anın enerji kaynağı petrol kaynakları Osmanlı İmparatorluğu'nun

Yani Türk'lerin kontrolu altındaydı. Ne tesadüf ki gelecek yüzyılların enerji kaynağı olacak madenleri yine Türklerin kontrolunde.

 

Osmanlı İmparator'luğuna ne oldu. Bilindiği gibi entrika ve savaşlarla imparatorluk yıkılmıştır. Bu bölgeler güç merkezlerinin denetimine geçmiştir. Uluslar arası şirketlerle şekillenen sömürü sistemleri kurulmuştur. Uluslar arası petrol şirketleri aslan payını aldıktan sonra Araplara kalan ise emperyalist güçlerin herhangi bir sorun çıktığında el koyabilecekleri bankalarda yatırıma dönüştürülmektedir. Petrol zengini ülkelerden S.Arabistan, İran ve Irak petrol gelirlerini kendi savunma ve ağır sanayilerini kurmak için kullansalardı, İsrail, Ortadoğu'da bu Arap devletine karşı kafa tutabilirmiydi?

 

Türkiye'nin tek başına güçlü bir devlet olması üst tasarım güçlerinin aleynine bir durumdur. Türkiye'yi bölme ve bölünen parçalar üzerinde kendilerini egemen kılma gayreti içinde olacaklardır.

 

Türkiye ve Türk Milleti ile mücadeleleri şimdilik örtülü devam etmektedir. Çok yakın bir gelecekte bu örtülü savaş, aleni bir savaşın temelini oluşturacaktır. Onun için kesinlikle olacağı görünen bu savaş için Türk Milletinin inancı, vatan ve bayrak sevgisi ile galeyana gelme ve savaşma cesareti kırılmaya çalışılmaktadır. Toplum psikolojisini etkileyecek görebildiğimiz veya göremediğimiz her türlü yöntem kullanılmaktadır.

 

Gelecek Yüzyılda Enerji Kaynağı Olacak BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM

 

BOR

Bilgisayardan silaha, nükleer teknolojiden akaryakıta kadar birçok alanda kullanılan bor, ister istemez, gelecek yüzyılda enerji kaynaklarını yönlendirmek isteyen ve hatta ele geçirmek isteyen emperyalist güçlerin ilgi odağı

Dünya bor rezervinin yüzde 70`i Türkiye`de.Bizi yüzde 13`le ABD takip ediyor.Rezervlerini yıllar önce kullanmaya başlayan Amerika`nın, kendi topraklarından çıkarabileceği miktar gittikçe azalıyor. Bor zengini Türkiye ise bu potansiyelini ancak bor madenini ham satarak
değerlendirebiliyor. Mamul bor ürünleri üretebilmek için gerekli teknoloji
Türkiye`de mevcut değil. Çünkü bor teknolojisini geliştiren batılı ülkeler bu know-how ‘yu bize vermeyi şiddetle red ediyorlar. İşin özü, Bor madenimizi ham cevher olarak adeta sudan ve kumdan ucuza satıyoruz ve pahalı ithal ürünler olarak geri alıyoruz.

Bor bileşikleri ile elde edilen yakıtla Ford'un Explorer model arabası çalışabiliyor.
Sodyum bor hidritle çalışan otomobilin yakıtı yer işgal edecek şekilde depolamasına gerek olmadığı için menzili iki katına çıkabiliyor. Aynı zamanda patlama ihtimali olmadığı için güvenliği tam oluyor. Çevre kirliği vermeyen temiz ve atıksız bir bir yakıt, bor bileşenleri, bor elementi yakıt olarak kullanıldıktan sonrada değerlendirilebiliyor. Bor elementinin özellikleri ile her şey çok güzel. Sorun olan batılıların bor elementini kullanan teknolojilerle ilgili Türk yetkililere ve uzmanlara bilgi vermek istemeyişleri. Tamam, bor ile geliştirdiğiniz teknolojiyi ve Know-How ‘yu Türklere öğretmeyin, fakat Bor elementi rezerv zengini olan olan biziz. Ancak işler öyle olmuyor.

 

Teknoloji geliştiremeyen Türkiye'nin böyle ekstra özellikte, enerji zenginliğine sahip çıkmasıda zor oluyor. Nitekim, söz konusu güçler geliştirdikleri teknoloji de vermedikleri gibi, özelleştirme dalgasını arkalarına, her şeyi satmaya kararlı iktidarı da yanlarına alarak Türkiye'yi bor konusunda baskı altında tutmaları, bor madenini devletin verimli ve etkin kullanımını engelleyici şekilde davranmaları zor olmuyor. Bu nedenle Türkiye bor madenini hammadde olarak satıp, rezervlerini en ucuz şekilde kullandırtıyor.

 

TORYUM

Toryum radyoaktif bir element, nükleer enerji elde etmekte kullanılıyor. Toryum ile dünyanın en temiz enerjisini elde etmek mümkün. Yani en atıksız en katıksız enerji kaynağı olabilecek element TORYUM. Dünyada en çok Toryum rezervine sahip ülkeler şöyle sıralanıyor. 800.000 ton ile Türkiye birinci durumda. Bu miktardaki Toryum'un piyasa değeri 120 trilyon dolar. İkinci ülke ise Hindistan, toryum miktarı 300.000.ton. Türkiye'nin toplam borcu 220 milyar dolar civarında, görüldüğü gibi Toryum madenini hammadde olarak satsak hiç işlemesek hiçbir ara ürüne dönüştürmesek bile piyasa değeri ile tüm ülke 545 defa borçlarımızı ödeyebiliyoruz. Akıllı bir kullanımla, Türkiye Cumhuriyetinin ve gelecek nesillerimizin yaşamını ve refahını garanti altına alabiliyoruz.

NEPTÜNYUM

93 Atom Numaralı Neptünyum radyoaktif bir elementtir ve uranyum pillerinin üretiminde kullanılır. 1940'ta California Üniversitesi profesörlerinden Amerikalı Mc Millan ve Abelson tarafından keşfedilen bu radyoaktif element, son yıllarda alternatifleri içinde en ucuza mal ediliyor ve enerji üretiminde had safhada faydalanılıyor. Türkiye' de Neptünyum'un tahmin edilen rezervi 127.000 Ton… bu elementin bulunduğu ikinci ülke Bulgaristan. Onun rezervi 2.500 Ton. Sahip olduğumuz Neptünyum'un değeri 9 Trilyon $ civarında. Yine aynı şekilde Türkiye'nin toplam borcu 220 milyar $.Yani toplam borcumuzun 40 kat fazlası.
Kim İşletecek Bu Madenleri? Bu elementleri kullanılacak teknolojileri Türkiye olarak geliştirebilecek miyiz?

 

Ülkemizin zenginliklerini tam olarak bilemeyebiliriz. Yüce Türk Milleti gerekli bilgiyi aldığında gerekli bilinç seviyesine son derece hızlı ulaşıp, zenginliklerini ve vatanını kanının son damlasına kadar koruyacak bir millettir. Sorun olan, bilgilere sahip olup, insanımızın geleceğini karartacak kararlar alan, bu "Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar zengin bir
ülkedir" diyen kimselerle dans edip hala ve hala doğru dürüst bir milli duruş sergilemeyen iktidardır. İktidarın açık bıraktığı kapıları kapatmak için gelecek nesillerimizin göbeği çatlayacak bu kesin.

 

Emine Aksoyer, 10.kasım.2005


Kendini ŞEYHÜLİSLAM zanneden BAKAN kim?

Aytunç Altındal, AKP iktidarının Ruhban Okulu'nun açılmasına dair tutumunu, Türkiye'de bugüne kadar laikliğe yapılmış en büyük saldırı olarak nitelendiriyor.

Bakan 24 saatte açarım diyor. 24 ay geçse açamaz. Kanun değişikliği yapılmadan böyle bir şey mümkün değil. Bakan diyor ki; “biz Hollanda'da katedrali alıp cami yaptık”. Yalan. Yalan söylüyor. Hangi katedral alınıp cami yapılmış? Yok öyle bir yer! Varsa göstersin. Ama gösteremez, çünkü katedraller Vatikan'ın malıdır. Kim malını kime veriyor da katedrali de alıp cami yapıyorsun. Bu çok önemli, çok tehlikeli bir nokta. Bu olay dinin siyasete alet edilmesidir. Bakan kendini şeyhülislam yerine koyuyor. Dini gerekçelerle, Hıristiyan Ruhban Okulu açmaya kalkıyor. Kur'an da, hadislerde de, ayetlerde de böyle bir şey yok. Hani dini gerekçe? Türkiye'de laiklik hiçbir zaman bu kadar ihlal edilmedi. Bu olay tarih boyunca laisizme yapılmış en ağır saldırıdır.

HEYBELİ ADA RUHBAN OKULU'NUN KISA TARİHÇESİ

Heybeliada Ruhban Okulu 809 yılında Despotla Manastırı adıyla kuruldu. 860-862 yıllarında Kazaklar tarafından yıkılan okul, Patrik Fotios'un onarımının ardından yenide açıldı. Bir dönem Aya Tiada adıyla manastır-okul olarak sonrasında da 18. yüzyıla kadar manastır olarak faaliyetini sürdürdü. Kurum 1772 de yeniden kendi bünyesinde okul açtı. Bu okul da 1821 yılında çıkan yangında yandı. 1844'de açılan yeni binası ise 1894 depreminde büyük hasar görerek kullanılamaz duruma geldi.

Bugünkü binanın inşa tarihi 1896. Okul Lozan'a kadar Yüksek Ortodoks İlahiyat Okulu adını taşıdı. Lozan'dan sonra 1951 yılına kadar orta derecede meslek okulu olarak kabul edildi. Milli Eğitim Bakanlığı'nın 8 Aralık 1950 tarih ve 927.601 sayılı kararı ile teoloji fakültesine dönüştürüldü. 25 Eylül 1951 tarih ve 151 sayılı yazı ile de yurt dışından yabancı öğrenci kabul etmeye başladı. Heybeliada Ruhban Okulu Anayasa Mahkemesi'nin 12 Ocak 1971 tarih ve 1971-3 sayılı kararıyla kapatıldı. 1972 yılından itibaren Özel Heybeliada Erkek Lisesi adı ile azınlık okulu olarak faaliyetini sürdürdü. 1952 yılında Heybeliada‘da öğrenim gören 70 öğrenciden sadece 10 tanesi Türk'tü. 1971'e kadar verdiği 226 mezunun sadece 38'i Türkiye vatandaşıydı. Okulun 127 yılda verdiği toplam 930 mezundan 343'ü psikopos, 12'si psikopos Patrik seçildi. Okulun 1 Ekim 1844'teki açılışını Fener Patrikhanesi yaptı ve bu tarihten kapanışına kadar geçen sürede papaz yetiştirdi. Okuldan mezun olan papazlar dini misyonlarından çok siyasi faaliyetleriyle dikkat çektiler. Atanan metropolitler gittikleri yerlerde Türk düşmanlığını yaydılar. Okuldaki casusluk faaliyetleri dolayısıyla bazı patrikhane üyeleri ve metropolitler, vatandaşlık kanununu ihlal ettikleri için Türkiye'den kovuldular. Ruhban Okulu'nun Türklerin zihnine kazınan iki önemli mezunu var. Biri Atatürk'ün Nutuk'ta nefretle andığı, Patrikhane'yi fesat ve hıyanet ocağı olarak nitelemesine de sebep olan Mavri Mira üyesi ve eski Fener Patriği Athenagoras. Diğer ünlü Heybeli mezunu da Kıbrıs ta binlerce Türk'ün katlinden sorumlu olan, bir bebek katili

ve soykırım önderi Makarios.


GRUP 13
Ingilterenin en korkulan özel istihbarat ve operasyon birimi. En dikkat çeken özelligide kullandigi rakam. Bütün Avrupada tarihsel olarak 13
rakami kötü sans ile birlikte anilir hatta Norveç mitolojisinde 13 ölüm demektir. Bu ultra gizli birimin tek bir görevi var : suikast ve bütün dünyada gölgeler arasinda bu görevini yerine getiriyor. Bu ünite hakkinda bilinen seyler çok az ama yinede bildiklerimizi sizinle paylasmaya çalisacagiz.

Eski bir polis ajani olan Garry Murray ki kendisi "Enemies of the State" adindaki çok kapsamli bir kitabinda yazaridir Grup 13 hakkinda bir kitap yazmaya karar vermis ve bu konuda arastirmaya baslamis. Fakat fikrini degistirmesi pek de uzun sürmemis tabi. Bir gün yolda giderken Transit bir minibüsün içine sürükleniyor ve kafasina bir silah dayandiktan sonra bir ses arastirmalarina devam etmesinin pekde akillica olmayacagini söylüyor. Tabii bay Murray hemen mesaji aliyor ve bugünlerde degisik bir kitap konusu üzerinde çalismakta.

Grup 13ün kökleri esas olarak 1970lerde Kuzey Irlandada görev yapan eski SAS askerleri ve istihbarat operatörlerine dayaniyor. Bu dönemlerde Ingiliz istihbarat servisleri IRAnin bölgedeki etkinligini kirmaya çalisiyorlardi fakat gerek bütün bu farkli servisler( MI5,MI6,SAS ve Askeri İstihbarat)birbirleri ile de rekabet halindeydiler. Bazen bu rakip servisler karsi teskilatin gizli ajanlarini IRA'ya yem yapmaktan çekinmezdi. Rakip istihbarat birimleri birbirlerinin mekanlarina bomba koyar suçuda IRAya atarlardi durum son derece kaotikti anlayacaginiz.

Grup 13'ü olusturan diger birim SASa gelince tam açilimi (Special Air Service) olan bu birim Ikinci dünya savasinda David Stirling denen biraz deli bir komando subayi tarafindan kuruldu. Birimin amaci düsman hatlarinin gerisine sizip sabotaj ve suikastler düzenlemekti. 1969 senesinde SAS Kuzey Irlandaya gönderildi amaci IRA ya karsi suikast dahil çesitli operasyonlar düzenlemekti. SAS bölgeye intikalini gizlemek için degisik birlik isimleri altinda bölgeye gitti.
1974 senesi Ingiltere için çok kritik bir yildi. Isçi partisi seçimden zaferle çikmis ve bir askeri darbe dedikodusu ortaligi kaplamisti.Sag gruplar ve Sol gruplar arasinda bir çatisma havasida yavas yavas olusuyordu. O zamanlar Ingiliz Milliyetçileri ülkenin bu Isçi partisi iktidari ile Moskovanin bir uydusu olacagini düsünüyorlardi ve bir sag darbeyle bu hükümetin devrilmesi için pek çok grup faaliyete geçmisti. Bu gruplardan biri GB75 adindan milliyetçi bir yapilanmaydi ve ilginç olan grubun kurucusu SASin eski kurucusu olan David Sterlingdi.Bu ve buna benzer gruplar Ingiliz Istihbarati tarafindanda el altindan destekleniyordu.

1970 senesinde baska bir gizemli grup daha faaliyete geçmisti bunlar kendilerine Direnis ve Psikolojik Operasyonlar komitesi diyorlardi (RPOC). RPOC ayni Italyadaki Gladio gibi herhangi bir sovyet isgali sonrasinda faaliyete geçmek için kurulumus gizli yapilanmanin bir parçasiydi. Bu örgütde bütün istihbarat ve SAS birimleri ile yakin iliksi içindeydi.

SASin kendi istihbarat agi varmi yokmu resmi olarak bilinmiyor yalniz Ranulf Fiennes adindaki eski bir SAS komandosu (simdi ise Kutup gezgini)nun anilarini yazdigi (The Feather Men) kitabinda bir ayrinti gözümüze çarpti. Burada Fiennes emekli olduktan sonra üzerine bir ölüm kontrati açildigini ve bir kiralik grubun pesine düstügünü söylüyor fakat kisa bir süre sonra SAS daki bir arkadasinin kendini aradigi ve pesindeki kiralik grubun SAS tarafindan yok edildigini söyliyor ve telefonu kapatiyor. Fiennes bunun üzerine yaptigi arastirmalarda SAS bünyesinde çok gizli bir birim oldugu ve bu birimin görevinin SAS çalisanlari ve ailelerine yönelebilecek her tür tehditi ortadan kaldirdigini söylemekte.

Grup 13 buraya kadar saydigim bu ve buna benzer gruplardan türetilmis olabilir. Fakat kesin olarak bildigimiz bu grubun "islak operasyonlar" denilen suikast görevlerini yerine getirdigi. Ingilizler suikast tekniklerini siklikla kullanirlar. En iyi bilinen bu suikastlerden biride 1987 yilinda Cebelitarikda sikistirilan bir IRA timinin SAS tarafindan yok edilmesi olayidir. Bu operasyonda 3 IRA üyesi sogukkanlilikla infaz edilmistir. Bu dönemde
Kuzey Irlandada pek çok suikast operasyonuda ayni sekilde basariyla ifa ediliyordu.

Grup 13ün ima edildigi baska bir yerde Gene (Chip) Tatumun anilaridir. Tatum eski CIA üyesidir ve Amerikan merkezli uluslararasi bir suikast biriminin varligindan söz ediyor. Bu birimin ismi (PEGASUS) ve bu birimin Ingilteredeki ucundanda 13 diye bahsetmekte. Bu 13 olsa olsa Grup 13 olabilir. Esas Korkuncu Tatum PEGASUSUN 20 sene içinde dünya çapinda pek çok politikaci ve isadamini öldürdügünü söylemekte.

Baska bir SAS suikastida 1984 senesinde Polis memuresi Yvonne Fletcherin Libya Kültür ateseligi önünde öldürülmesi. Bu cinayetin suçu o zamanlar Libyalilarin üstüne atilmis ve bütün Ingilterede bir Libya düsmanligina yol açmisti. Aslinda olay basitti memure Fletcher bir SAS atis teknigi olan "Ölümcül Sürat" teknigiyle vurulmustu. Bu teknik SAS sniperlarin çok kullandigi bir atistir ama olay Libyanin üstüne atilinca kimse bu soruyu sormadi. Suikastin sebebi Libyaya saldirmak isteyen Amerikanin Ingilizler nezdine Libyaya yönelik bir düsmanlastirma operasyonuydu.

Bu grup Ingiliz Disisleri tarafindan eski SAS ve özel güvenlik birimlerinden seçilenlerden olusturlan özel ve parali kontratlarla çalisan bir grup.Bu gruba 13 numarasinin verilmesinin sebebi beklide Soguk Savas döneminde KGBnin suikast timinin isminin (Bölüm 13) olmasiydi. Istihbarat camiasinda bu tip seyler saka olarak algilanir. Ama tabi vurulanlar ve suikaste ugrayanlar için bu pekde komik degil.Iste son olarak Irakla ilgili iki isim ve baslarina gelenler.
Birinci Körfez savasinda gündeme gelen Irak Süper Topunun mucidi Dr Gerald Bull- Brükseldeki dairesine girerken sirtindan vuruldu.
Ikinci Körfez savasinda gündeme gelen Biyolojik silah uzmani Dr David Kelly ormanda bilekleri kesilmis bir halde bulundu.

Murat Lokmanoğlu


Dünyanın En Büyük Putu

Sevgili dostlar 28 ekim 1886 tarihinde zamanın Amerikan başkanı Grover Cleveland binlerce insanın katıldığı bir tören eşliğinde New York da dünyanın en büyük putunun açılışını yapmıştı. Evet bahsettiğim hepimizin filmlerden aşina olduğu ve New Yorkun hemen girişinde duran Özgürlük Heykeli. Bu gün size bu heykelden bahsedeceğim. Efendim bu söz konusu heykel Fransız Büyük Doğu Locası masonlarınca Amerika'daki mason kardeşlerine tarihin ilk masonik devleti olan Amerikanın yüzüncü kuruluş yıldönümü sebebiyle verilmiştir. Bu taştan bayan sağ elinde devasa bir meşale vardır. Bu meşale masonik bir semboldür ve adı da "aydınlanmanın meşalesidir". Meşale daha çok Illuminati örgütünün yaygın olarak kullandığı bir semboldür. Özgürlük heykelinin elindeki meşale gibi semboller pek çok yerde de bulunabilir mesela öldürülen başkanlardan Kennedy'nin mezarının üstünde ve Prenses Diananın ölümüne yol açan "kazanın" meydana geldiği tünelin tepesinde de aynı meşalelerden vardır. Biraz düşünürseniz sizde ülkemizde kullanılan meşale sembollerinin yerlerini ve kimler tarafından kullanıldıklarını bulabilirsiniz.

Neyse biz gene heykelimizi anlatmaya geri dönelim. Heykel dünyaca ünlü heykeltıraş Bartholdi tarafından yapılmış ve çelik iskeleti de ünlü Eyfel kulesini yapan Gustave Eyfel tarafından meydana getirilmiştir. Bu iki isimde ünlü ve bilinen masonlardandır. Peki şimdi akla bir soru geliyor bu özgürlük heykeli neden kadın ve bu kadın kim. Bu kadın antik tanrıça İsis'dir, Romalılar bu tanrıçayı Juno olarak tanırlar. Burada size ilginç bir not 1963 senesinde Vatikan madeni bir para bastırdı. O dönem papa 23.John adında biriydi ve kendisi masondu işte onun bastırdığı bu paranın üzerinde koskoca bir tanrıça Juno yani İsis resmi bulunmaktaydı.

Peki Masonların bu tanrıça İsisle zoru nedir acaba diye bakarsak ilginç bilgilere ulaşıyoruz. Bu tanrıça esas olarak Babil kökenli bir puttur daha sonra Mısır ve Roma'ya geçmiştir. Özelliği ise özgürlük tanrıçası olmasıdır zaten o yüzden Amerika'da ki puta "Özgürlük Heykeli" denir. Yalnız bu tanrıçanın sembolize ettiği özgürlük biraz farklı bir özgürlüktür. Buna göre Babilde bu tanrıçanın tapınaklarına giden herkes bu tapınaktaki kadın rahibe veya erkek rahiplere bir ödeme yapmak zorundaydı bu ödeme şekli ise cinsel ilişkiydi. Bu sebeple bu sapkın tapınaklar bir çeşit randevu evi gibi çalışırdı ve o yüzden de bu Tanrıçaya "Fahişelerin Anası" lakabı takılmıştır. Yani tam bir nefsani sapkın dindi ve o yüzden bunun sembolü olarak tapınaklarında sürekli fuhuş ayinleri düzenlerlerdi. Şimdi biraz düşünelim acaba son iki yüz yıldır dünyaya yayılan her tür ahlaksızlığın temelinde olan iyi ya da kötü yoktur önemli olan zevk almaktır felsefesi hangi ülkeden yayılmıştır. Tabii ki dünyanın ilk masonik devleti Amerika yani Tanrıça İsis'in en büyük putunun dikili olduğu ülkeden yayılmıştır. Heykelin başındaki taçta tam yedi sivri uç bulunur. Bunlar Illuminatinin yayılacağı yedi kıtayı simgelerler. Heykelin hemen giriş bölümündeki levhada ise taş bir levhaya bir şiir kazınmıştır. "Sürgünlerin annesi" temasının işlendiği bu şiir Emma Lazarus isimli Yahudi bir bayan şaire aittir ve kendisi Siyonizm'in kurulmasından on üç sene önce Filistin'de bir Yahudi ülkesi kurulmasını savunanlardandır. Evet sevgili dostlar işte size Amerikanın milli sembolü olarak bilinen dünyanın en büyük putunun kısa bir tanıtımı. Herhalde Amerika'dan neden çok hazzetmediğimizin sebebi biraz anlaşılmıştır.

Serdar Kuru


 

Durmuş Hocaoğlu

Türkiye Sâdece ve Yalnız "Türkiye" Olarak Düşünülemez

Türkiye''yi sâdece ve yalnız "Türkiye" olarak, yâni sâdece ve yalnız kendisinden ibâret olarak düşünmek, dâvâyı baştan kaybetmek demektir. Çünkü böyle bir düşünce izolasyonizmdir, kendi içine veya üstüne kapanmaktır; kendi içine kapanan her siyâsetin mukadder âkıbeti ise er veya geç kendi içine çökmektir. Kaldı ki bahse konu olan Türkiye olunca vazıyet daha da kritikleşmekte ve tam anlamıyla bir vehâmet kesbetmektedir; çünkü Türkiye''yi, sâdece ve yalnız Türkiye olarak düşünmek demek, O''nun ne olduğunu anlamamak demektir. Böyle demektir; çünkü, bütün Türk ve İslâm âleminin yükü Türkiye''nin omuzlarındadır; tıpkı tarihte olduğu gibi. Evet, aynen öyle: Tıpkı tarihte olduğu gibi. Şöyle bir düşünelim ve hipotetik tarih yapmaya çalışalım: Türk ve İslâm dünyasının babası Osmanlı, Türk ve İslâm âleminin düşmanları karşısında asırlar boyunca azgın dalgalara karşı göğsünü siper etmiş bir dalgakıran gibi durmasaydı, tarih nasıl olurdu acaba? Bugün yaşanan trajedilerin asırlar önce yaşanmayacağını ve bu dünyanın belki de çoktan - anakronikleşmiş cemiyetler gibi - silinip gitmiş olmayacağını tahmîn etmek zor olmasa gerek ki bu tahmîni kolaylaştırmak için bir tek Endülüs örneği dahi kifâyet eder. Ve devam edelim: Osmanlı - güçlü kanatlarının altında koruduğu ve birkısmı ise handiyse evlâdı saydığı tebaasının da gafilâne ''katkı''larıyla - çökmemiş olaydı, bugünkü trajediler aynen bu çapta yaşanabilir miydi? Evet diyecek olanların kanıtlarını çok merak ediyorum doğrusu. Ben "hayır" diyorum; zîra, müslim veya gayri gayri müslim, O''ndan ''kurtulduğu'' için bayram edenlerin hemen tamâmı bugün şu veyâ bu şekilde bir başka hâkim gücün kanatlarının altındadırlar, hattâ bir kısmı varlıklarını dahi silme süreci bahasına.

Şimdi de tarihten geleceğe dönelim: Türkiye sâdece ve yalnız Türkiye olarak düşünülemez; çünkü, Türkiye''siz bir Türk ve İslâm âlemi çok daha şedîd, çok daha vahîm, çok daha hayâtî inkırazlara gebe olacaktır. İmdi lûtfen dikkat: Dünya haritasına dikkatlice bir nazarla bakılınca hemen görülmektedir ki, Amerika, Türk ve İslâm âleminin tam ortasına bir kama gibi girmeye çalışmaktadır. Şâyet bütün işler hesaplandığı gibi gidecek olursa, İran''ın düşürülmesi ile, Irak''ta tutulan köprü başı ileri karakol hâline dönüştürülen Afganistan ile irtibatlandırılımış olacaktır ki, bu Türk-İslâm dünyasının tam orta yerinden çatlaması demektir. Buna, Suriye''nin de Iraklaştırılmasını ve "Büyük Kürdistan"ın ve akabinde "Büyük Ortadoğu"nun te''sîsini de eklediğimizde bu çatlama tam bir kopuşa dönüşecektir: Ortasından yarılmış, ikiye ayrılmış bir Türk-İslâm dünyası.

Bu senaryoya, bir de Türkiye''nin - ülke ve millet olarak, Haluk Şahin''in gururla ifâde ettiği üzere, "10-15 yıl süreyle her gün gübre şerbeti içerek" [*] - AB üyeliği ile müstakbel Büyük Avrupa Federasyonu''nun bir parçası veya, nisbeten daha ehven gibi görünmekle berâber aynı, hattâ daha bile rezil bir kapıya çıkacak olan imtiyazlı ortaklık statüsü ile Büyük Avrupa Federasyonu''nun kapı kulu olmayı bağımsızlığına tercîh ederek kendi eliyle hürriyet ve istiklâlini silip atmasını ve varlığını Türk ve İslâm dünyasından koparmasını da ekleyecek olursak, sahne tamamlanmış olacaktır: Artık, bidâyetinden beri Haç''ın karşısında Hilâl''in tek başına temsilciliğini ve yılmaz müdâfiîliğini yapmış olan Türkiye, hem de paramparça, lîme-lîme olmuş, adı bile Türkiye olmaktan çıkmış olarak, Türk ve İslâm dünyasının kalbinden sökülüp atılmış, saf değiştirmiş, Hilâl''in karşısında ve Haç''ın yanında yer almış olacaktır.

Türkiye yoktur artık; bin yıllık eşsiz destan tüyler ürpertici bir trajedi ile noktalanmış, tarihin perdesi üzerine kapanmış; Batı, hiçbir şeyi unutmayan, hâfızası bir fil gibi derin, inadı bir katır gibi kalın, kini bir deve gibi kavî Batı, en büyük hasmını dizlerinin üstüne çökertmiş, tarihî rövanşını almıştır.
Türkiye yoktur artık!
Artık Türk ve İslâm dünyası, kalbini ve kahramanını kaybetmiştir; çünkü bir Türkiye yoktur. Artık Türk ve İslâm dünyası için eskisinden de beter günler kapıya dayanmıştır; çünkü Türkiye yoktur!
Yârın devam edeceğiz; ama şimdilik birbiriyle bağlantılı şu iki soruyu soralım: 1: Türkiye''de kaç - veya hangi - siyâsî parti, bu ufukta bir siyâset doktrinine sâhip? Bağışlayınız, ben göremiyorum; ya siz? 2: Niçin, iktidârı ve muhâlefetiyle her siyâsî parti - "milliyetçilik" pazarının rant yiyicileri de dâhil - bu tasfiye projesine dört elle sarılmakta yarış hâlindeler?

[*] "Her Gün Gübre Şerbeti"., Radikal., 01.10.2004, Cuma., Bu hârikulâde yazıyı okumak isteyenlerin emrindeyim; bir "mail"kâfi. - D. H.


Ermeni Devleti'nin Resmî Tezinin Tetikçiliğini Yapan Sahte Konferansa Dâir

Durmuş Hocaoğlu

Türkiye Kamu-Sen İstanbul İl Başkanı Sn. Hanefi Bostan''ın geçen Cuma günü yayınlamış olduğu "Ermeni Devleti''nin Resmî Tezinin Tetikçiliğini Yapan Sahte Konferansı Teşhir ve Protesto Ediyoruz" başlıklı bildirisinin maalesef basında gerektiği ölçüde yer almamış olması dolayısıyla, geçtiğimiz hafta İstanbul''da yapılan Ermeni Konferansı hakkında bir yorum yapmak yerine, bugün bu sayfada, bu bildiriyi, sütûnumun hacmini çok aştığı için yaklaşık olarak yarısını çıkarıp en can alıcı bölümlerini sizlere ileterek paylaşmayı daha faydalı buluyorum. Söz Sayın Bostan''da:
.../ Bu konferans, Türkiye''yi bir kaatil devlet ve Türk Milleti''ni de bir kaatil millet olarak ilan ve tescil etmek amacına yönelik, ülkemizi ve milletimizi arkadan hançerleyen bir ihanet hareketinin adıdır./.../.../Evet: Bu konferans, ap-açık bir ihanet hareketidir. Çünkü.../.../konferans düzenleyicilerinin asıl gayesi, iddia ettikleri gibi Ermeni meselesi üzerinde bilimsel bir değeri ve ciddiyeti olan bir toplantı düzenlemek değil, Ermenistan''ın, Ermeni diasporasının, Ermeni ırkçılarının ve Ermeni meselesini yaratan, besleyen ve finanse eden bütün Türk ve Türkiye düşmanlarının ortak tezinin, tarihin en büyük yalan ve iftiralarından birisi olan "Türklerin Ermenileri kitlesel olarak katlettiği" iddiasının "bilimsellik" maskesi altında Türk kamuoyuna kabul ettirilmesinden ibarettir.
Zira bilimsel bir konferansın olmazsa olmaz şartlarının başında şu iki husus gelmektedir:
1: Bilimsel konferanslar, belirli bir konunun, bütün yönleriyle ve komplekssiz bir şekilde ele alınarak enine-boyuna tartışılıp irdelendiği ve gerçeği ve yalnız gerçeği aramaya yönelik akademik disiplinli, tefekkür ve tartışma ortamlarıdır. Hiçbir bilimsel konferans, sadece önceden belirlenmiş, doğruluğu tartışılmaz hale getirilmiş birtakım şablonları onaylamak, onaylatmak ve bu istikamette kamuoyu oluşturmak için yapılmaz. Hâlbuki söz konusu bu sahte konferans, tam tersine, ele aldığı Ermeni meselesini, tam ve kaskatı bir siyasî bakışla, Ermenicilerin tezleri doğrultusunda ve o sahtekârlıkları Türk ve dünya kamuoyuna kabul ettirmek için ve gerçeği ve yalnız gerçeği aramak değil, gerçeği ve yalnız gerçeği katletmek için tertip edilmiştir./...
2: İkinci olarak da, bilimsel konferanslar, mutlaka ve mutlaka konunun uzmanlarının katıldığı en üst düzey akademik toplantılardır. /.../İşte, söz konusu konferansın sahtekârlığının en büyük kanıtlarından birisi de bu noktada sırıtmaktadır: Ermeni meselesi, öncelikle Osmanlı tarihinin içerisinde cereyan etmiş hâdiselerle ilgilidir, yâni, Osmanlı tarihinin bir parçasıdır. Bu ise, Ermeni meselesinin, öncelikle ve behemehal bir "Osmanlı tarihi uzmanlık alanı" olması demektir. Hâl böyle olunca, gerçekten bilimsel olmak gibi asaletli bir iddia taşıyan bir toplantıya, konunun birinci derecede referans kaynağı olarak, Osmanlı tarihçilerinin davet edilmesi gerekmektedir. Ancak../.../sahte konferansın tertipçileri, "Türk Devleti''nin resmî tezi" diyerek reddettikleri millî ve onurlu görüş yerine "Ermeni Devletinin resmî tezi"ni savunmakla görevli / görevlendirilmiş oldukları için, aralarına konunun uzmanı Osmanlı tarihçilerini almamışlardır. Nitekim konferansa katılan tebliğcilerin künyelerine bakıldığında, içlerinde değil ki Osmanlı tarihi uzmanı olmak.../.../o tarihlerde basılmış Arap harfli Türkçe bir gazeteyi bile okumaktan aciz toplama adamların ezici çoğunluğu oluşturduğu açıkça görülmektedir ve bu gruba, "profesör" unvanı taşıyanlar da dâhildir./...
Konferans düzenleyicileri, Batı tezgâhlarında çok uzun zamandır kotarılıp pişirilen ve AB sürecinde de artık kıvama erişerek servise hazır hâle geldiğine iyice inanılan, bütün tarihin en muhteşem sahtekârlık nümunelerinden olan Ermeni Soykırımı denen kokmuş leşi zorla Türklere yedirmeye çalışmak için bütün dış güçlerle el-ele kol-kola asıldıkça asılıyor, abandıkça abanıyor ve .../.../demek istiyorlar ki: "Ey Türkler ve Ey Türkiye! İlk adım olarak, kendinizi kaatil bir millet ve kaatil bir devlet olarak bütün âleme ilân ediniz"!
Tabiatıyla bundan sonrasını tahmin etmek de zor değil! Önce "özür" dileme; ama yetmez! Nasıl olsa kaatiliz ya; dahası gelmeli: Sonra "parasal tazminat"; o da yetmez, sonra "toprak tazminatı"... Yani, Türkiye''den bir Ermenistan çıkarılmasına kadar yolu var./..."
.../unutmayınız ki: Nasıl ki her gecenin bir sabahı varsa, her ihanetin de hesabının sorulduğu bir gün vardır.


 

Avrupa Birliği''nin Geleceği ve Türkiye: XII

Durmuş Hocaoğlu

"AB''nin geleceği Kant ve Hegel arasındaki düellonun netîcesine bağlıdır diyebiliriz... mükerrreren: Hangisi ?" demiştik.

Evet
: Acaba, hangisi bu düellodan galip çıkacak? 19.asır Avrupasında Milliyetçilik ve Ulus-Devlet ile Kozmopolitanizm ve Birleşik Avrupa idealleri, bir bakıma birbiri ile yarış hâlindedir denebilir.Devir esas olarak, yarışı açık farkla önde götüren milliyetçiliğin muzafferiyyet devridir diyebiliriz. Fakat, milliyetçiliğin bu versiyonunun git-gide tırmanan kan dökücülüğüne ve kıyıcılığına paralel olarak, ilk bakışta garip ve tuhaf olduğunu düşündürecek bir şekilde kozmopolitanizm de yükselme trendine girmiştir. Bu suâlin cevâbını irdelerken dikkat çekilmesi gereken mühim bir husus, Kantgil Kozmopolitanizm''in, bir bakıma, Hegel''in felsefesine aykırı ve fakat diyalektiğine uygun bir şekilde, Avrupâî milliyetçiliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmasıdır.

Acaba neden? Fikrimce, birinci "acaba"nın cevabı, işte bu ikinci "acaba"nın cevâbının içinde gizli olsa gerektir ki bu da yine felsefî bir analiz anlamına gelir; ancak, değer de.Değmeden de öte, ucuz - hattâ çoğunlukla ucuzdan da öte müptezel - beyin ifrâzatlarının fikir diye orta yerde gezindiği bahtsız bir ülkede bu iş bir vecîbedir ve hattâ farzdır da - en azından farz-ı kifâye.

İmdi;
Hegel felsefesi , kendisine çok şey borçlu olduğu bizzat Hegel tarafından "hiçbir önermesi yoktur ki, Mantık''ıma uyarlamamış olayım" şeklinde dürüstçe ifâde edilen ve ilk defa, fikirlerinin müphem ve zor anlaşılır olması hasebiyle "karanlık" ünvânıyla da anılan Antik Grek filozofu Herakleitos (535-470 veya 540-480) tarafından temellendirilen ve " oluş yoktur, sâdece varlık vardır " diyen Elea filozoflarının statik varlık anlayışı yerine " varlık yoktur, sâdece oluş vardır " şeklinde özetlenebilecek bir prensip üzerine oturtulan dinamik varlık anlayışı üzerine binâ edilen ve bilâhare Marxist felsefenin de omurgasını oluşturan Diyalektik Mantık ve onun rüknü olan "değişim" üzerine kuruludur.

Hegel''e göre Düşünce ile Varlık bir ve aynı şeydir ve binâenaleyh, Düşünce''nin (Mânâ''nın) diyalektiği ile Varlık''ın (Madde''nin) diyalektiği aynıdır; aynı kökten gelmedir ve aynı gerçeğin iki yüzüdür. Çünkü, O''na göre, Diyalektik, sadece bir akıl yürütme metodu değil, Tabiat''ta ve Tarih''te kendisini gösteren Geist''ın değişmesinin ve gelişmesinin ifâde tarzı, bir anlamda "anayasa"sıdır.Şu hâle göre, herşey durmadan değişir; Varlık, ya da var-olmak, değişmek demektir. Fakat bütün bu değişmenin arka-planında, Mutlak Varlık olan ve bütün varlıkları (tek-tek ferdî varlıkları) kaplayan ve kendisinden çıkaran şey, yâni Geist bulunmaktadır. Hegel Diyalektiği''nin özü "Çelişme, Zıtların Birliği ve Mücâdelesi ve Sentez" olup, buna göre, ilkin, her şeyin, kendisi ile çelişki içerisinde olan bir zıddı vardır; bu, Çelişme prensibidir.

Beri yandan çelişki dışta değil içtedir, yâni, her şey, kaçınılamaz bir şekilde kendi zıddını kendi içinde taşır, ondan ayrılamaz ve fakat aynı zamanda da onunla mücâdele hâlindedir; bu da Zıtların Birliği ve Mücâdelesi prensibidir.
Yâni: Her şey bir ''tez''dir; fakat hiç bir şey "değişim"den müstağnî, sâbit ve müstakarr olmayıp, kendi zıddı olan ''anti-tez''ini de içinde taşır.Bunların her ikisi bir arada mündemiç iken dahi öncelikle, aralarında zıtlıktan kaynaklanan bir ''muhâlefet'' mevcut olup bu muhâlefet kemmiyet (nicelik, kantite) îtibâriyle büyüyünce "mücâdele" başlar.
Tez, varlığını korumak, anti-tez ise bu varlığa son vermek ister; netîcede, mücâdelenin belirli bir nicelik değeri aşılınca devrim niteliğinde bir dönüşüm vuku'' bulur ; niceliksel (kemmî, kantitatif) birikim, niteliksel (keyfî, kalitatif) bir hâle inkılab eder; tez yıkılır ve ortadan kalkar.Fakat meydana gelen ''yeni'' tam tamına anti-tez''in kendisi de değildir; daha doğru bir ifâde ile, ne ''tez''dir, ne de ''anti-tez'', her ikisinin devâmı ve netîcesi olan yepyeni bir şeydir: "Sentez". İşte, bu da Sentez prensibidir.

Tez, varlık''tır, Antitez bu varlığın inkârı (nefy, negation), Sentez ise ''inkârın inkârı'' (nefyin nefyi, negation of negation) ve yeni bir varlıktır.Tez''in "kendisine yabancılaşma" (alienation) süreci de olan bu süreç ile ortaya çıkan Sentez de bir varlık olmak îtibâriyle netîcede bir ''tez''den başka bir şey değildir ve kendi zıddını yâni anti-tezini de içinde taşır; böylece "
tez, anti-tez, sentez "den oluşan bu üçlü çevrim her şey için, her zaman ve mekân için geçerli bir ve tek kanun olmaktadır.

Ne var ki, bu değişimin ilânihaye sür-git devam etmeyeceğini düşünen Hegel, değişimi bir noktada durdurur ; içtimâî planda değişimin durduğu nokta, O''nun Augustinus felsefesinden aldığı ve çağımızda Fukuyama tarafından daha basit bir uyarlamasına teşebbüs edilen "Tarihin Sonu" olup bu da, yine Hegel''e göre , İdeal Devlet olan ve ideal olduğu için de antitezi bulunmayan Prusya devletidir.

Yâni, bidâyetinde dâimî değişmeden yola çıkan Hegel, nihâyetinde değişmezliğe varmış olmaktadır.Ancak, tarih, Hegel''i tekzîb etmiş bulunmaktadır: O, gerçekten değişmektedir; muhtemelen paradoksal bir biçimde, Hegel''i aşan Hegelgil bir mantık ve metodla.
Durmuş Hocaoğlu

Sayfa Başı

Avrupa Birliği'' nin Geleceği ve Türkiye: XIII

Kantgil Kozmopolitanizm''in Hegel Patriotizmi ile aynı çağda yükselmesinin, Hegel''in umûmî felsefesine aykırı ve fakat mantık ve metoduna uygun olarak açıklanabileceğini söylerken, bu olgunun sâdece tarihin belirli bir dönemine hasredilmesinin de hatâlı olacağını eklemeden geçmemeliyiz.

Filhâkîka, ister Kant versiyonunda olduğu gibi "patriyot", ister "vatanseverlik hürriyet için bir tehdittir" diyen ["Patriotism, A Menace To Liberty" (1911)] Emma Goldmann''ın "anarşist" versiyonunda olduğu gibi "antipatriyot" olsun, Kozmopolitanizm ile Patriyotizm''in, aşağı-yukarı bütün tarih boyunca, yan-yana mevcut olageldiğini söyleyebiliriz.

Nitekim, tarihte bilinen en kıdemli devlet formasyonunun ortaya çıkmış bulunduğu ve aynı zamanda bilâ fâsıla en uzun süre devam ettiği Eski Mısır''da vatanseverlik ile kozmopolitanizm ve dünya devleti idealleri adetâ yaşıt olduğu gibi, meselâ Eski Yunan''da edebî olarak Homeros''un, Iliada''da bilhassa Hector''un şahsında yücelttiği [msl., bkz: Moses Hadas., "From Nationalism to Cosmopolitanism in the Greco-Roman World"., Journal of the History of Ideas, Vol.

4, No.1.(Jan., 1943), pp.

105-111], felsefî olarak da Platon ve Aristoteles''in birçok eserinde temellendirdiği Grek vatanseverliği ve milliyetçiliği ile yine aynı çağlarda Stoacılar''ın kozmopolitanizmi de yaşıttır.

Yapışık düşman kardeşliği Roma''da da devam etmiş, İmparator Marcus Aurelius''un katı vatan aşkı ve disiplinli ahlâk üzerine temellendirilmiş patriotizmi ile, büyük kısmı îtibâriyle pagan Roma''nın Hristiyan vatandaşlarına uyguladığı görülmemiş zulümlerin eseri olan Din ile Devlet arasındaki çatışmalar döneminde, Roma''nın çökmesinde yıkıcı bir te''sir icra edecek kadar yükseliş dahi kaydedebilmiştir.

Sonraki tarihlerde Roma''yı yıkmak üzere gelen barbarların Kilise tarafından ehlîleştirilerek modern Avrupa milletlerine dönüştürülmesi ile vatanseverlik tekrar tırmanışa geçmiş; ancak daha sonra, modern milliyetçilikler çağı ile birlikte, her türlü vatanı ve düzeni reddeden Anarşizm yanında adı Marksizm de kozmopolitan bir ideoloji olarak milliyetçilik ve vatanseverliğe paralel bir ilerleme sağlamıştır.

İşte, teferruatta aralarında farklar olsa da esas olarak kozmopolitan bir karakteri bulunan, bütün Avrupa millletlerini ve devletlerini velev konfederasyon, federasyon veya herhangi bir başka usûlle bir araya toparlayarak milletler ve devletler üstü bir Avrupa birliği inşâ etmeye yönelen bilumum fikirler de bu dönemde yükselmiştir. Milliyetçilik ve vatanseverlik (patriyotizm) ile zıddı ve muhâlifi olan kozmopolitanizm arasındaki bu kavgalı birliktelikte kıdem ve başat rol ikincisinin değil birincisinin olmuştur.

Çünkü kozmopolitanizm, esas olarak aktif değil pasif bir eylem ve fikirdir; bir "anti"dir, bir "zıd"dır, zıddı olmadan kendisi olamaz.

Bunun yanında, bu kavgalı birliktelik, Hegel''in kavaramıyla "zıdların birlikteliği", her ne kadar Hegel diyalektiğinin metoduna ve mantığına uygunsa da sonuna kadar değildir; zîra, bu birlikten bugüne dek sentez olduğu söylenebilecek pek birşeyler çıkmamış, doğrudan ya da dolaylı, birisi - hemen ekseriyetle de patriyotizm - galip gelmiştir.

Meselâ, felsefî temel olarak kozmopolitan bir ideolojiyi, nihâî safhada ise önce bütün dünyayı kapsayan "Tüm Halkın Devleti"ni, sonra da Devletsiz Dünya''yı hedef ittihaz edinen Marksizm, "işçilerin vatanı yoktur, sâhip olmadıkları şey ellerinden alınamaz" [Marx - Engels., Manifesto., 1848, Bölüm.

II] sloganını bir prensip hâline dönüştürmesine rağmen, eninde-sonunda patriyotizme mağlûp olmuştur; hem de Berlin duvarından çok önce.

Nitekim, tek bir örnek olarak, Lenin''in Proletkült taraftarlarına karşı en umûmî mânâda Rus millî kültürünü, aslen bir Gürcü - daha doğrusu, Joseph Vissarionovich Dzhugashvili nâm bir Gürcü Yahûdisi - olmasına rağmen kendisini Rus hisseden - Stalin''in "Marksizm ve Dil Üzerine"de [Çev.: Celal Üster., Koral Yay., İst., 1976; İngilizcesi: "Marxism and Problems of Linguistics", ilk yayını, 20 Haziran, 4 Temmuz , 2 Ağustos 1950, Pravda] Rus dilini savunurken göstermiş olduğu celâdeti vermek kâfi olsa gerektir.

Bunun yanında, belirli bir topluma aît olan ve belirli bir asabiyeye dayanan Milliyetçilik ve Patriyotizm''den farklı olarak Kozmopolitanizm, herkese âit olmakla hiç kimseye âit olamama tehdîdi altına bulunduğu gibi, yine bu sebeple de asabiyesiz kalmaktadır ve bu da Haldûn''un nazariyesine binâen ciddî bir zaaf ve mukavemetsizlik teşkîl etmektedir ki bu da O''nun öncelik - yâni inisyatif - sâhibi olmasını neredeyse imkânsız kılmaktadır. Hegel''in mantığına ve diyalektiğine "zıdların birliği" açısından uygunluk arzedilmesine karşılık bir senteze yol açılamaması, burada bir aykırılık yaratmakta ve her iki zıddiyet arasındaki münâsebetin Yunânî menşe''li diyalektik ile İrânî menşe''li düalitenin bir nevi'' eklektizmi gibi bir sonuç yaratmaktadır.

Yine belirtilmesi gereken bir başka husus da şudur ki, yukarıda anlatılanlara binâen, bir dinin ancak ve yalnız, adı ne olursa olsun, bir başka din ve dinleştirilen bir başka şey tarafından yerinden oynatılabilmesi gibi, bir asabiye, milliyetçilik ve vatanseverlik de, esas olarak ancak, adı ne olursa olsun, bir başka asabiye, milliyetçilik ve vatanseverlik tarafından yerinden oynatılabilmektedir ve bu noktai nazardan bakılınca, Avrupa Birleşik Devletleri projesinin elitlerinin niçin bir yeni asabiye, bir yeni vatan ve bir yeni milliyetçilik inşâ etmeye gayret ettiklerini açıkça görülebilmektedir. Durmuş Hocaoğlu

Sayfa Başı
Avrupa Birliği''nin Geleceği ve Türkiye: XIV

Mes''elenin çözüm noktasına doğru yaklaşmış sayılabiliriz: Anlamlı bir içtimâî/siyâsî varlık, birlik ve bütünlük oluşturmak üzere bir araya cem'' olmuş insanları birlikte var kılan asıl bağ, dayanışma gücü (social solidarity), İbn Haldûn''un "asabiye" dediği şeydir; Asabiye adetâ her şeydir, O olmazdan diğerleri olmaz ve kökü de muayyen bir soya âit olmaktır.

Bu âidiyet hissi fıtrîdir, amma, muhakkak ki beslenerek büyür; işte onun adı da - resmen konmuş olsun ya da olmasın ve hangi türden olurs aolsun - vatanseverlik ve milliyetçiliktir, başkası değil.

Tabiatiyle, yeri gelmişken çok kısaca ihtar etmek gerekir ki, milliyetçilik ile vatanseverliğin arasındaki farkı farkeden ve "milleti adına güç toplama arzusu"na indirgediği söylenebilecek olan milliyetçiliğe vatanseverliğe nisbetle aşağı türden bir yer veren birçok kişiye - meselâ, bkz: George Orwell, Notes On Nationalism., Mayıs 1945 - karşılık, hakîkat hâlde, Maurizio Viroli''nin "Yurtseverlik bir kendini verme biçimi olarak anlaşılmaz; onlar daha çok saygı, şefkat ve merhametten (charity) bahseder.

Fark yalnızca terminoloji farkı değildir; fark yurtseverliğin özünü oluşturan tutkuların farklı bir yorumu ile ilgilidir.

Yurtseverin aşkının ve şefkatinin nesnesi cumhuriyet ve belli bir yerde özgür yaşayabilmektir.

Milliyetçiliğe gelince, onu millet adına güç arzusu olarak tanımlamak milliyetçi birçok düşünür açısından kuşkusuz doğru olmakla birlikte, örneğin, önde gelen bir milliyetçi olan Herder için uygun değildir" [Vatan Aşkı., ISBN 7539-176-2, Çev.: Abdullah Yılmaz., Ayrıntı Yay., İst., s.14] cümleleri ile isâbetle belirttiği gibi, milliyetçilik vatanseverlikten daha yüksek düzeyde bir şey demektir: Her milliyetçi vatanseverdir, hem de herkesten ziyâde, "salt vatansever" de dâhil; çünkü O, çok daha yüksek, hattâ en yüksek, limitlere varmış bir sadâkat ve fedâkârlık ile beslenen bir dayanışma hissinden beslenir.

İmdi buna göre, bir toprak, bir arâzi, O''nun üzerinde mukîm olanlarca fizikî bir toprak olmaktan çıkarılıp, anadan, babadan, yardan, evlâd ü ıyâlden, mâl ü mülkten, servet ü sâmândan geçerek, uğruna bir yedeği olmayan bedenlerini seve-seve, gerçekten seve-seve, gerçekten aşk ile - yâni "vatan aşkı" ile - toprağa sermekten târifsiz bir haz duydukları nisbette ancak "vatan" kılınmış ve ancak varlığı, bekası ve istikbâli en sağlam te''mînât altına alınmış olur; ne var ki, bu denli aşırı mertebeden ağır bir fedâkarlığın yapılabilmesi, ancak ve yalnız, o toprağın kalplerde temellük ettirilmiş olması anşart gerektir: Hiç kimse "benim", ama münhasıran, yâni tekelinde addederek "benim" demediği bir toprak için bu kadar ağır bedel ödemeye yanaşamaz; bu, insan fıtratına muhâliftir ve her türden kozmopolitanizmin Aşil Topuğu da burasıdır: Bir kozmopolitanın vatan dediği şey, ya birçok hâlde olduğu üzere, hudutları belirsizdir, veya belirli olsa bile "herkes"indir - çünkü Kozmopolitan Tevfik Fikret''in "vatanım rû-yi zemîn, milletim nev''i beşer" sloganında görüldüğü gibi vatan her yer, millet ise herkes olmaktadır - ve bu sebeple de herkese âit olan hiç kimseye âit olacağı için, hiç kimsenindir ve dahi hiç kimsenin olanın âkıbeti ise "hiç"tir,"lâşey"dir.

Binâenaleyh; Avrupa Birliği''nin geleceğinin te''minat altına alınabilmesi, yâni O''nun "hiç" olmaktan kurtarılıp "var", "lâşey" olmaktan kurtarılıp "şey" kılınabilmesi de ancak ve yalnız kurucu babaların tasarlamış olduğu gibi üye devletlerin bir tek devlete dönüştürülmesi ile sağlanabilecek olan ve resmî adı ne olursa olsun - çünkü işin o ciheti esas olarak bir nominalizm mes''elesidir - mâhiyeti ve fonksiyonları îtibâriyle bir "Avrupa Birleşik Devletleri" inşâ etmek ile kabil olacağına göre, bu devletin gerçekten gerçek patriyotizmini ve nasyonalizmini temellendirmek de birinci dereceden mühim bir hedef olmak durumundadır ki bu ise üye milletlerin bir tek millete, "Avrupa Milleti"ne tahvîli demektir.

Bu noktada, tam denk düştüğü için, bundan iki sene kadar önce yazdığım kısa bir yazıdan kısa bir iktibasta bulunmak istiyorum: ["Avrupa İnsanı" ve Eğitim., Eğitim-Bilim., Sayı: 66, Mart 2003, s.28-29]: "O hâlde Avrupa Birliği''nin hem nihâî hedefine sâlimen varabilmesi ve hem de o hedefte mümkün olduğunca istikrarlı ve dayanıklı olabilmesi için yapılacak olan şey, söz konusu bu dayanışma rûhunun, bütün üye milletleri bir ve tek millete tahvîl edecek olan bütüncül ve kapsayıcı bir yeni toplumsal kollektif kimliğin, yâni bir tür "Avrupa Milleti"nin ve binâenaleyh bir Avrupa Milliyetçiliği''nin inşâıdır.

Bir kere daha ve vurgu ile belirtelim ki, ya Avrupalılar bir tür Avrupa Milleti ve buna dayalı bir Avrupa Milliyetçiliği geliştirerek Avrupa Birliği''nin nihaî hedefine varmasını sağlayacaklar ve çapı çok daha büyük bir tür "Hiper Ulus-Devlet" inşâ edecekler, veya, üye milletlerin geleneksel kimlikleri ve buna dayalı milliyetçilikleri ve ulus-devletleri, er ya da geç, ama mutlaka ve behemehâl bir gün, hâricî bir baskıya hâcet kalmadan AB''nin başını yiyecektir." "Milletler-üstü bir yapılanma için "milliyetçilik" kavramı ilk ve kaba nazarda paradoksal gibi görünse de, "Avrupalılık" kimliğinin "Avrupa Milliyetçiliği"ni de, zarûrî olarak berâberinde getirmesi gerektiğinin ve dahi getirdiğinin ve bunun da aslında milliyetçilikler ve ulus-devletler çağının bitmediğinin ve fakat format değiştirirerek devam ettiğinin ve hattâ çapının büyüdüğünün delillerinden birisi olduğu gibi, aynı zamanda, Avrupa''da el''ân mevcut olan milletler ve milliyetçilikler ile, bütün bu milletleri ve milliyetçilikleri potasında eritmeye yönelmiş yeni bir millet ve yeni bir milliyetçilik oluşumu arasındaki kıyasıya mücâdelenin de delîli olduğu kabûl edilmelidir." Durmuş Hocaoğlu

Sayfa Başı

Avrupa Birliği''nin Geleceği ve Türkiye: XV

Durmuş Hocaoğlu

İmdi; çok kesin olarak ileri sürebiliriz ki, Avrupa Birliği''nin önünde, bidâyetinden beri, iki seçenek bulunmaktadır: Ya, resmî adı ne olursa olsun, mâhiyeti ve fonksiyonu itibâriyle, kurucu babalarının büyük ideali olan ve ilk defa Victor Hugo''nun 21 Ağustos 1849 tarihli Paris Barış Kongresi''nin açılışında irâd ettiği nutkunda kavramlaştırdığı [Oeuvres Complètes de Victor Hugo., Actes et Paroles I: Avant L''exil, 1841-1851., Publication: Num.

BNF de l''éd. de Paris: J. Hetzel , A.

Quantin, 1882., Discours D''ouverture., 21 Août 1849, Clôture du Congrès de La Paix., pp.487-491] ve yüzbir yıl sonra bu kerre de Winston Churchill''in 19 Eylûl 1946 tarihli Zürih Üniversitesi''nin açılışı münâsebetiyle irâd ettiği nutkunda siyâsî bir projeye dönüştürdüğü "Avrupa Birleşik Devletleri" olmak, veya bunun dışında "herhangi birşey"; yâni, hepsi, er ya da geç - ya aşağı yukarı yâhut da tamâmen - aynı kapıya çıkacak olan "ve diğerleri".

Avrupa Birleşik Devletleri dışındaki bütün varyasyonların tamâmının, kabaca, işbu "ve diğerleri" kategorisi altında toplanabileceğini bilmek gerektir; çünkü, Avrupa Birliği''nin kaderine hükmetme mevkıinde bulunan Avrupalı akbudun zimamdarların ve reyleri ile kendi geleceklerine katkıda bulunan karabudunların, Avrupa Birliği ile anladıkları ve düşündükleri şey şâyet "pazara kadar" değil de "mezara kadar" kopmaz bir birlik ise, bunun tek, rakipsiz ve alternatifsiz hall tarzı, ancak ve yalnız Avrupa Birleşik Devletleri olacak, bunun dışındaki bütün yolların tamâmı er ya da geç ama mutlaka ve behemehâl, kaçınılamaz bir sûrette, üç aşağı-beş yukarı, aynı kapıya çıkacaktır: Ya daha küçük bir AB - yâni küçük bir Avrupa Birliği''ne dönüşmüş bir AB - veya külliyen dağılma .

Zîra, bir devlet, yâni gerçek bir devlet, bir bağımsız devlet formasyonu ancak, bire-bir onun yerini alan, onun bütün mâhiyetini hâiz olan ve bütün fonksiyonunu îfâde bir başka gerçek, yâni bağımsız devlet formasyonu tarafından ilga ve iptâl edilebilir.

Bu ise, AB''nin kaderini tâyin edecek olan felsefelerden hangisinin bu düellodan galip çıkacağının da belirlenmesi demektir: Her iki hâlde de bütün yollar, Hegel-gil bir kapıya çıkmaktadır, Kant-gil değil.

Kuşkusuz Avrupa Birleşik Devletleri, Kant''ın kozmopolitanizmini de aşan bir proje demektir ve "Kant-çı" (Kantist) değil Kant-gil (Kantian) olarak adlandırışım bundandır; aynı şey, Hegel felsefesi için de geçerlidir: Hegelci (Hegelist) değil, Hegel-gil (Hegelian).

Tam olarak Kantçı değil; çünkü, hâtırlanacağı gibi, Kant, tasarlamış olduğu Dünya Devleti''nin oluşum merkezi ve modeli olacak olan Avrupa Federasyonu''nun, bir "milletler ligi" (civitias gentias) olmasını önermekteydi; nitekim, devletlerin ilga edilmesini, Ebedî Barış''ta "Bir devlet, üzerinde kurulmuş olduğu toprak parçası gibi bir mülk (patrimonium) değildir.

Kendi hakkında ancak kendisinin karar verebileceği ve kimsenin emrine ve arzusuna bağlı olmayan bir insan topluluğudur.

Devletin, bir ağaç gövdesi gibi, kendine hâs kökleri vardır.

Onu, aşı yaparmışcasına, bir başka devlete katmak, manevî kişiliğinden yoksun bırakmak, bir eşya derecesine indirmek olur.

Bu da aslî mukavele fikrine aykırıdır.

Böyle bir mukaveleye dayanılmaksızın halk üzerinde hiçbir hak da düşünülemez." diyerek reddeden Kant [Bölüm: II], "Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi"nde de, hasretle beklediği Dünya Devleti''nin emârelerinin görüldüğünden bahsederken, "Devletler arası ilişkiler şimdiden öylesine içiçe geçmiştir ki, kendi kültürünü ihmal eden her devlet diğer devletler üzerinde etki gücünü yitirmek zorunda kalır." derken [Sekizinci Önerme] aynı kararlılığını tekrarlamaktadır ve esâsen Kantgil Kozmopolitanizm''in aynı zamanda nevi şahsına münhasır bir patriyot (vatansever) vasfı taşıdığının kabûl edilmesinin gerekçesi de budur.

İmdi tekrar edelim: Şâyet Avrupa Birliği, nihâi durakta tam olarak Avrupa Birleşik Devletleri''ne dönüşecek olursa, bu Hegelgil felsefenin galebesi demektir; çünkü, Avrupa Birleşik Devletleri, diğer devletleri yutarak, onların gövdelerini sindirerek vücud bulmuş bir gerçek bağımsız devlet olacaktır; mükerreren: Böyle olmalıdır da; çünkü Haldûn''un bu güne kadar hep doğrulanmış olan tarih felsefesi, "şan ve ihtişâma - yâni hükümranlığa - tek başına sâhip olmanın, mülkün tabiatından olduğunu" [Mukaddime: III/X ], daha açık bir dil ile, "hükümranlığın taksîmat kabûl etmediğini" defaatle isbat etmiştir ki bu da aynı toprak parçası üzerinde aynı anda iki devletin birlikte var-olamayacağı demektir.

Aksi ihtimâlde ise Avrupa Birleşik Devletleri projesi tarihe gömülürken belki bir çekirdek kalacak, geri kalanı er-geç dağılacak ve bu dağılma da bağımsız devletlerin rövanşı olacaktır ki bu da yine Hegelgil bir süreçtir.

Tabiatiyle burada dikkat edilmesi gereken mühim bir husus, bilhassa Türkiye açısından bâhusus mühim bir husus, AB sürecinin çok uzunca sürmesi durumunda, dağılırken dahi, içine giren milletlerin aynen çıkmalarının beklenmemesidir.

Nasıl ki vaktiyle Roma''yı yıkmaya, talan etmeye gelen barbar kavimler Roma''nın içine girip yerleşince Roma''yı içten yıkmalarının bedelini, Roma tarafından adetâ tanınmayacak şekilde değiştirilmeye mâruz kalmakla ödediler ise, aynı sonuç, böyle bir AB sürecinde ortaya çıkabilir; hattâ çıkacaktır da. Şimdi şuna kısaca bakıp konuyu kapatalım: Acaba son referandumlara bakarak AB''nin kesin bir çöküş sürecine girmiş olduğunu düşünmek mümkün olabilir mi?
Durmuş Hocaoğlu

Sayfa Başı


ABD ve İngiltere'nin hilafet projesi engellenmeli

 

Atatürk‘ün vasiyetini saklamasınlar

 

ABD'nin ve İngiltere'nin bir hilafet projesi var ve şu anda da Türkiye'de kendisinin halife olabileceği düşüncesinde insanlar var, bir tanesi de Amerika'da bunların... Mustafa Kemal Paşa'nın Nutuk'ta da yer alan bir tasavvuru var.Diyor ki “ Günümüzde (1920'lerden söz ediyor) 3 tane müslüman ülke var, Türkiye, İran ve Afganistan... İleride bu sayı 45-50'ye çıkar, o zaman müslüman devletler bir araya gelirler ve 5 devletten oluşan bir dış konsey kurarlar ve bu konsey büyük millet meclisleri aracılığıyla, rotasyan usulüyle hilafeti temsil eder ” projesi bu... Bugün ABD de diyor ki “ Hilafet devletler nezdinde olursa İslam ülkeleri güçlenir, bir şahsı halife etmekle bunu yürütmek lazım .” İngiltere'nin de isteği bu...

Adamlarından birini halife diye yutturabilirlerse onunla anlaşarak işleri götürecekler .Halbuki İslam ülkeleri birliğinin dış konseyi olursa götüremeyecekler.Mesele burada.Ben bir şahsa binaen hilafet kurulmasına karşıyım; zaten cumhuriyet ilan edilmeniz için saltanatı kaldırmanız lazım.

Cumhuriyet saltanatın alternatifidir.Ama hilafet başka bir olay. ..Zaten Mustafa Kemal Paşa da 1922 yılının Kasım ayında Meclis'te yaptığı saltanat ve hilafet konulu konuşmasında saltanatı eleştiriyor, hilafeti övüyor.Bunun belgelerini 1981'de eski Türkçe olarak yayımladım. ABD'nin büyük Ortadoğu projesinde bir yandan Fener Patriği'nin ekümenik yapılması var; bir yandan da Türkiye'nin hilafeti ve halife olarak kendi adamlarını getirme konusu var.

 

Bunun önünü kesmek için diyorum ki, Mustafa Kemal Paşa'nın bir tasavvuru vardı; bu maalesef bu güne kadar konuşulup tartışılmadı.Hilafetin kaldırıldığı günden bu yana bu tartışma var.O günlerdeki kanunlarımız “hilafet büyük millet meclisinin nezdinde temsil ediliyor” deniyor.1924'te hilafet kaldırılırken yabancı devletlerle girilen mali ilişkilerde “İslam'ın halifesi bunlara el açtı” dedirtmeme düşüncesi rol oynadı.İleride Güçlendiğimizde niçin olmasın diye bir görüş var.

 

Avrupa birliği hayali bitti, o iş yattı.Yıllardır bunu hiç olmayacağını, hatta imtiyazlı ortaklık bile verilmeyeceğini anlatıyorum.Türkiye'nin yeni birlikteliklere ihtiyacı var.bu noktada Mustafa Kemal Paşa'nın tezi tartışılır; beğenilir beğenilmez kurulmuş bir G8 var.AB hayali yerine G8 ve İslam kalkınma Örgütü'nün de başkanlığında yeni arayışlara gidilebilir.

Belgelerin açıklanmasını, hilafet konusunun da Mustafa Kemal Paşa'nın çizdiği Şekilde tartışılmasını ve ABD ve İngiltere'ye de şahız bazında bir hilafet kurdurma imkanının ortadan kaldırılmasını istiyorum. Ekümenliğe karşı çıkışımında nedeni bu... Çünkü ‘eğer papaz ekümenik oluyorsa, ben de halife olurum' diyecekler bulunur.”

 

www.aytuncaltindal.com

 

Milli Görüş İktidar Olsaydı Türkiye'nin Ekonomik ve Siyasî Açıdan Dünyadaki Konumu Ne Olurdu? Aytunç Altındal , Haziran 2005

D-8'ler hayata geçirilmiş olsa idi ve Sayın Erbakan, hâlâ, Başbakan olmuş olsaydı, Türkiye'nin ekonomik ve siyasî açıdan dünyadaki konumu ne olurdu; artı, Müslüman âlemi üzerinde etkisi ne olurdu? Bakın, o dönemde, ben de çok içinde olduğum için biraz daha yakından biliyorum. Hazırlanan görüşler, tezler, karşı görüşler, vesaireler vardı, bunlar tartışılırdı; ama, bakın şöyle bir durum vardı: Türkiye dış borçlarını indirmek istiyordu. Fehim Bey burada yok, kulakları çınlasın. Biz, kendisiyle birlikte Amerika'ya gittik ve orada yetkililerle görüşülüyor. İşte, böyle biz oturduk, karşımızda da işte üç tane adam oturuyor, Dünya Bankasının temsilcileri. Türkiye olarak 4 milyar dolar borç ödeyeceğiz, indirmek istiyoruz dendi. Adamlar hiç oraları değil. Sonrasında ortaya çıktı, şunu söylediler bize, aynen, yahu Türkiye borç ödeyemez, borç almak zorunda, yani, ezcümle anlatıyorum, mealen. Türkiye borç almak zorunda; siz dış borç ödemeye geliyorsunuz, nasıl şey bu yahu, olmaz böyle bir şey ; onun için, bırakalım bunu dedi. Siz neden borç istiyorsunuz, ne kadar, libor bilmem ne falan, benim de bilmediğim kelimeler bunlar. Olay bu. Türkiye dış borcunu bile ödeyemiyor. Ne oldu bunun üzerine; Türkiye, ilişkilerini biraz dondurunca, hemen heyetler gelmeye başladı. Bu heyetler geldi, bakın, ilk defa, o dönemde hiç kimse davet etmedi, çağırmadı, etmedi, İsrail Dışişleri Bakanı atladı, Türkiye'ye geldi. Burada bütün bakanlar, sayın dostlar buradalar. Birdenbire çatkapı adam geldi Türkiye'ye. Hatırlarsınız, içeride bir odaya aldı Sayın Erbakan onu Başbakanlıkta “ yahu, bu adama ne diyeceğiz ” diye. Yani, kendi kendine geldi adamlar, bırakmıyorlar zaten. Peki, Erbakan ve o günkü hükümet işbaşında kalsaydı, kalabilir miydi; kalamazdı; çünkü, yanındaki ortağı zaten altını kazıyordu. 4 milyar dolar borç ödeyeceğimizi söylediğimiz gün, Ufuk Söylemez, o parayı başka yere transfer etmişti.

Onun için, olmuyordu. Tek başına iktidar olsa, o zaman çok olay değiştirdi. Tek başına iktidara gelinseydi, bugünkü... İşte, bugün gelenler onun sayesinde geldiler. Ama, bugün gelenlerin işte başındaki yönetici grubu çıkarın, gerisi gene Millî Görüş içindedir, benim kanım yani. Onu yöneten birileri var. Yani, burası, bir anlamda, teşbihte hata olmaz, Millî Görüş hareketi, bir Erbakan airlinesdı, 4 tane terörist bastılar, uçağı kaçırdılar ve olan oldu yani. Olay bu.

 

Siyonizmin Siyaseti Nedir?

Siyonistler nerelerde yoklar ki. Bugün gelirken, sabahleyin, uçakta, bir değerli profesör geldi, kendini tanıştırdı, Kemal Yalınkılıç Bey, kendisini anmadan geçemeyeceğim. Beyefendi, Millî Parklar Genel Müdürü. Dedi ki: “Aytunç Bey, o boyutlara geldi ki iş, benim kendi genel müdürlüğüm, Kaçkar Dağlarında, İsrailliler dolaşıp, oradaki bitkileri, bilmem neleri, böcekler dahil topluyorlar, götürüyorlar, mâni olamıyoruz. Yeni çıkan bir kanun var, adam gelip dolaşıyor, götürüyor. Dağlarımızdaki börtü böcek bile gidiyor yani.” Kaynağını da söyledim. Börtü böceği bile çalıyorlar herifler yahu! Nerede kaldı toprak, nerede kaldı Türkiye'nin siyasî yapısı?!

Bize bir İsrail siyonist kazığı esas şudur : Efendim, bu Ermeni meselesini tarihçilere bırakın. Bizi 50 sene uyuttular bu numarayla. Bu, siyasî bir olaydır diye bas bas bağırdık zamanında. Bunun tarihle hiçbir ilgisi yok dedik. Efendim, tarihçilere bırakın bu işi dediler. Bu, İsrail teziydi; ama, İsrail'in kendisi, meseleyi tarihçilere bırakmadı. 6 milyon Yahudi gerçekten öldürüldü mü, öldürülmedi mi, bilinmiyor; ama, adam, 1948'de faturayı kesti, Almanların önüne koydu. Öyle tarihçilere bırakalım falan da demedi. Parayı da bastıracaksın dedi. 60 senedir de parayı alıyor. Bize geldi aynı İsrailliler, aman bu meseleyi tarihçilere bırakın dediler. Oysa, bu olay, siyasî bir olaydı ve çok ilginçtir ki, Ermeni meselesini dünyada kabul etmiş ve onaylamış bir tek devlet tarih kurumu yoktur. Hiçbir devletin tarih kurumu Ermeni meselesini Türkler soykırım yapmıştır diyemiyor, sadece siyasî komitelerin sözleri bunlar. İşte, bu oyun, en büyük oyunlarından biriydi.

Siyonizmin Türkiye'deki Etkisi, biliyorsunuz, adamların bir sözü var, onunla tamamlayayım. Diyor ki: “ Biz, iki devlet kurduk; önce, Türkiye'yi, sonra İsrail'i. ”

Allah hepimizin yardımcısı olsun; inşallah, bunları yırtacağız ve kıracağız. Sayfa Başı

www.aytuncaltindal.com


Kilise Ekümenizm ve Politika

Yeni Papanın bir kitabı var. 1986'da yayımlandı. Kitabın ismi ‘ Curch Ecumenism and Politics ' Kilise Ekümenizm ve Politika.

Yeni Papa ekümenizm şampiyonu kiliseler arası dayanışmayla Müslüman yani Hıristiyan olmayan diğer halklara yönelik ekümenik hareketlerin hızlandırılmasını isteyen, düşünen bu nedenle de Türkiye'ye çok yakında baskı yaptıracak olan bir Papa . Ve ermeni meselesinde de yaptıracak, Apo'nun serbest bırakılması meselesinde de yaptıracak, Türkiye'nin Avrupa ilişkileri konusunda da yaptıracak. Şimdi siz düşünün bakalımTürkiye'nin içinde bulunduğu şartlarda bu baskılara dayanabilmesi için nelere ihtiyaç var. Birincisi ihtiyaç olan nedir onu tespit etmek lazım ama bir avantaj var ortada Türkiye bunu kullanmalı. Protestan Almanya'nın radikal kökten dinci bir Papası var şu anda. Bu çok büyük bir siyasi avantajdır görebilen için . Bu konu üzerinde yoğunlaşılabildiği takdirde Türkiye'ye bir avantaj sağlayabilir. Çünkü bu Papa tıpkı Amerika'daki Evanjelikler gibi birlikte ekümenizm çatısı altında Türkiye başta olmak üzere bütün Türkiye Cumhuriyetleri'ni ve Çini tehdit etmeyi planlıyorlar bu ekümenizm adı altında ve bu Papaz da buradaki kiliseyide büyük Ortadoğu projesinde koç başı olarak Ruslar'a karşı kullanmak istiyorlar olay budur. Dolayısıyladır ki bunu çok iyi görüp bu manevrayı çok iyi sezip ona göre T.C. Devleti'ni yönetenler plan ve proje yapmalıdır.

Yazının tamamını okumak için www.aytuncaltindal.com

sitesinde tv programları bölümünü tıklayınız.


EKÜMENİZM

 

Alman Başbakanı ülkemizde patrike ekümenik ifadesiyle sıfatıyla konuşması ne anlama geliyor.?

 

A.Altındal.    Şimdi bir de işin üçüncü ayağı dediğimiz kilise meselesine hemen oradan ekümeniğe gelmek istiyorum. Ekümeni Hıristiyan dinin ve uygarlığının ekonomik olduğu coğrafi alan, egemen olduğu evet, bu nedenle de ekümenik olduğu coğrafi alan demektir.

 

Bu nedenle de toplantılarda ekümenik yine Hıristiyan mezhepleri arasında yürütülüyor. Fener Rum Patrikhanesinin İstanbul Patriğinin 451 yıldan bu yana Ekümenik unvanı bulunduğunu ifade ediyor. Buradan yola çıkarak Alman basını geldi ziyaret etti ülkemizi gitti. Patrikhaneyle de görüşmeleri oldu. Patrik kendini Ekümenik sıfatıyla ifade etti. O şekilde hitap etti. Bunu siz kıyasladığınızda ne görüyorsunuz. Alman Başbakanı ülkemizde patrike ekümenik ifadesiyle sıfatıyla konuşması ne anlama geliyor.?

 

Şimdi tabi o Türkiye'yi empoze anlamına geliyor. Çünkü bu Schroder'in kendisi Ortodoks falan değil. Protestan. Gidip Ortodoks Patriği adıyla bilinen kişiyi ne yapıyor ziyaret ediyor. Ve onunla görüşmeler yapıyor. Şimdi ekümeniklik meselesi Türkiye'nin en hayati olayı . Çünkü ekümeniklikle birlikte evvela ruhban okulu da var unutmayalım. Ekümenik nedir sorusunun cevabını yıllardır ben bu adamlara soruyorum, bu adamlar da kilisede hiçbir cevap vermiyor. Sonunda rica ettim. Emin Şirin Bey bir soru önergesi getirdi meclise ve başbakan da sordum dedi ki bu adamlara sordum. Bunlarda geçen sene bir açıklama yaptılar mecburen. O açıklamalarında aynen şu cümleler geçiyor, diyor ki: ‘‘Ekümenik demek Hıristiyan ümmetinin coğrafi alanlarını kapsamaktadır.'' Şimdi Türkiye'de ümmet kelimesini ben kullansam içeri girerim. Ümmetçilik yapsam ben içeri girerim. Papaz diyar ki Hıristiyan ümmetinin kapsadığı alanlar dediği zaman papaza bir hadise olmuyor.

 

Ekümene nedir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başpapaz'a Ekümeniklik Verse Ne olur?

 

A.Altındal.   Evet. Şimdi. Ekümeniklik aynen ben size bunu bir adım daha açarak söyleyeyim. Ekümene demek islam dininde bir Darül İslam kavramı vardır. Bu Ekümene kavramı da Hıristiyanlıktaki. Bunu tam karşılığı şu: ‘‘Hıristiyan dininin ve şeriatının efendim ve şeriatının egemen olduğu coğrafi alanlar.'' Ha şimdi orada tabi şeriat kelimesi tabi meclise yazdıkları için geçirmemişler. Ümmet demekle onu içine koyuyor. Çünkü şeriat ümmette olur. Dolayısıyla o kelimenin içinde men demiş o şeyi yapmış. Ama aslında Hıristiyan ümmetinin ve şeriatının geçerli olduğu şimdi gelelim eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti patriğe ki patrik bile değil, oradaki başpapaz patrik sıfatı yani resmi sıfatı başpapaz evet ekümeniklik verse. Bakın ne olur. Şimdi önce iki hususa deyinelim. Birincisi T.C. Devletinin o başpapaza verdiği bir unvanı o adam kullanıyor. Bu suç gelen devlet başkanı Türkiye'de verilmemesi olan bu unvanla birisine hitap ediyor, bu da diplomatik etiğe ayrıkı bir tavır. Şimdi efendim biz bu papaza desek ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti. T.B.M.M. tabi başka yer yok desek ki efendim biz sizi ekümenik kabul ettik. Bu adam haklı olarak ne diyecek. Peki beni kabul ettiniz mi? Ekümenik everensel olarak kabul ettiniz mi? Ettik. Ortodoks aleminin liderini benim olduğumu kabul ettiniz mi? Ettik. Nerede benim Ekümenem. Benim Ekümenem neresi. Yani benim Ekümenikliğim nerede geçecek. O zaman da diyecekler ki Avrupa'daki hemen tıpkı Vatikan gibi sizde şunlara 300-500 dönüm yer verin bu orada geçsin. Bakın ne oluyor gene sonrasında. Bakın Türkiye'de gene birileri içimizdeki bir hain kontenjanı var ya onlar gene hemen gene yayına başlayacaklar. Efendim 300 dönüm yer versek ne çıkar.


 

Ek Protokol'ün İmzalanması ile Kıbrıs'ta Sular Isınacak

 

Türkiye Avrupa Birliği arasında en yüksek karar organı olan Ortaklık Konseyi toplantısının ana gündem maddesi, Kıbrıs 'tı.

.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Lüksemburg'da Ortaklık Konseyi toplantısında, Türkiye'nin reform sürecindeki kararlılığını bir kez daha vurguladı. ‘ AB uyum protokolü konusunda top Brüksel'de. Kıbrıs konusundaki çağrılar bizi incitiyor.AB konsey üyelerinin Ada'da çözüm için sürekli Türkiye'ye ne yapacağının söylenmemelidir. Avrupa Birliği Komisyonu'nun Kıbrıs ile ilgili hazırladığı iki tüzüğün hayata geçirmesi önemlidir. Birliğin kendi hazırlıklarını tamamlamasının ardından varılan mutabakat çerçevesinde Türkiye uyum protokolünü imzalamaya hazırdır. 3 Ekim'de başlaması planlanan müzakerelerden önce yapılması gerekenleri gözden geçirmiştir. ' dedi

Bu açıklamalardan sonra Rum tarafı rahat, tabiî ki der ‘ şimdiki durumumuz, Annan Plan'nının getireceğinden daha iyi '. Hem rahat hem de Gül'ün teslimiyetçi açıklamaları yetmiyormuş gibi, hala AKP hükümeti protokolü imzalasın diye AB kadroları ile bizi sıkıştırıyor.

.

Gümrük Birliği'ni Kıbrıs Rumlarını da içene alan şekilde genişleten Ankara Anlaşması'nın uyum (ek) protokolünün imzalanması Rumlar tarafından NEDEN ısrarla isteniyor???? Rumlar bu sabırsızlığı Türkiye'den gümrüksüz olarak mal almak veya satmak için göstermiyorlar. Tamamen ENOSİS. Bunu anlamamak gaflet, dalalet,ihanet içinde olmak demektir.

 

Uyum protokolünün imzalanması ile Türkiye, Kıbrıs'ta tek devlet olarak Kıbrıs Rum kesimini tanımış olacak , KKTC'yi tarihe gömmüş olacak. Bu nedenle Türkiye Avrupa Birliği arasında en yüksek karar organı olan Ortaklık Konseyi toplantısının ana gündem maddesi, Kıbrıs 'tı.

.

Bu da yetmiyormuş gibi, ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya'dan sorumlu Bakan Yardımcılığı yetkilisi Laura Kennedy, Kıbrıs sorunu konusunda Ankara, Atina, Lefkoşe'de temaslarda bulunacak. ABD, Annan planının Kıbrıs için en iyi yol olacağını düşündüğünü açıklıyor ve taraflar arasında uzlaşmayı sağlamak için Laura Kennedy'yi gönderiyor. Anlaşılan ABD ve AB, KIBRIS konusunda çok sıkı ataktalar.

Sayfa Başı .

Meryem Kaya

27.Nisan.2005


Öcalan Yeniden Yargılanırsa Ne Olur.

 

İkinci yargılama olsa bile sonuç değişmeyecektir. Yargı müebbet hapis kararı verecektir. Ancak önemli olan bu değildir. Önemli olan üzerinden ölüm korkusu kalkan ve birkez daha Avrupa desteğini alan

Öcalan'ın ne yapacağıdır. 2. Yargılanma ile Apo kendisini ‘BEBEK KATİLİ ve 30 BİN Kişinin KATİLİ olmaktan çıkarıp, Siyasi suçlu durumuna sokturacaktır. Bundan sonra engellemeler getirilsede her yaptığını siyasi şova dönüştürecektir.

 

Bu arada AB her zamanki çifte standart tavrını ile Apo'nun yargılanmasında sınırlamalar oldu diye bas bağırınıp, dünya kamuoyunun dikkatini buraya çekecektir.

 

PKK'da boş durmayacak, terörist başına destek verecek, yaz döneminde yasa dışı faliyetlerini artırarak, pek çok masum insanın canına kast edecektir. Yurt dışından yaptığı açıklamalarla yapılan son derece insanlık dışı olayları davaları için yaptıklarını beyan edecekler. AB'de kağıt üstünde kınamalarda bulunarak, desteklerini geri planda sürdürecektir. Sayfa Başı

 

Oya Oybir

11.Mayıs.2005

 


.

ABD Ortadoğu'da Ne Yapmak İstiyor.

.

ABD ‘nin yapmak istedikleri ile Şeytanın yapmak istedikleri hep aynı. ABD derken o kıtada yaşayan insanların tümünü kasdetmiyoruz. Şu anda iktidarda olanlar ve daha önce iktidar gelmiş olanlar her zaman şeytan ile işbirliği içinde olmuşlardır. Bunların işbirliktelikleri Hz. Süleyman zamanına kadar uzanır. Kimi zaman adları, duvarcı ustası, tapınak şövalyesi, gül ve haç kardeşleri, kuru kafacılar, sion tarikatı, evangelist vesaire şeklinde olmuştur.

.

Şimdi bunlar Ortadoğu'da ne yapmak istiyorlar. Yapmak istedikleri ana amaç ilelebet İsrail devleti mevcut ve hakim kılmak. Ortadoğu coğrafyasında İsrail ile bağımlı ve aynı şekilde hareket eden devletler yaratmak. Kısaca ülkelerin arasında sözüm ona sınırlar olsada Büyük Ortadoğu Projesi ile İsrail'i Ortadoğu'da egemen devlet kılmak.

.

Ortadoğu'daki her devleti İsrail'in bir dediğini iki etmemek kaydıyla, tamamen itiatkar kılmak. İstesinler veya istemesinler ABD, bir şekilde kendi istediği yapıda bütün Ortadoğu ülkelerini değişmeksizin şekillendirmek istemektedir. Ohalde ABD Büyük Ortadoğu Projesini Nasıl Gerçekleştirecek?

Gerekirse ABD,

Irak'ta olduğu gibi ülkede kimyasal sivrisinek ilaçları var diyerek, işgal ederek
  • Liderlere suikastler (Hariri Suikasti) düzenletip, güç dengelerini bozarak,
  • Suriye'ye olduğu gibi açıktan tehdit ederek,
  • İran'daki gibi, nükleer silah depolıyor, dünyadaki terörist gruplara verecek diyerek, dünya kamuoyunu nefreti kazandırıp, ambargolarla yalnız bırakarak.
  • Daha davasının ne olduğunun bilincine varamamış yeni uykudan uyanmış Türki Cumhuriyetlerinde ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinde , çeşitli renklerde devrimler yaparak kendi istediklerini iktidara getirerek.
  • Teorist ilan ettiği yeraltındaki İslam davalı örgütleri, seçimle meşrulaştırıp, kontrol edilebilinir kılarak sözüm ona onların devlet isteklerine izin vererek, Filistin seçimleri, yerel seçimlerde Hamas % 40 oy alarak yeryüzüne çıkarıldı.
  • En önemli bana güven, size demokrasi getireceğim diyerek
  • Peki Türkiye için plan nedir. Borçlandır borçlandırabildiğin kadar, boyunduruğunu arttır. Koltuk sevdalı politikacıları bul, halkın sevdiği lider olmasına yardım et. Sonra iste istediğin kadar. Eğer yanıltırlarsa, ülkedeki Türban Sorunu hatırlat, Alevi Sünni konusunu karıştır. Moskova'da uzaktan, İsrail ziyaretini yeni tamamlamış Türkiye Başbakanına ‘Gel Bekliyorum' diye seslenerek. 3 Ekim civarındaki baskın seçimi konuşalım diyerek

 

Bunlar ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesini Gerçekleştirme takdikleri. Sonuçta ne olacak 3. bin yılda Ortadoğu ve sonra da Çin'i Hıristiyanlaştırmak için çalışacaklardır. Şimdilerde Diyalog diyerek başlattıkları misyonerlik faliyetleri, sonraları silah zoruna dönüşecektir. Allah Müslüman Torunlarımızın Yardımcısı Olsun. Sayfa Başı

.

Derya Sarı

11.Mayıs.2005


Hükümet, ABD'ye Niye Ayak Sürüyor? Ufukta Seçim Göründü

Türkiye'de seçim zamanlarında iktidar değişimleri hep partilerin ikinci adamları üzerinden olmuştur. Atatürk-İsmet İnönü, İsmet İnönü- Ecevit , Süleyman Demirel- Tansu Çiller Erbakan – Yenilikçi Erdoğan bu ikililere dikkat edilirse parti başkanları yetiştirdikleri veya destekleri ikinci adamlarına iktidarı devretmişlerdir. Bu seferki ikili kim olacaktır. Erdoğan-??? . Üç harfli Süleymaniye'de askerlerin kafasına torba geçirilirken tesadüfen mantı yemeğe giden kişi.

Batı yanlısı bir politika izleyen AKP hükümeti, 1 mart tezkeresini geçiremeyerek kırdıkları ABD'yi tekrar kazanma çabaları ile birlikte geçte olsa bazı durumlarda tavır koymaya çalışarak Amerika'lı mütefiklerinin kafasını karıştırıyor.

.

Şu anda AKP hükümetinin ve dolayısı ile Türkiye'nin ABD ile durumu KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİ AĞIRLAR mahiyetinde. Yani iki tarafta birbirlerinin ne yaptığını anlamıyor. AKP hükümetinin İncirlik çekimserliği, Nato polemiği, Erdoğan'ın Nato'dan çıkmayı düşünelim demesi Türk Mavisi Darbesi şeklinde yorumlandı. Başbakan Erdoğan'ın Nato'dan bile ayrılabilir , Nato adına ne Suriye'ye nede Irak'a nede İran'a gider. Müslüman ülkede savaşmaz, Nato'ya Hayır diyecek kadar gözü kara diye düşündürmesi . ABD'nin ikinci bir İpek Yolu yaratma Alternatifleri dolayısı ile Romanya, Bulgaristan'da üs kullanımına izin alması, Kırgızistan ve O bölgedeki kadife darbeleri desteklemesi, Türkiye ile müttefikliğine ne oluyor dedirtiyor. Hükümet ile ABD arası tıkandı mı sorusunu beraberinde getiriyor.

.

Başbakan'nın Nato'ya Hayır diyecek kadar gözü kara diye düşünülmesi O'nun Amerika neznindeki siyasi meşruiyetini ciddi sarsar. Amerika'nın sahip çıktığı insanın siyasi meşruiyeti devam ediyor, Hükümet, ABD'ye ayak sürüyormuş gibi görünsede gecikmelide olsa ABD'nin her dediğini yapıyor. Bu şekilde siyasi devamlılıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Milli görüşten doğmalar üzerlerine giydikleri gayrimilli gömlekleri ile milli duruş göstermede hiçbir gayret göstermiyorlar. Kuzey Irak'ta Türkmenler lehine hiçbir varlık gösteremiyorlar. Sözde Ermeni Soykırımını olmadığı konusunda haklı çıkmak için yeterli olamıyorlar. Ermeni soykırımı konusuna tüccar kafasıyla yaklaşıp neredeyse sözde ermeni soykırımını kabul edelim yeterki bizi AB alın diyebilecek durumdalar. Buda yetmiyormuş gibi bu haksız iddiayı kabul edip toprak verip, bizi 50-60 yıl tazminat ödemeye mahkum edebilirler işte bu kadar da milli duruştan uzaktalar. Bayrak yasasını ihlal edip ölen Papa için bayrakları indirebiliyorlar. Bu arada onlara sormak lazım siz bukadar batı yanlısı ve diyalogçu iken acaba onlar bizim Diyanet Başkanımız için aynı manidarlığı yaparlarmıydı? Kıbrıs'taki Ekümenik ve Ruhban Okulu konusundaki tavizler, yaz yaz bitmiyor.

.

Baskın Seçim Kapıda

.

Milli görüşü unutacak kadar batı yanlısı olan Erdoğan ile Amerika arasını birilerimi bozuyor? Öyle ise bunu kim yapıyor? Muhalefet anlamında yapabilirliği olmayan AKP dışındaki partilerin tutup birde ABD ile Erdoğan'ın arasını bozma işini yapabilmesi pek manalı gelmiyor. Zira şu anda ABD ve AB'nin en yakın müttefiki AKP hükümeti niçin başka işbirlikçi arasın? Başbakan'a Nato'ya Hayır dedirtirerek siyasi meşruiyetini zedelemek isteyenler yine ABD'nin kendisi olsa gerek. Tam itaat beklediği müteffiki AKP hükümetinin milli konularda çekimserliğe girmesi yönlendirmek istediği Ortadoğu ve Orta Asya politikalarındaki hata payını arttırır. Buda ABD tarafından en son istenecek bir durumdur. Onlarda tabiî ki bu mantık çerçevesinde baştan hatayı ayıklayacaklardır.

.

Türkiye'de seçim zamanlarında iktidar değişimleri hep partilerin ikinci adamları üzerinden olmuştur. Atatürk-İsmet İnönü, İsmet İnönü- Ecevit , Süleyman Demirel- Tansu Çiller Erbakan – Yenilikçi Erdoğan bu ikililere dikkat edilirse parti başkanları yetiştirdikleri veya destekleri ikinci adamlarına iktidarı devretmişlerdir. Bu seferki ikili kim olacaktır. Erdoğan-Gül.

.

Sözün kısası Erdoğan'ın raf ömrü dolmuştur, bertaraf edilmesi gerekmektedir. Erdoğan AKP ile Amerika arasındaki resmi iyi okuyamamaktadır, dünyayı iyi değerlendirip batıya tam teslimiyetçi olamamaktadır. Yırtık pırtık ettiği milli görüş gömleğini arada bir ütülediniz mi diyerek giymek istemektedir. Belki geç te olsa Erdoğan için bir şans doğar nezaman? geciktirdiği İsrail ziyaretinde, giydiği gayri milli gömleğinin üzerine birde kafasına KİPPA giyerse belki o zaman…

.

AKP hükümeti, 3 Ekim'de AB'nin Türkiye'yi alma kararına göre seçime gidecektir. AB'nin kararı Türkiye'yi AB'ye alma yönünde ise seçim kasımda eğer değilse seçim 3 Ekim öncesinde. Ne yapmak lazım Yolu MİLLİ GÖRÜŞ VE MİLLİ DURUŞTAN GEÇEN HERKES SEÇİM HAZIRLIKLARINA BAŞLAMALI. ŞİMDİDEN İTİFAKLAR VE KOALİSYONLAR OLUŞTURULMALI, ZİRA TÜRKİYE GÜÇ KAYBETTİRİLMİŞTİR, AĞIR BORÇLARA VE BİLMEDİĞİMİZ ANLAŞMALARLA SONRADAN ÖNÜMÜZE ÇIKACAK YAPTIRIMLARA MAHKUM EDİLMİŞTİR. ŞİMDİ GÜÇ BİRLİĞİ ZAMANIDIR, AKSİ HALDE TÜRKİYE 70 MİLYONU İLE KÖLELEŞMEYE VE 21.YÜZYIL KOLONİSİ OLMAYA HIZLI ADIMLARLA GİTMEKTEDİR.

.

Değerli Türk milleti, bütün bunlar olurken İstiklal Marşı'mızın ilk kelimesini hatırla ‘ KORKMA '. Bizde ALLAH'ın izniyle KORKMAYACAĞIZ. Sayfa Başı


Bilderberg Toplantıları ve Türkiye Ekonomisi

Bu sene yakın zamanda yapılan Bilderberg toplantısında özellikle Türkiye'nin konu edilmediği, gündem maddesi olmadığı ve toplantıda konuşulmadığı özellikle televizyon kanalına açıklama yapan bu gazeteci tarafından ısrarla vurgulandı.

Bilderberg toplantısında hakkında konuşulmak gurur verici bir durum gibi algılatılırken aslında bu tarz toplantılarda gündem maddesi olmak başına çorap örüldüğünün çok önemli bir kanıtıdır.

Türkiye'nin Eski Merkez Bankası başkanlarından birisi bu toplantılara birkaç kez davet edildiğini ama toplantı kararlarının kamuoyuna açıklanmaması gerektiğini ifade etti. Bu açıklamayıda sözde toplantı gizliliğinin kalkmamasını , O'nun özellikle davet edildiği bu toplantıların özelliğini zedelediği edasıyla yaptı. Burada yapılan tipik masonik farklı yönlendirme mevcuttur. Burada kamuoyunun olayı farklı bir yönde algılanması isteniyor. Gerçekte algılatılmak istenen kişisel değil, evet bu toplantılara herkes katılamıyormuş, gizlilik korunuyormuş vs. değil. Özelikle kamuoyunun anlaması istenilen şey, ekonomide ve Türkiye'nin iç ve dış konularında bir yorumumuz yok, bir ilgimiz yok, Türkiye'deki herhangi bir şeyi biz yönlendirmiyoruz. Günahıyla, sevabıyla Türkiye'deki bütün icraatlar, ülkenize aittir. Buradaki durum , yargı sürecinde olan müdahale edilmemesi ve karışılmaması gereken bir davanın durumundan farklı değildir tarzındadır. Çünkü muadil olursan ihale üzerinde kalır veya kurgulanan senaryo bozulur. İyisi mi Türkiye'nin T'si geçtiğinde Üç Maymun'u oynamaktır. Komplo teorileri artık teori değildir.

Bu seneki Bilderberg Toplantısında Türkiye'nin konuşulmamış olması, önceki senelerdeki toplantılarda da konuşulmadığı anlamına gelmiyor. Sormak lazım, bu toplantılar, toplumların yararına ise burada yapılan beyin fırtınalarının sonuçları neden kamuoyu ile paylaşılmıyor. Sadece istenildiği zaman gazetecilere yazdırılıyor. Evet saf bir soru oldu. Cevabı açıktır.

Eski merkez bankası başkanımızın katıldığı toplantılarda Türkiye konuşulmuşmuydu acaba. 2001 krizinin çıktığı senede Türkiye konuşulmuşmuydu acaba. Eski Merkez Bankası Başkanının uluslar arası ufuku genişletilmiş, beyin fırtınası tartışmalarında serbest ekonomilerde merkez bankasının piyasaya müdahale etmemesi gerektiği öğretilmiştir. Onun için 2001'de sabit kur sisteminde kriz çıktığında ,

Piyasa TL ihtiyacı içinde iken,

  • İnsanlar döviz satıp TL alamıyor iken,
  • Gecelik faizler ortalama %1500 olmuş (Bir gecede ödediğiniz faiz, kriz öncesinde bir senede ödediğinize eşitlenmişken)
  • Hatta maksimum olarak %7500 çıkmış iken
  • Bankalararası piyasa libor+73 ile borçlanırken

İşte böyle bir günde düzenleyici olan rolü üstlenmesi gereken merkez bankası, öğretildiği gibi piyasaya TL vermek yerine seyirci kalmıştır. Burada devalüasyon öncesi Eski Merkez Bankası Başkanı TL'lerini dövize çevirmeyi unutmamıştır. Niye müdahale etmediniz diye sorulunca rezervlerimiz sınırlı idi. Hem serbest piyasa ekonomisini uygulayan bir ülkede yaşıyoruz denilmişti.

 

Krizin ertesi dalgalı kur sistemine geçip devalüasyon yapılmıştır. Kriz öncesi sabit kurda 630bin TL olan Dolar kriz sonrası 1200bin TL'ye ulaşmıştır. Döviz borçlulularının borçları katlanmıştır ve kriz öncesi açık pozisyon taşımaya ikna edilen firmalar borçlarını ödeyemeyip iflasa, içlerinde iyi olanlar yönetimlerini nakit injeksiyonu ile uluslar arası kredi kuruluşlarının eline kaptırmışlardır. Açık pozisyon taşıyan ve sahipleri tarafından hortumlanan bankalarda, banka aile mezarlığı olan Tasarruf Mevduatı Fonuna devreolunmuşlardır.

Yükselen döviz kurlarından ençok hazine bonosu itfasından TL alan ve dövize dönüp kaçan yabancılar yararlanmıştır. Bir günde 4-5 milyar dolar döviz alınmıştır.Hem hazine bonosunun yüksek faizini ceplerine koymuşlardır. Yer kalmadığı içinde öbür ceplerine döviz kuru farkından doğan devalüasyon gelirlerini doldurmuşlardır.İşte Bilderberg ve benzerilerinin ülkemiz ekonomisine katkıları.Sayfa Başı

Emine Aksoyer

15.Mayıs.2005


‘‘BUGÜN İSA'YI VATİKAN'IN ÖNÜNDEN GEÇİREMEZLER''

Eğer İsa diye biri yaşadıysa her peygamberin söylediği gibi insanlara (iyi olun, kötülük yapmayın gibi nasihatler verdi.) Doğru yolu gösterdi ve sonra da onu öldürdüler. Ya da Müslümanların inandığı gibi Keşmir'de öldü. Yani Hıristiyanlıkta İsa Mesih denilen kişi ancak Müslümanlara göre peygamber olan, Kuran'da anlatılan kişi olabilir. Yoksa Tanrının oğlu yapılmış olan kişinin hiçbir gerçeklikle ilgisi yok. Öyle birisi yaşamış değil. Tamamen başkalarının hayatlarından alınarak uydurulmuş sanal bir karakter. Babasız doğması, mucizeler filan hepsi hikaye.

Sayısının dörde indirdikleri İncillerden Matta, Markus ve Luka da palavradır. Luter bile yazanların kim olduğunun dahi belli olmadığını söylemiştir. Aziz Paul ileriki yaşlarında, başlangıçta çok karşı olduğu, İsa Mesih olayını yaymayı üstlenmiş ve dört Evangelist'in Gospeller'ini vazetmeye başlamıştır. Dördüncü Gospel'in yazarı John – ki bunu onun yazdığı da belli değildir. – İsa'nın Lazarus adlı bir genci ‘öldürdükten sonra dirilttiğini' yazmıştır. Bu masalda garip olan, son Evangelist olan John'un Gospel'ini İsa'nın ölümünden (yaklaşık 27-29 yılları) altmış yıl kadar sonra yazmış olmasıdır. Oysa Cleaude-Carrierre'nin de belirrtiği gibi, ilk Gospel'in yazarı Matthew, İsa'nın hep yanında yer almıştı. Her zaman onunla beraber olmuş, her zaman ona yakın olmuştu ama kendi Gospel'inde, böylesine inanılmaz bir olaydan tek satırla dahi söz etmemişti.

Dünyada tarih boyunca süren büyük bir savaş var ve artık iyice şiddetlendi. Şu anda bütün bu iddiaların muhatabı Katolik Kilisesi ve gerçekten de İsa'yı baş aşağı çevirmiştir. Bugün İsa söyledikleri gibi yeniden dünyaya gelse Vatikan'ın önünden bile geçirmezler. Vatikan'ın bugün ettiği görüşün ve radikalleşmesinin sebebi, bu iddialarla hesaplaşmak zorunda olması. Bu iddialar o kadar büyük bir boyuta geldi ki kilise yok olma tehdidi altında. Bir süre sonra da Vatikan'daki şebeke kaldırılacak, Hıristiyanlık peygamber olan İsa ile devam edecek.

‘‘YENİ PAPALIK TÜRKİYE'NİN AB İLE ENTEGRASYONUNU BALTALAYACAK KURUM OLACAK''

Yeni papa 16. Benedikt bir geçiş dönemi papası olacaktır. Döneminin ipuçlarını daha önceki Benediktlere bakarak deşifre etmeliyiz.Benediktlere bakarak deşifre etmeliyiz.Birinci Benedikt 575-579 yılları arasında papalık yaptı.Türk adını dünyada kötüye çıkaran kişi doğrudan doğruya odur. Döneminde Roma İmparatoru Avar Türkiye'nin baskısı altındaydı.Benedikt Cenovalı bir asilzadeydi ve Türklere karşı Almanlarla – o zamanki Lomrador – işbirliği yapmak istedi.Fakat Lamrador Türklere birleştiler ve haraç karşılığı Roma'yı işgalden vazgeçtiler. O gün bugündür Avrupa'da Türk adı kötüdür. güncel bölümünü Papa 16.Benedict'in Görüşleri tıklayınız

Sayfa Başı

TARİHİN EN GİZLİ YALANI

‘‘İsa'yla aynı zaman diliminde, bugün Kemerhisar dediğimiz yerde yaşamış Apollonius isimli bir şifacı var. İsa Mesih'in yaptığı söylenen ölü diriltmeyi Efes'te yapmış. Kendisinden ‘‘İnsan suretindeki Tanrı'' diye bahsediliyor. İşte bu adamın hayatı intihal yoluyla İsa'ya atfedilmiş.''

‘‘Önce Tapınak Şovalyeleri, ardından Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı, Sion Teşkilatı ve sonra Masonlar bu sırrı günümüze taşıyorlar. Apolllonius'un hayatı 1501'de yayımlanıyor, Kilise bunu hemen yasaklatıyor. 1954'te ABD'de Alice Weston bu olayı güncelleştirerek tartışmayı alevlendiriyor.''

‘‘Tartışılmaz gerçeklik olarak kabul edilen İncil metinlerinin aslında tamamen ilk dönem Kilise babaları tarafından uydurulmuş yalanlar oldukları, önce akademik çevrelerde son yıllarda da kamu oyunda tartışılmaya başlandı. Hıristiyanlıkta İsa Mesih denilen kişi ancak Müslümanlara göre peygamber olan Kuran'da anlatılan kişi olabilir. Yoksa tanrının oğlu yapılmış olan kişinin hiçbir gerçeklikle ilgisi yok.''

‘‘Sır'' mı? Son yıllarda tüm dünyada belki de en çok tartışılan konu olan Hz.İsa'nın yaşamı, ‘‘Sır'' kelimesinin gündelik lisanımızdaki kullanımını misliyle artırdı.

Da Vinci Şifresi ile kitlelerin gündemine giren Hıristiyan dünyasının sırları, hemen herkesin dilinde. Hz. İsa'nın soyunun devam ettiği, ruhbanların Katolik Kilisesi'nin eliyle Hıristiyanlığı bir devlet dini haline getirdiği ve bu sırrı bilen gizli cemiyetlerle yüzyıllardır arasında savaş olduğu yazılıp söyleniyor uzundur. Aytunç Altındal yeni kitabı ‘Yoksul Tanrı/Tianalı Apollonius'la tartışmaları bir sonraki basamağa taşıyor şimdi: ‘‘Bundan sonra Da Vinci Şifresi değil Apollonius var.''

Henüz 1970'lerde Yüzüklerin Efendisi'nin dünya çapında tutulacağına, Zen Budizm'in yaygınlaşacağını, Leonard Cohen'in dünya çapında ünlü olacağını öğrenen Altındal ‘‘hikmetfuruşluk değil bazı gizli örgütlerin ve hesaplamaların sonucu. Bunları bilmeden siyaset de yapılamaz.'' Diyor ve ekliyor: ‘‘İsa Mesih diye birisi hiçbir zaman var olmadı. Hıristiyanlığın gerçek kurucusu İsa değil, Anadolulu pagan Tianalı Apollonius'tur. Asırladır kilise yüzmilyonlara sen benim tanrımı istiyorsan benim dediklerimi yapacaksın dedi. Artık gerçekler ortaya çıkıyor ve Vatikan tasfiye sürecine girdi.''

Daha fazla bilgi için www.aytuncaltindal.com tıklatınız.

‘'İSA MESİH'İN HAYATI APOLLONİUS'TAN KOPYA EDİLDİ''

Kilisenin sunduğu şekliyle İsa Mesih'in hayatı tamamen bir kurgudan ibarettir. İsa'yla aynı zaman diliminde – sıfırla doksan yılları arasında – bugün Kemerhisar dediğimiz, o zamanlar Tiana diye bilinen yerde yaşamış olan Apollonius isimli bir şifacı var. Çok varlıklı bir ailenin çocuğu ve ‘ Apollo'nun oğlu' olarak tanınan pagan Apollonius 16 yaşına geldiğinde o dönemde eğitim merkezi sayılan Tarsus'a gitmiş ve buradaki Pisagorcu / Apollo'ya bağlı kişilerle tanışmış ve gizli bir teşkilatta öğrenci olmuştur. Aynı dönemde, Aziz Paul da yerlisi olduğu Tarsus'ta eğitim görüyordu. Biri Roma İmparatorluğunun asli dinsel sistematiği olan Paganizm'e göre, diğeri de Yahudi Farisi mezhebinin öğretilerine göre eğitilmişlerdi. Apollonius ile Paul'un Tarsus'ta tanışmış olmaları muhtemeldir.

Eğitiminin ardından Apollonius uzun yolculuklar yaptı. Her gittiği yerde, ahlakı düzeltmek ve Pisagor'un dogmalarını yaymak için çalıştı. Bazı yerlerde sihirbaz ve şarlatan olarak suçlanan Apollonius, gerçekte bir şifacıydı ve mucizeleri vardı. Adına bir tapınak yapılan ve bir çok tapınakta da resmi bulunan Apollonius Ephesos da (Efes) öldüğünde kendisine bir tanrı gibi tapılıyordu. Hıristiyan geleneğindeki meşhur Lezarus'un diriltilmesi olayı mesela. İşte bu olayı Apollonius Efes'te yapıyor, genç bir kızı diriltiyor. İfadesi gayet net: ‘‘Ben şifacıyım, tabiatta böyle olaylar var, hasta kızı bitkilerle canlandırdım. İkinci kez dirilt derseniz, yapamam.''

Araplar arasında Balyanus Usta adıyla bilinen Apollonius'un muziceleri Roma İmparatorluk kayıtlarında geçiyor. 217-220 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Domitian'ın bilge eşi İmparatoriçe Julia Donna'nın imparatorluk arşivindeki belgeleri vererek Flavius Philostratus adlı ünlü bir yazara hazırlattığı kitapta Apollonius'un ‘‘İnsan suretindeki tanrı olduğundan söz ediliyor.'' Roma İmparatorluğu diyor ki ‘‘İsa diye birisinin kaydı yok!'' Apollonius'un var.

‘‘TARİHİN EN GİZLİ YALANI''

Daha sonra Kilise Babaları, Hıristiyanlığı İmparator Konstantin'e kabul ettirmek için bu hikayeyi, Apollonius'un hayatını alıp İncil'de İsa'ya atfediyorlar. Konstantin zaten hiçbir zaman Hıristiyan olmuyor. ‘‘Ben yeni bir devlet kurdum; Yeni Roma. Yeni de bir din kuracağım'' diyor ve 325'te İznik'te birinci Ekümenik Konsili topluyor. Kendisi de konsilin başına geçiyor. Bizim İsa Mesih Tanrı'nın oğludur diyorlar Konstantin'e. Konsilin pagan başkanı bunda bir sakınca görmüyor; ‘‘Ee ne var bunda, ben de güneşin oğluyum.''

Konsilde alınan gizli bir kararla Apollonius'un yaşamı intihal yoluyla İsa Mesih'e atfediliyor ve Anadolu Ermiş Kilise tarafından adı ve eserleri ortadan kaldırılarak tarihten siliniyor. O güne dek yazılmış olan 2500'e yakın İncil'in de sayısını dörde indiriyorlar. Böylece Hıristiyan öğretisiyle dönemin pagan motifleri birleşiyor ve ortaya pagan Hıristiyanlığı gibi bir olay çıkıyor.

Gerçekte vaftiz bile olmamıştır Konstantin. Ölmek üzere iken başında bekleyen 150 kadar kişi var, bir papaz bir bardak suyu üzerine döküyor, vaftiz oldu diyorlar. Ama tabi hemen Konstantin aziz ilan ediliyor hatta 13. Havari yapılıyor. Ruhbaniyet de kendi istediği Hıristiyanlığın yayılmasını istiyor çünkü.

Tabii daha 1.yy'dan itibaren İsa'nın tanrının oğlu filan olmadığını söyleyen Ariusçular var. Diyorlar ki insanı tanrı yapmanız paganca bir olay. İnsanın tanrılaştırılma fikri zaten İsa doğmadan 1000 yıl önceden beri var. Mesala Mısır döneminde 2. Ramses daha hayattayken tanrı ilan edilmişti.

Bu intihalin tartışmaları yüzyıllar boyunca büyüyor. Önce Tapınak Şovalyeleri, ardından Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı, Sion teşkilatı ve sonra Masonlar sırrı günümüze taşıyorlar. Bu gruplar Kilise İncil'ine değil kendi gnostik İncillerine inanıyorlar. Kilisenin tarif ettiği İsa'ya inanmıyorlar çünkü. Apollonius'un hayatı 1501'de yayımlanıyor, kilise bunu hemen yasaklatıyor. Hollanda da yüzyıl sonra Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı kitap çıkarıyor, o da engelleniyor. 16.yy'da başlayan reform hareketi sırasında Apollonius'un yaşamı ve eserleri özellikle Arap bilim adamları tarafından yeniden Batı dünyasına tanıtılıyor ve ismi yeniden gündeme geliyor.

Daha fazla bilgi için www.aytuncaltindal.com tıklatınız.


Almanya ve Fransa'daki İktidar Değişiklikleri Türkiye'nin AB Üyeliğini Nasıl Etkiler?

Önerilen İmtiyazlı Ortaklık Ne demektir?

Türkiye'nin AB üyeliği Serüvenini Kısaca Özetleyelim.

- 6 Mart 1995'te imzaladığı Gümrük Birliği belgesi ile '' Türkiye diğer aday ülkelerden tamamen ayrıldı.'Türkiye'nin dış ticaret politikasını, egemenlik hakkından vazgeçerek' ' , tek yanlı bir biçimde AB'ye devretti. 17 Aralık 2004'te imzalanan belge ile ''Türkiye'yi müzakere süreci içinde imtiyazlı ortaklığa götürecek bütün koşullar'' , AKP hükümeti tarafından kabul edildi.

Türkiye zaten baştan beri imtiyazlı ortaklığa götürülmektedir.Fransa ‘imtiyazlı Ortaklık' önerip açıklık sergilemiştir. Almanya'da iktidara gelecek olan Hıristiyan demokratlar da ‘imtiyazlı ortaklık' demektedir. İki ülkenin ‘imtiyazlı ortaklığı' açıkça zikrekmesinin nedenleri farklıdır. Fransa'nın nedeni konuyu açıklığa kavuşturalım, ona göre konuşalımdır. Almanya'nın ki ise had bildirmedir.

İmtiyazlı Ortaklık ile Almanya'da iktidara gelecek olan Hıristiyan Demokratların Türkiye için tanımladığı AB ortaklığı, ‘ Birlik içerisinde yerinden kıpırdatılmayan, hiçbir konuda görüşü ve oyu istenilmeyen, etkisiz statü şeklindedir Birlik dışında ise yalnızlaştırılan ve Ortadoğu'da, Balkan'lar da ve İpek yolu Türki Cumhuriyetlerde yine etkisiz statü. Türkiye'den gelecek her talep ve istekde, istenecek imtiyazlar şeklindedir.

Acaba neden Fransa açık kart oynamak istemiştir. Acaba neden sadece göründüğü gibi işleri karıştırmamak adına tam üyelik oyununa bir son vermekmidir? Ne menfaati veya menfaatsizliği vardır.

Fransa 1990'da Körfez krizinden sonra kazık yedi. ABD ve İngiltere, Fransız şirketlerini bu bölgeden attılar.Yugoslavya'nın parçalanmasında ABD, İngiltere ve Almanya tarafından yürütüldü. Fransa devre dışı kaldı. Kıbrıs'ta da ABD, İngiltere ve Almanya öne çıktılar. Türkiye'de siyasette ve iş dünyasında ABD ve Almanya etkinli.

Fransa'nın imtiyazlı ortaklık deyip olayı yüzümüze vurmasının sebebi;Almanya, ABD ve İngiltere verdiğimiz imtiyazlardan yararlanırken kendisinin bir yarar sağlamıyor olmasıdır. Fransa bu yüzden Ortadoğu'da tuturabildiği hiçbir şey yok. ABD'ye yarar sağlayan Türkiye-İsrail İlişkileri, yine Fransa'ya bir fayda vermiyor. ABD'nin Fener Patrikhanesi aracılığı ile 250 milyon ortodoks'u yönetmesinden çekiniyor. Bu nedenle Chirac referandumu kullanarak Türkiye'nin hiçbir zaman tam üye olamayacağını gözümüze göstermek istiyor. Böylece Fransa'ya yar olmayan Türkiye'den diğerlerinin elde edeceği faydaları azaltmak istiyor.

Emine Aksoyer

24.Mayıs.2005

Sayfa Başı


Dünya İklimindeki Yaşamı Tehdit Eden Değişim

 

Süper yanardağlar, robotların istilası yada terör hangisi 4 milyar yaşındaki dünya için en ciddi tehdit. önümüzdeki 70 içinde dünyanın ve insanoğlunu tehdit edebilecek 10 büyük felaket bilim adamları tarafından sayılıyor.

 

Dünyanın ve insan ırkını bekleyen felaketler zincirinin küresel ısınma ve buna bağlı oluşan iklim değişikliği. Dünyada sanayi devrimi ile ortaya çıkan hava kirliliği kavramı özellikle geçtiğimiz yüzyılda alınan birtakım önlemler ile durdurulmaya çalışıldı. İklim değişiklikleri ile mücadele alanında imzalanan en kapsamlı anlaşma olan Kyodo protokolu ABD ve Avustralya'nın katılımı olmaksızın imzalandı. 16.Şubat 2005 tarihinde yürürlülüğe giren Kyodo protokolu, sera etkisi yapan gazların yayılmalarını sınırlıyor. Ancak sera gazını en fazla kullanan ülkelerin anlaşmaya dahil olmamaları protokolun gerçekte sağlayabileceği yararları büyük ölçüde sınırlıyor.

 

Bilim adamları karbondioksit seviyesinin rekor düzeye ulaştığını sıksık açıklıyorlar son 40 yılda okyanusların sıcaklığı ortalama yarım derece arttı. Eğer sanayi alanında gelişmiş ülkelerin hükümetleri sorunla acil olarak ilgilenmezlerse atmosferdeki kirlilik artacak ve bilim adamlarına göre dünyanın sıcaklığı yüzyılın sonlarına doğru 2 santigrat derece yükselecek. Bunun sonucuna göre gıda stokları zarar görecek, sosyal sistemler çökecek, göçler başlayacak ve dünyanın pek çok yeri oturulamaz hale gelecek. Olasılığı çok yüksek olan bu senaryonun gerçekleşmesi halinde insanlığın %60'ı yok olacak.

 

Salgın Hastalıklar

 

Son yüzyılda AIDS ve SARS gibi salgın hastalıklarla mücadele eden insanlığın önünde daha da kötü hastalıkların sırada beklediği bildiriliyor. Bilim adamları Asyayı vuran kuş gribi virüsünün bütün dünyaya yayılmasını olası görüyorlar. Kuş gribi salgını ile 1918 yılında 20 milyon kişi yaşamını yitirmişti. Oysa 1.Dünya savaşında ölenlerin sayısı gripten ölenlerden daha azdı.Virüsün tekrar insandan insana yayılması durumunda dünyada insan nüfusunun %30'nun etkileneceği bildiriliyor. Bu senaryoda olasılığı yüksek olarak sınıflandırılıyor.

 

Terörizm

 

Öngörülen diğer bir tehlike ise terörizm. Güvenlik sistemlerinin terörist saldırılara eskiye göre daha açık olduğunu ifade eden bilim adamları teröristlerin toplu katliam yapmak için gerekli araç ve gereçe kolaylıkla sahip olabildiğini gösteriyor. Teröristlerin ençok şarbon ve çiçek virüsü gibi kimyasal ve biyolojik silahlarla bunu gerçekleştirmeye çalışacakları ifade ediliyor. Hızla gelişen iletişim ile bir ülkeye yapılacak terör saldırısının bir anda uluslar arası soruna dönüşebileceği kayıt ediliyor. Bilim adamlarına göre olasılığı çok yüksek olan terörizm felaketine nedeniyle insanoğlunun yüzde 20'sinin geleceği tehlike altında

 

Nükleer Savaş

 

Diğer savaşlarda olası felaketler listesindeki yerini koruyor. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında 1970 ve 1980 yılları arasında yaşanan soğuk savaşın ardından bu kez Ortadoğu ve Asya'da nükleer faliyetler görülmeye başlandı.Araları düzelen iki ülke imajı çizselerde Hindistan ve Pakistan peşpeşe yaptıkları balistik füze denemeleri ile karşılıklı olarak gövde gösterisi yapıyorlar.İran ve Kuzey Kore'de nükleer silah denemesi yapan ülkeler arasında uzmanlara göre özellikle Kuzey Kore her an tetikte bekliyen konvansiyonel ordusu ile yanlışlıklada olsa her nükleer bir savaş başlatabilir. Ancak getirilen sınırlamalarla nükleer silah kullanımının zorlaştırıldığı öngörüldüğünde, düşük bir olasılığa indirgenen nükleer savaş durumunda insanlığın % 80'ninin tehdit altında gireceği rakamların belirtiği gerçekler.

 

Meteor Çarpması

 

4.5 milyar yaşındaki dünyamıza her birkaç milyon yılda bir birkaç çapı km olan meteor veya astroid çarpıyor. Astronotların yaptığı hesaplamalara göre dünyanın yörüngesi ile kesişme ihtimali olan irili ufaklı milyonlarca göktaşı, yerküre için gerçek tehdit Uzmanlar insan ırkının yarısının yok olması kalanınında gerilemesi için 1.5 km uzunluğunda ve genişliğinde meteorun dünyaya çarpmasının yeterli olduğunu belirtiyorlar. Bunu orta seviyede bir olasılık olarak gören uzmanlar bunun gerçekleşmesi halinde dünyanın buzul çağını yeniden yaşayacağını ve insanoğlunun yarısının yok olacağını söylüyorlar.

 

Kozmik Işınlar

 

Buzul çağını geri getirebilecek tehlikelerden biriside süper nova yani yıldız patlamaları sonucu ortaya çıkan kozmik ışın patlaması. dünyamızın içinde yaşadığı Samanyolu galaksisinde her birkaç on yılda bir yaşanan büyük süper novalardan çıkan kozmik ışınlar uzayın değişik yerlerine dağılıyor. Dünyanın Samanyolu süper novalarının en yoğun görüldüğü sarmal kollarında yeraldığını belirten bilim adamları günün birinde kozmik ışınların dünyanın rotası ile kesişmesi durumunda buzul çağının yerküreye geri geleceğini belirtti. Düşük olarak gösterilen bu olasılığın gerçekleşmesi halinde insanlığın %40'nın yok olacağı tahmin ediliyor.

 

Robotlar-Yapay Zeka

 

İnsanoğlunun hayatını kolaylaştırmak için ürettiği robotların başına bela olabileceği de felaket senaryolarından biri. bilim adamları 2050 yılına kadar robotların insan gibi düşünebileceğini özetleme ve genelleme kabiliyetine sahip olacağını belirtiyorlar. Robotların insan aklının bir ürünü olduğunu belirten bilim adamları robotların tanı koyup hastalıkları tedavi edebilecek seviyeye gelebileceğini söylüyorlar. Bilim adamlarına göre insanoğlu ölümsüz olmak için kendisini bir robota yüklemek isteyecek .bu durum insan kavramını tehdit eden bir gelişme olarak gösteriliyor. Ayrıca insanoğlunun kendi ürettiği robotlar tarafından yönetilmesi ve hatta yok edilmesi ihtimal dahilinde.Olasılığı yüksek süper akıllı robotların istilası halinde insanoğlunun %80'ninin yok olacağı hesaplanıyor.

 

Evrim

 

Dünyayı bekleyen diğer bir tehlike ise evrim saatinin sonu. Uzmanlar doğadaki canlıların evrim saatini belirleyen teomer adlı DNA zincirinin kısalması ile kanser, alzeimer gibi yaşlılığa ait hastalıkların artabileceğini belirtiyorlar. Olasılık düşük ancak gerçekleşirse insanlığın %80'ini yok olur.

 

Volkanlar

 

Gezegenimizi şekillendiren dev yanardağlar ve mağmanın bu kez insanlığın yok olmasına neden olabileceği belirtiliyor. Her 50 bin yılda bir gerçekleşen süper volkan patlamaları meteor çarpmasının 12 katı büyüklüğünde bir etki yaratacak. Gerçekleşme olasılığı en yüksek olan bu felaketin insanoğlunun %70'nin ortadan kalkmasına neden olabilir.

 

Kara Delikler

 

Bilim adamlarına göre gerçekleşmesi en düşük felaket sonsuz boşluk yani karadelikler. Dünyanın karadelikler tarafından yutulabileceğini göz ardı etmeyen bilim adamları böyle bir durumda tüm dünyanın yok olacağını belirtiyorlar. Bir kara delikle karşılaşmak mutlak son anlamına geliyor.

Sayfa Başı

OYA ALPAN

24.Nisan.2005


P-2 MASON LOCASI ÜYELERİ VE KOD ADLARI

 

ŞOK ŞOK ŞOK ŞOK ŞOK ŞOK

 

Bir dönem Avrupa'nın dolayısıyla dünyanın kaderini etkileyen P2 MASON LOCASI yaptığı suikastler vb. pek çok eylemle hukuk literatürünü meşgul etmişti. Yüzyılın en büyük skandalı sayılan bu mafya organizasyonunu ardındaki P-2 MASON LOCASI'nın içindeki bir grup Roma Katolik Kilise'si ve Mensupları……

KANLA VAFTİZ OLANLAR

Not: Bu söz Müslüman din adamalarına saldırı yapmak amacıyla bir grup Satanist, Lucifer Uşağı tarafından vaktiyle ‘ Kanla Abdest Alanlar ' diye söylenirdi. Oysa haçlı seferlerini Müslüman din adamları yapmadı. 100 yıl savaşlarını Müslümanlar yapmadı. Müslümanlar iki adet dünya savaşını da çıkarmadılar. Müslümanlar, iki milyon kadını cadı diye yakmadı. ( Nünberg ) Müslüman din adamları, su ile abdest aldılar. Ve Onlar SU GİBİ AZİZDİRLER.

 

Tunga Manas

13.04.2005

Maçka, Trabzon

 

Roma Katolik Kilisesi'nde Önemli Görevlerde Bulunanların P-2 Mason Locasına Kaydolma Tarihleri, Mason Kod Numaraları ve Mason Kod Adları

 

  • Pino Vito PİNTO , Vatikan Dışişleri Bakanlığı ATEŞESİ, YARGITAY NOTERİ, 2-4-70. #3317-42, kod adı: ‘PIPIVI'
  • Alberto ALBONİ, PİSKOPOS, kayıt tarihi: 5-8-58. Kod no: # 7-2431 Pio Abrech, Kutsal Piskoposlar Topluluğu üyesi. 27-11-67. #63-143.
  • Ugo POLETTİ , KARDİNAL, 17-2-69. #32-1425. kod adı: ‘UPO'. Kardinal Poletti Vatikan'ın Önemli Görevlerinde Bulundu.
  • Franco BİFFİ , St.John Lateran PAPALIK ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ ve Papa VI.Paul'ün ÖZEL PROFESÖRÜ. 15-8-59. ‘BIFRA'.
  • Salvatore BALDASSARİ, Ravenna PİSKOPOSU. 19-2-58. #4315-19. ‘BALSA'.
  • Aurelio SABBATANİ , Milar Eyaleti, Giustaniana BAŞPİSKOPOSU. 22-6-69. #87-422. kod adı: ‘ASA'
  • Cleto BELLUCHİ , Fermo PİSKOPOSU. 4-6-68. #12-217.
  • Mario RİZZİ , VATİKAN GÖREVLİSİ, 16-9-69. #43-179. kod adı: ‘MARI'
  • Marcello MORGANTE , Doğu İtalya, Ascolli Piceno PİSKOPOSU, 22-7-55. #78-3601. ‘MORMA'
  • Michele BURO , BAŞPİSKOPOS, Papalık Komisyonu'nun Latin Amerika'daki Üyesi. 21-3-69. #140-2. ‘BUMI'
  • Gottardo ALESSANDRO , FRATELLİ MARİSTİ'NİN BAŞKANI. 14-6-57.
  • Alberto BOVONE , VATİKAN YETKİLİSİ, 30-3-67. #254-3. ‘ALBO'.
  • Sebastiano BAGGİO , KARDİNAL, Kutsal Piskoposlar Topluluğu'nun Başkanı. 14-8-67. #85-1640. Mason kod adı: ‘SEBA'. Kardinal Baggio, Papa II.John Paul döneminde Vatikan Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.
  • Luigo BETTAZZİ , İtalya, IVERA PİSKOPOSU. 11-5-66. #1347-45. ‘LUBE'.
  • Mario BRİNİ , BAŞPİSKOPOS, Vatikan'ın Çin'deki Bakanı. Papalık Komisyonu'nun Rusya'daki Üyesi. 7-7-68. #15670. ‘MABRL'
  • Florenzo ROMİTA , KUTSAL RAHİPLER TOPLUĞU ÜYESİ, 21-4-56. #52-142. kod adı:‘FIRO'
  • Annibale BUGNİNİ , BAŞPİSKOPOS, Reform Döneminde Katolik Ayini Novus Ordi Mass 'ın Yazarı. 23-4-63. #1365-75. ‘BUAN'
  • Agostino CACCİAVİLLAN , VATİKAN DIŞİŞLERİ BAKANI. 6-11-60. #13-154.
  • Umberto CAMELİ , HIRİSTİYANLIK VE KATOLİKLİKLE İLGİLİ KURULAN BİR KURUMUN YÖNETİCİSİ. 5-9-57. #21-014. ‘GICA'.
  • Pietro ROSSANO , DİĞER KUTSAL DİNLER TOPLULUĞU ÜYESİ, 2-12-68. #3421-a. kod adı: ‘PIRO'.
  • Agostino CASAROLİ , KARDİNAL. 28-9-57. #41-076. ‘CASA'. Kardinal Casaroli Papa II. John Paul Döneminde 1979'dan 1989'a dek Vatikan Dışişleri Bakanlığı Görevini Sürdürdü.
  • Francesco SANTANGELO , SAVUNMA BAKANLIĞI GÖREVLİSİ, 12-11-70. #32-096, kod adı: ‘FRASA'
  • Flamino CERRUTİ , CEMAAT ÇALIŞMALARIYLA İLGİLİ BİR KURUMDA YÖNETİCİ. 2-4-70. #76-2154. ‘CEFLA'
  • Pietro SANTİNİ , VATİKAN GÖREVLİSİ, 23-8-64. #326-11 kod adı: ‘SAPI'.
  • Luigi DADAGİO , PİSKOPOS ve Papalığın İspanya Temsilcisi. 8-9-67. #43-B. ‘LUDA'
  • Mario SCHİERANO , Arida PİSKOPOSU ve İTALYA SİLAHLI KUVVETLERİNDE GÖREVLİ. 3-7-59. #14-3641. kod adı:‘MASCHI'
  • Gaetano SCANAGATTA , KUTSAL RAHİPLER TOPLULUĞU İLE POMEİ VE LORETO KOMİSYON ÜYESİ, 23-9-71. #42-023. kod adı: ‘GASCA'
  • Enzio D'ANTONİO , TRİVENTO BAŞPİSKOPOSU. 21-6-69. #3214-53.
  • Domenica SEMPRONİ , VATİKAN GÖREVLİSİ 16-4-60. #00-12. kod adı: ‘DOSE'.
  • Donate De BOUS , PİSKOPOS, 24-6-68. #321-02. ‘DEBO'.
  • Mario Giuseppe SENSİ . Sadri BAŞPİSKOPOSU VE VATİKAN'IN PORTEKİZ TEMSİLCİSİ. 2-11-67. #18911-47. ‘GIMASE'
  • Aldo DEL MONTE , İTALYA, NOVARA PİSKOPOSU. 25-8-69. #32-012. ‘ADELMO'.
  • Leo SUENENS , KARDİNAL ve St. Peter's Kilisesi Koruyucusu. 15-6-67. #21-64. kod adı: ‘LESU'
  • Giuseppe FERRAİOLİ , KAMU İŞLERİ KUTSAL KONGRESİ'NİN ÜYESİ. 24-11-69. #004-125. ‘GIFFE'.
  • Dino TRABALZİNİ , Rietri ve GÜNEY ROMA PİSKOPOSU, 6-2-65. #61-956. kod adı: ‘TRADI'
  • Angelinin FİORENZO , PİSKOPOS, ROMA HASTANELERİ'NİN YÖNETİCİSİ VE KUTSAL RUH'UN EMANETÇİSİ.14-10-57.
  • Antonio TRAVIA , Temrini Imerese'nin BAŞPİSKOPOSU VE KATOLİK OKULLARI'NIN BAŞI. 15-9-67.#16-141. kod adı: ‘ATRA'
  • Vito GEMMİTİ , KUTSAL PİSKOPOSLAR TOPLULUĞU ÜYESİ. 25-3-68. #54-13. ‘VIGE'
  • Carlo GRAZİNAİ , VATİKAN PAPAZ OKULUNDA REKTÖR. 23-7-61. #156-3. ‘GRACA'.
  • Pio LAGHİ , PAPALIK ARJANTİN TEMSİLCİSİ. 24-8-69. #0-538. ‘LAPI'. Papa II.John Paul döneminde papalığın Amerika temsilcisi olarak görev yaptı.
  • Giovanni LAJOLO, KİLİSE VE KAMU İŞLERİ KONSEYİ ÜYESİ, 27-7-70.#21-1397. ‘LAGI'
  • Fiorenzo ANGELİNİ , YUNANİSTAN, MESENSEL PİSKOPOSU. 14-10-57 .#14-005.
  • Angelo LANZONİ , VATİKAN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI GÖREVLİSİ, 24-9-56. #6-324. ‘LANA'
  • Antonio GREGANİN , 19-10-67. #8-45. ‘GREA'.
  • Virgillio LEVİ (veya Levine) Resmi Vatikan Gazetesi L'Osservatore 'de Yönetici Asistanı. 4-7-58. #241-3. ‘VILE' Papa II.John Paul döneminde VATİKAN RADYO İSTASYONU YÖNETTİ.
  • Lino LOZZA , KATOLİK DİNİ ST. THOMAS ROMA AKADEMİSİ REKTÖRÜ. 23-7-69.#12-768. ‘LOLI'.
  • Alessandro GOTTARDİ , TRENT BAŞPİSKOPOSU. 13-6-59. ‘ALGO'.
  • Archille LİNEART , Kardinal, Fransa, LİLİE PİSKOPOSU, MASON LOCALARININ BAŞKANI, Kardinal Lineart II.Vatikan Konseyi'nde sol kanadı temsil etti.
  • Gaetano BONİCELLO , İtalya, Albano PİSKOPOSU. #63-1428. kod adı: ‘ BOGA '.
  • Pasquale MACCHİ , KARDİNAL, Papa VI. Paul'ün Özel Sekreteri. 23-4-58. #5463-2. ‘MAPA'.
  • Victorio TROCCHI , VATİKAN GÖREVLİSİ. 12-7-62. #3-896. kod adı: ‘TROVL'
  • Francesco MARCHİSANO , OKUL VE ÜNİVERSİTE SEKRETERİ. 4-2-61. #4536-3. ‘FRAMA'
  • Augustin BEA , Kardinal, Papa XXIII.John ve Papa VI.Paul döneminde VATİKAN DIŞİŞLERİ BAKANI.
  • Salvatore MARSİLİ , İtalya'da Moderna yakınlarındaki ST.BENEDİCT'TE RAHİP. 2-7-63.#1278. ‘SALMA'.
  • Antonio MAZZA, Velia BAŞPİSKOPOSU ve 1975 yılında Genel Sekreter. 14-4-71. #054-329. ‘MANU'
  • Roberto TUCCI, VATİKAN RADYOSU YÖNETMENİ. 21-6-57. #42-58 kod adı: ‘TURO'
  • Dino MONDUZZİ, PAPALIK NAİBİ. 11-3-67. #190-2. ‘MONDI'.
  • Mario PİMPO , VATİKAN GÖREVLİSİ, 15-3-70. #793-43. ‘PIMA'
  • Teuzo NATALİNİ , VATİKAN ARŞİV BAKANLIĞI ESKİ BAŞKANI. 17-6-67. #21-44d. ‘NATE'.
  • Carmelo NİGRO, BİR VATİKAN OKULUNDA REKTÖR. 21-12-70. #23-154. ‘CARNI'
  • Piero VERGARI , VATİKAN GÖREVLİSİ, 14-12-70.#3241-6. Kod adı: ‘PIVE'
  • Virgillio NOE, VATİKAN GÖREVLİSİ, 3-4-61. #43652-21. ‘VINO'.
  • Vittorie PALESTRA , VATİKAN KONSEYİ ÜYESİ, 6-6-43.#1965. ‘PAVL'
  • Salvatore PAPPALARDO , KARDİNAL VE PALERMO BAŞPİSKOPOSU, 15-4-68. ‘SALPA'.
  • Jean VILLOT , KARDİNAL ve Papa VI.Paul zamanında DIŞİŞLERİ BAKANI. ‘JEANNI' ve ‘ZURIGO'. Kardinal Villot, Papa II.John
  • Michele PELLEGRİNO , KARDİNAL VE TURİN BAŞPİSKOPOSU, 2-5-60. #352-36. ‘PALMI'. Kardinal Pellegrino'ya Papa VI Paul Tarafından ‘Kilise Koruyucusu' unvanı verildi.

 

Sayfa Başı

Bir dönem Avrupa'nın dolayısıyla dünyanın kaderini etkileyen P2 MASON LOCASI yaptığı suikastler vb. pek çok eylemle hukuk literatürünü meşgul etmişti. Yüzyılın en büyük skandalı sayılan bu mafya organizasyonunu ardındaki P-2 MASON LOCASI'nın içindeki bir grup Roma Katolik Kilise'si ve Mensupları……

KANLA VAFTİZ OLANLAR

Not: Bu söz Müslüman din adamalarına saldırı yapmak amacıyla bir grup Satanist, Lucifer Uşağı tarafından vaktiyle ‘ Kanla Abdest Alanlar ' diye söylenirdi. Oysa haçlı seferlerini Müslüman din adamları yapmadı. 100 yıl savaşlarını Müslümanlar yapmadı. Müslümanlar iki adet dünya savaşını da çıkarmadılar. Müslümanlar, iki milyon kadını cadı diye yakmadı. ( Nünberg ) Müslüman din adamları, su ile abdest aldılar. Ve Onlar SU GİBİ AZİZDİRLER.

 

Tunga Manas

13.04.2005

Maçka, Trabzon


ERKEN SEÇİM OLABİLİR

 

R.Tayyip Erdoğan'ın bugün yaşamakta olduğu kariyerin başlangıç noktasında Amerika Birleşik Devletleri var. Hem AKP'nin kuruluşunun başında Amerika'ya yapılmış bir gezi var, hem de, henüz Abdullah Gül başbakanken, Türkiye'nin gelecekteki başbakanı sıfatıyla AKP başkanı olarak Beyaz Saray'a ziyaret var. Belli ki, bu ziyaretler ve temaslarda önemli sözler verilmiş. Bu çok net anlaşılıyor. Bu sözlere rağmen, AKP, önce 1 mart tezkeresini çıkartmadı. Yani, Amerika'ya askerini doldur gemilere, bana yolla dedi ama , sonra geri gönderdi. Şimdi… Amerikalıları birazcık tanıyan herkes bunların, tüm ilişkilerde öncelikle güven aradıklarını çok iyi bilirler. Amerika'lıların AKP ve başkanına karşı inanılmaz bir güvensizliği doğdu. Sonuçta bu güvensizlik artık bütün ilişkilere yansır hale geldi. Erdoğan'ın ilerleyen zamanlarda İsrail'e gitmeyeceğini açıklaması gibi gelişmeler de AKP'nin kendisini destekleyen en büyük güçle son köprüleri atmasına neden oldu.

 

Türkiye'de merkez-sağ politikacıların iktidara doğru yürüyüşünde ABD'nin bir başlangıç noktası olması Türk siyaseti açısından geleneksel bir tutum olmuştur. Menderes, Demirel ve Özal bu geleneğin en güçlü örneklerindendir. Sonradan bu üç politikacının da başı Amerika ile derde girmiştir. Menderes'in sonu hazindir. Demirel de iki kez yıkılmıştır. Özal'ın serüveni ortadadır. Sanıyorum, Erdoğan'ı da benzer bir korku sarmış durumda. Bu bir iddia değil, çok güvenilir kaynaktan alınmış bir bilgidir. Son zamanlarda ciddi panik atak krizleri geçirdiği ifade ediliyor. Çevresine, yaptıkları her hatada, “beni ipe götüreceksiniz” dediği belirtiliyor. Bu atak hallerinde yardımcıları bir şeyler söylediklerinde “anlatmayın artık kafam karıştı” deyip toplantıları terk ettiği bildiriliyor. Bu sendromlar sağlıklı değil. Sonunda sağlıklı sonuçlar getirmez. Sayfa Başı

Aytunç Altındal

Nisan 2005


 

YENİ PAPA KİM OLACAK?

ESKİ PAPA HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ..

İlaç Şirketleri doğum kontrolüne ve kürtaja karşı çıkmayan bir Papa seçilmesi için kulis başlattı. Dünyada 1.1 milyar Katolik var. Eğer ilaç şirketlerinin istediği gibi bir Papa seçilirse bu günde 300 milyon hap üretilmesi ve yıllık 80 milyar dolarlık bir pazar anlamına geliyor. Kulis faaliyetleri, doğum kontrolüne karşı olan 2.Jean Paul'un hastalanmasının hemen ardından başladı. Doğum kontrolüne razı olan 6 kardinalin adı geçiyor. Milano Kardinali Tetramansi, Colombia Kardinali Hoyas ve Nijeryalı Kardinal Arinzi'nin seçilme ihtimali var. Eğer, doğum kontrolünü destekleyen bir Papa seçilirse 2000 yıllık gelenek bozulacak.

 

Bir önceki Papa 1.Jean Paul ancak 33 gün Papalık yaptı ve öldü. 1.Jean Paul bazı iddialara doğum kontrol haplarına sıcak baktı ve bu konuda çalışmlar yaptığı için öldürüldüğü o dönemde ortaya atıldı. Ancak Vatikan bunu doğrulamadı. 1.Jean Paul, öldüğü sırada elinde doğum kontrol haplarıyla ilgili bir dosya bulunmuş. Ancak bunun yok edildiği söyleniyor.

 

Yeni seçilen Papa “doğum kontrolüne doğrudan Katolik dini izin veriyor” demeyecek tabii. Bunu kara kaplı kitaba uyduracak. İlaç şirketleri kazanırken onlar da reform yapmış olacak. Katolik dini çağdaş bir din denilecek. Ayrıca feministlerde büyük zafer kazandıklarını belirterek, “Katolik Kilise'sini dize getirdik diyecekler. Vatikan doğum kontrolüne izin vermesi durumunda ilaç şirketleri Müslüman ülkelerde de Pazar kazanacaklar. Çünkü Papa 2.Jean Paul İran, Sudan, Yemen ve Suudi Arabistan ile 5'li takrir yapmıştı. Vatikan kullanınca, buralarda izin verecek. Böylece Pazar Katolik kadınlardan sonra Müslüman kadınları da içine katacak. Bazı kadın hakları savunucularına göre kürtaja, doğum kontrol haplarına ve prezervatife izin vermeyen Papa tarihe kadınları anlamayan biri olarak geçecek. Tarih, Papa'yı prezervatif kullanımına izin vermeyerek AIDS'in yayılmasına neden olduğu için yargılayacak Papa'nın ölümünden sonra 3 gün süreyle Vatikan içinde “susma yasağı” devreye girecek. Vatikan mensupları kesinlikle “Papa iyiydi”, “Papa kötüydü”, “Papa öldü” gibi hiçbir şey konuşamaz. Buna “susma orucu” denir. Bu gelenek Papa 2.Jean Paul için de uygulandı.

 

Aytunç Altındal

Nisan 2005


Çok Hafif Olursan Çok Kucak Gezersin

Subrosa.com.tr sitesinde İngilizce yazı görmeyi hiç beklemediğinizi biliyoruz. Metini güzel dilimiz Türkçe'ye çevirme lüzumunu bile görmedik. Fakat bu metin AKAPA iktidarı için yazılmış en güzel yazılardan biri. Orjinali THE WALL STREET JOURNAL'da yayınlanan bu utanç ve ibret yazısı eğer hala akıl sahibi AKAPALI varsa onları gaflet uykusundan uyandırır inşallah.

 

Eski İstanbul belediye başkanı şimdiki başbakan Sn.Recep Tayip ERDOĞAN bildiğiniz gibi KEDİ şeklinde karikatürü çizildi diye bunu çizen hakkında tazminat davası açtırdı. Bunun üzerine bir grup çizer PENGUEN dergisinde TAYYİPLER ALEMİ diyerek bütün hayvanları Sn. Recep Tayip ERDOĞAN'a benzettiler. Bunun üzerine bu çizerlere de 40 milyarlık tazminat davası açıldı.

 

Şimdi biz diyoruz ki ‘'''''' Madem birkaç kara kalem darbesiyle yapılmış karikatürlerden alınıyorsunuz GURURLUYSANIZ, CESARETİNİZ VARSA KASIMPAŞALIYSANIZ Amerika gazetelerinde sizin oryantal kıyafetiyle çizilmiş KIVIRTAN DANSÖZ KIYAFETLİ karikatürleriniz baş sayfalarda günlerce verildi. Sn.Başbakanımız siz hepimizin başbakanısınız, size yapılan hakaret Türk milletine yapılmış hakaret sayılır. Biz istiyoruz ki Washington Post'daki karikatürünüzü çizen karikatüriste de dava açmanızdır.Bu karikatürünüz aynı zamanda Amerika ve Avrupa'da ve Arap dünyasındaki 785 dergi gazete ve afişlerde yer aldı .Lütfen avukatlarınız onlara da dava açsınlar. Çünkü buda aynı zamanda makamınıza yapılmış bir hakaret değil midir? Yoksa HOOOOOŞŞŞŞŞŞŞ mu görelim? Yoksa yoksa ecnebiler yapınca güzel mi yapıyor?????????''''''''''''

 

Sonra İnşallah danışmanlarınız ve avukatlarınız bu yazıyı okurlar da bu yazıyı yazan ROBERT L. POLLOCK adlı THE WALL STREET JOURNAL yazarı hakkında da dava açarlar.

 

TÜRK MİLLETİ UYUMA !!!!!!!!!!!!

 

 

Bu üstteki THE WALL STREET JOURNAL'daki yazının birtek tercümesi vardır.

Sayfa Başı  

‘''''''''''''''''''''ÇOK HAFİF OLURSAN ÇOK KUCAK GEZERSİN''''''''''''''''''

(Bosna Atasözü )

 

20 Mart 2005

Yonca BAYRAK

Bebek

 

THE WALL STREET JOURNAL

ONLINE

February 16, 2005-03-27

 

COMMENTARY

 

The Sick Man of Europe—Again

 

By Robert L. POLLOCK

February 16, 2005-03-27; Page A14

 

ANKARA, Turkey – Several years ago I attended an exihibition in İstanbul . The theme was local art from the era of the country's last military coup (1980). But the artist seemed a lot more concerned with the injusttices of global capitalism than the fate of Turkish democracy. In fact, to call the Works leftist caricatures—many featured fat capitalists with Uncle Sam hats and emaciated workers – would have been an understatement. As one astute local reviewer put it (I quote from memory ): ‘ This shows that Turkish artists were willing to abase themselves voluntarily in ways that Soviet artists refused even at the height of Stalin's oppression.'

 

That exhibition came to mind amid all the recent gnashing of teeth in the U.S. over the guestion of ‘ Who last Turkey?' Because it shows that a 50-year special relationship, between longtime NATO allies who fought Soviet expansionism together starting in Korea, has long had to weather the ideological hostility and intellectual decadence of much of Istanbul's elite. And at the 2002 election, the increasingly corrupt mainstrcam parties that had championed Turkish- American ties self- destructed, leaving a vacuum that was filled by the subtle yet insidious Islamism of the Jestica and Development (AK) Party. It's this combination of old leftism and new Islamism – much more than any mutual pique over Turkey's refusal tos ide with us in the Iraq war – that explains the collapse in relations.

 

And what a collapse it has been. On a brief visits to Ankara earlier this month with Undersecratry of Defense Dough Feith, I found a poisonous atmosphere – one in which just about every politician and media outlet ( secular and religious ) preaches an extreme combination of America- and Jew- hatred that ( like the Turkish artists ) voluntarily goes far futher than anything found in most of the Arab world's state- controlled pres. If I hesitate to call it Nazi-like, that's only because Goebbels would probably have rejected much of it as too crude.

 

Consider the Islamist newspaper Yeni Şafak, Prime Minister Recep Tayip Erdoğan's favorite.A Jan. 9 story claimed that U.S. forces were tossing so many Iraqi bodies into the euphretes that mullash there had issued a fatwa prohibiting residents from eating its fish. Yeni Şafak has also repeatedly claimed that U.S. forces used chemical weapons in Fallujah. One of its columnists has alleged that U.S. soldiers raped women amd children there and left their bodies in the streets to be eaten by dogs. Among the peper's ‘ scoops' have been the 1,000 Israeli soldiers deployed alongside U.S. forces in Iraq, and that U.S. forces have been harvesting the innards of dead Iraqis for sale on the U.s. ‘organ market.'

 

 

It' not much beter in the secular pres. The mainstream Hurriyet has accused Israeli hit squads of assassinating Turkish securaty personel in Mosul, and the U.S. of starting an occupation of Indonesia under the gıise of humanitarian assistance. At Sabah, a columnist last fall accused the U.S. ambassador to Turkey, Eric Edelman, of letting his ‘ethnic origins' – guess what, he's Jewish – determine his behavior. Mr. Edelman is indeed the all-too-rare foreeign-service officer who takesseriouslyhis pbligation to defend America's image and interests abroad. The intellectual climate in which he's operating has gone so mad that he actually felt compelled to organize a conference call with scientists from the U.S. Geological Survey to explain that secret U.S. nuclear testing did not cause the recent tsunami.

 

Never in an ostensibly friendly country have I had the impression of embassy staff so besieged. Mr. Erdoğan's Office recently forbade Turkish officials from attending a reception at the ambassador's residence in honor of the ‘Ecumanical' Patriarch of the Orthodox Church, who resides in İstanbul. Why? Because ‘ecumenical' means universal, which somehow makes it all part of a plot to carve up Turkey.

 

Perhaps the most bizerre anti-American story au courant in the Turkish capital is the ‘eight planet' theory, which holds not only that the U.S. knows of an impending asteroid strike, but that we know it's going to North America. Hence our desire to colonize the Middle East.

 

It all sounds loony, I know. But such stories are told in all seriousness at the most powerful diner tables in Ankara. The common thread is that almost everything the U.S. is doing in the world – even tsunami relief – has malevolent motivations, usually with the implication that we're acting as muscle fort he Jews.

 

In the face of such slanders Turkish politicians have been utterly silent. In fact, Turkish parliamentarians themselves have accused the U.S. of ‘genocide' in Iraq, while Mr. Erdoğan(who we once hoped would set fort he Muslim world an example of democracy) was among the few world leaders to question the legitimacy of the Iraqi elections. When confronted, Turkish pols claim they can't risk going against ‘public opinion.'

 

All of which makes Mr. Erdoğan a prize hypocrite for protesting to Condoleezza Rice the unflattering portrayal of Turkey in an episode of the fictional TV show ‘The West Wing.' The episode allegedly depicts Turkey as having been taken over by a retrograde populist government that threatens womens's rights.(Sounds about right to me.)

 

In the all days, Turkey would have had an opposition paty strong enough to bring such a government closer to sanity. But the only opposition now is a moribund Republican People's Party, or CHP, once the party of Ataturk. At a recent party congress, its leader accused his main Challenger of having been part of a CIA plot against him. That's not to say there aren't a few comparatively pro-U.S. officials left in the current government and the state bureaucracies. But they're afraid to say anything in public. In private, they whine endlessly about trivial things the U.S. ‘could have done differntly.'

 

Entirely forgotten is that President Bush was among the first world leaders to recognize Prime Minister Erdoğan, while Turkey,,'s own legal system was stil weighing whether he was secular enough fort he job. Forgotten have been decades of U.S. military assistance. Forgotten have been years of American efforts to secure a pipeline route for Caspian oil that terminates at the Turkish port of Ceyhan. Forgotten has been the fact that U.S. administrationscontinue to fight annual attempts in Congress to pass a resolution condernning modern Turkey for the long-ago Armenian genocide. Forgotten has been America's persistent lobbying for Turkish membership in the European Union.

 

  Forgotten, above all, has been America's help against the PKK. Its now-imprisoned leader, Abdullah Öcalan, was expelled from Syria in 1998 after the Turks theatened military action. He was then passed like a hot potato between European governments, who refused to extradite him to Turkey because—gasp!—he might face the death penalty. He was eventually caught—with the help of U.S. intelligence—sheltered in tthe Greek Embassy in Nairobi. ‘They gave us Öcalan . what could be bigger than that?' say sone of a handful of unapologetically pro-U.S. Turks I stil know.

 

  I know that Mr. Feith (another Jew, the Turkish pres didn't hesitate to note), and Ms. Rice after him, pressed Turkish leaders on the need to challengesome of the more dangerous rhetoric if they value the Turkey-U.S. relationship. There is no evidence yet that they got a satifactory answer. Turkish leaders should understand that the ‘public opinion' they cite is stil reversible. But after a few more years of riding the tiger , who knows? Much of Ataturk's legacy risks being lost, and there won't be any of the old Otoman granduer left, either. Turkey could easily become just another second-rate country: small-minded, paranoid, marginal and—how could it be otherwise?—friendless in America and unwelcome in Europe.

 

Mr. Pollock is a senior editorial page writer at the Journal.

Subrosa.com.tr sitesinde İngilizce yazı görmeyi hiç beklemediğinizi biliyoruz. Metini güzel dilimiz Türkçe'ye çevirme lüzumunu bile görmedik. Fakat bu metin AKAPA iktidarı için yazılmış en güzel yazılardan biri. Orjinali THE WALL STREET JOURNAL'da yayınlanan bu utanç ve ibret yazısı eğer hala akıl sahibi AKAPALI varsa onları gaflet uykusundan uyandırır inşallah.

 

Eski İstanbul belediye başkanı şimdiki başbakan Sn.Recep Tayip ERDOĞAN bildiğiniz gibi KEDİ şeklinde karikatürü çizildi diye bunu çizen hakkında tazminat davası açtırdı. Bunun üzerine bir grup çizer PENGUEN dergisinde TAYYİPLER ALEMİ diyerek bütün hayvanları Sn. Recep Tayip ERDOĞAN'a benzettiler. Bunun üzerine bu çizerlere de 40 milyarlık tazminat davası açıldı.

 

Şimdi biz diyoruz ki ‘'''''' Madem birkaç kara kalem darbesiyle yapılmış karükatürlerden alınıyorsunuz GURURLUYSANIZ, CESARETİNİZ VARSA KASIMPAŞALIYSANIZ Amerika gazetelerinde sizin oryantal kıyafetiyle çizilmiş KIVIRTAN DANSÖZ KIYAFETLİ karikatürleriniz baş sayfalarda günlerce verildi. Sn.Başbakanımız siz hepimizin başbakanısınız, size yapılan hakaret Türk milletine yapılmış hakaret sayılır. Biz istiyoruz ki Washington Post'daki karikatürünüzü çizen karikatüriste de dava açmanızdır.Bu katikatürünüz aynı zamanda Amerika ve Avrupa'da ve Arap dünyasındaki 785 dergi gazete ve afişlerde yer aldı .Lütfen avukatlarınız onlara da dava açsınlar. Çünkü buda aynı zamanda makamınıza yapılmış bir hakaret değil midir? Yoksa HOOOOOŞŞŞŞŞŞŞ mu görelim? Yoksa yoksa ecnebiler yapınca güzel mi yapıyor?????????''''''''''''

 

Sonra İnşallah danışmanlarınız ve avukatlarınız bu yazıyı okurlar da bu yazıyı yazan ROBERT L. POLLOCK adlı THE WALL STREET JOURNAL yazarı hakkında da dava açarlar.

 

TÜRK MİLLETİ UYUMA !!!!!!!!!!!!

 

 

Bu üstteki THE WALL STREET JOURNAL'daki yazının birtek tercümesi vardır.

 

‘''''''''''''''''''''ÇOK HAFİF OLURSAN ÇOK KUCAK GEZERSİN''''''''''''''''''

(Bosna Atasözü )

 

 

 

20 Mart 2005

Yonca BAYRAK

Bebek


 

Ulan!.. Bu Ne İştir?...

 

Bizim medyada dört gazete dinci bilinir: Yeni Şafak, Zaman, Milli Gazete, Vakit…. Milli Gazete, Saadet Partisi'nin yayın organıdır; AKP'yi tutsa da din iman adına eleştirir; Zaman, Fethullah,'ındır; Said-i Nursi'nin Nurculuk propagandasını yapar. Her sabah bütün gazetelere göz atmak elbette gereklidir… Fethullah Hoca, ‘naşir-i efkarı' Zaman'da, Ramazan ayının başlaması nedeniyle, uzun bir yazı yayımlamış dokunaklı mı dokunaklı, ağlamaklı mı ağlamaklı, acıklı mı acıklı… Önce –artık tanımayan kalmadı, ama- Fethullah Gülen'i bir kez daha tanımakta yarar var; Nurculuk cemaatinin Şeyhi Said-i Nursi'nin tarikatçılıkta izleyicisi Fethullah Gülen'in kim olduğunu öğrenmek kolay….Nasıl?.. Zahmete gerek yok, açarsanız yaygın ve güvenilir bir ansiklopediyi, ‘Nursi'nin maddesine bakarsınız…. ‘Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi' bu zat hakkında ne yazıyor: ‘ Risale-i Nur adını taşıyan yapıtlarıyla çağdaş uygarlığın, laikliğin karşısında yer aldı. Şeriata bağlı İslam birliğini savundu. Genelde Nakşibendilik'e dayanan ve Nurculuk diye anılan dinsel-siyasal hareketi geniş çevrelere yaydı.' ‘Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi' Said-i Nursi'yi böyle tanıtıyor…. ‘Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedisi' de diyor ki: ‘Said-i Nursi: Eserleri ve davranışlarıyla Nurculuk adı verilen sapkın din akımını başlatan yazar. Şeyh Sait Ayaklanması'nda sürgüne gönderildi.' Fethullah Gülen işte bu adamın müridi, fikirlerinin ‘muakkibi'… Fethullah Gülen'in mübarek Ramazan nedeniyle Zaman'da çıkan yazısını sayfalarına aktaran Vakit, büyük puntolarla başlığa şu satırları çıkarmış: ‘Amerika'da vatan hasreti çeken Fethullah Hoca, Ramazan münasebetiyle yazarken vicdanları kanatacak satırlar kaleme aldı.' Ne demiş Gülen Hoca : ‘Bulunduğum yerde benim bildiğim türden hiçbir mabet yok, muhit oldukça soğuk, uhrevilik yanları itibariyla da insanlar bir hayli donuk. Burada minarelerin o büyülü sesini duyamazsınız.(…) Bu itibarla da ben, kilometrelerce uzaklarda (…) gözlerimi kapayıp duygularımı dinliyor; kendimi ya bir Şadırvan başında, (…) ya bir kürsüde ya da bir mihrapta tahayyül ediyor ve paylaşmaya çalışıyorum orada olan bitenleri…' Hey Allah'ım sen büyüksün, bize sabır ver, çünkü insan bu gibi durumlarda ister istemez patlıyor: - Ulan..ulan.. ulan!..Bu ne iştir?.. 1.5 milyar Müslüman yaşıyor dünyada, Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a dek camiden, minareden, mihraptan, kürsüden, Şerefeden geçilmiyor… Sen kalk git, ne idüğü çok belli gerekçeyle Amerika'da yaşamayı canı gönülden ve de siyaseten yeğle, sonra da otur bu yazıyı kaleme alıp profesyonelce timsah gözyaşları dök!.. Gülen Hoca!.. Gel şu edebiyatı bırakalım da bana söyle bakayım, madem bu kadar Müslümansın, bu kadar hasret çekiyorsun, niçin bir İslam ülkesinde, sözgelimi İran, Suudi Arabistan, Sudan'da yaşamıyorsun da Hıristiyan Amerika'ya postu sermişsin?..

 

16 Ekim 2004

İlhan SELÇUK

Cumhuriyet


ÇEÇENİSTAN MİLLİ MARŞI

Gece kurt yavrularken çıktık dünyaya biz

Sabah kükrerken aslan konuldu ismimiz

LAİLAHEİLLALLAH

.

Kartal yuvalarında emzirdi analarımız

At üstünde savaşmayı öğreti babalarımız

LAİLAHEİLLALLAH

.

Hak için, vatan için yetiştirdi analarımız

Onlara bir zarar geleceğizaman yiğit kesildik

LAİLAHEİLLALLAH

.

Biz dağların şahinleri zaferlerle yetiştik

Zorluğunve savaştan onursuz çıkmayız biz

LAİLAHEİLLALLAH

.

Tunçtan dağlar kurşun gibi erise

Hayattan ve savaştan onursuz çıkmayız biz

LAİLAHEİLLALLAH

.

Ey toprak her zerren baruttan ağlasa da

Hüzünlü bir şekilde sana dönmeyeceğiz

LAİLAHEİLLALLAH

.

Hiçbir zaman kimseye pes etmedik biz

Ecel veya zaferden biridir tercihimiz

LAİLAHEİLLALLAH

.

Yaraları ağıtlarla sararken bacılarımız

Değerli gözleri maharetle canlanır

LAİLAHEİLLALLAH

.

Kök yeriz, ot yeriz bizi açlık kıvrandırsa da

Otları sıkar içeriz suyunu susuzluk yandırsa da

LAİLAHEİLLALLAH

.

Gece kurt yavrularken çıktık dünyaya

Sadığız biz, sadık, Allah'a, halka ve vatana

LAİLAHEİLLALLAH

.

ALLAHUEKBER ALLAHUEKBER ALLAHUEKBER

.

Benim ASLAN kardeşim ASLAN MASADOV şehit oldu. Silah arkadaşları, dava arkadaşları şehitliğini teyit ettiler. ALLAH rahmet eylesin. Ne mutlu sana.

.

Bir namazlık saltanatı, musalla taşında sana çok gördüler. Aziz naşını, Rus köpekleri vermiyormuş, vermesinler. Sen iki metre kare toprağa sığacak adam değildin. Ağlamayacağım diye yemin ettin. Göz yaşı pınarlarım çok oldu kuruyalı. Seni tarihe gömsek sığmazsın. Sen bir milletin başkanıydın. Ağabeyinin CEVHER DUDOYEV'in yolundan gittin. O yol ne mutlu bir yol.

.

Takınyalı piyadeler, iki buçuk Kürtün önünde karı gibi kıvırtıyor ( Barzani, Talabani). Olmayan devletin, olmayan milletin ( Kürt ) lideriymiş gibi muamele ediyorlar Bilirsin HALİL TURGUT ÖZAL onlara kırmızı pasaport vermişti. Sana ve ağabeyine kuru bir desteyi bile dikili ağacı olmayanlar ( Özalcılar) ve işbirlikçiler ( iki buçuk kürte kırmızı halı serenler) çok görmüşlerdir.

.

Peygamber efendimiz (SAV) buyurdu, “ “ “ Küfür tek bir millettir”””

.

Rus köpeği ile Amerikan iti bir oldular. Tıpkı senaryo 11 Eylül gibi, Osetya'daki okul baskını da aynı senaristlerin işiydi.Her şeyi biliyor ve endişeleniyordu. Allah bana da senin gibi bir makam nasip etsin, ne diyeyim. Kelimeler bazen anlamsız kalıyor. Gün gelir, bunlarında hesabı sorulur. Her şey mahşere bırakılmaz.

.

Kim bilir, seni kimler kaça sattı. Bunun da hesabı sorulur.

.

.

TAKINYALI PİYADELERE VE HOOŞŞGÖRÜCÜLERE DUYURULUR.

.

Eğer ALLAH'ınız KİTABınız varsa eğer içinizde zerre kadar iman kalmışsa, eğer “RABBENA HEP BANA” diye diye işkembelerinizi doldurmanız bitti ise size teklifim şudur.

.

“Bu Aslanoğlu Aslanların çocukları, eşleri, gazilerinin ve yetimlerinin bir kısmı İstanbul'da işbirlikçiler onlara iki buçuk peşmergeye yaptıkları hürmeti göstermediler. Onları İstanbul, BEYKOZ ve İstanbul KADIKÖY Fenerbahçe stadı arkasında küçücük bir yere hapis eder gibi sıkıştırmışlar. Bu asil insanlara ve onların dul ve yetimlerine vicdanınız kaldıysa yardım ediniz. Korkmayın, çarpılmazsınız.

MÂÛN Suresi

Bismillahirrahmanirrahim

.

1. Dini tekzip edeni gördün mü? 2. Bu o kimsedir ki, yetimi şiddet ve zorla itip kakıyor. 3. Fakiri de doyurmaya teşvik etmez. 4. Vay haline! O namaz kılanların ki, 5.Onlar, namazlarından gafildirler . 6.Onlar riyakarlardır. 7. Ve zekatı da men'ederler.

.

Sayfa Başı

Oya Alpan

10.03.2005

Nahcivan


Müslüman Ülkeler Tehlikede

 

Allah'ın oğulları”grubunun yanı sıra benzeri gruplar da dünya egemenliğinin peşindedir. ABD Başkanı Bush'un çevresinde de bu tür grupların bulunmaktadır. “Günümüzde Evangelist gruplar kendilerini İsa Mesih'in yerine koyuyorlar. ABD Başkanı Bush ve çevresi, bütün Evangelist gruplar insanlığı kurtaracak olan kişiler olarak kendilerini görüyorlar. Kurtarıcılık misyonlarını öncelikle Müslüman ülkelere yönelttiler.

 

Evangelist grupların Türkiye'de de faliyette bulunmaktadır. Ama Türkiye'de beklemedikleri bir dirençle karşılaştılar. Sovyetler Birliği dağılınca o bölgede çok etkin oldular. Tıpkı Ruslar gibi Türkler'in de direncini çok çabuk kırabileceklerini düşündüler. Sovyetler çökünce 10 yılda nüfus içinde yüzde 15'e kadar yükseldiler. Ancak Türkiye'de bu oran yüzde 1'e bile ulaşamadı.

 

Kendilerini “ Allah'ın oğulları olarak adlandıran grubun Kore'yi ve Filipinleri resmen ele geçirmiştir. Kore'nin 25 yıl içinde Evangelist olmuştur. “ Dolayısıyla direnmek mecburiyetindeyiz. Hedef köleleştirmedir. Patrikhane, misyonerlik, azınlık meselesini ortaya atmaları bu oyunun bir parçasıdır. Burada amaçlanan, üniter devleti parçalayarak şehir devletçikleri haline getirmektir.

 

Sayfa Başı

Aytunç Altındal

10.03.2005


VATİKAN

AYTUNÇ ALTINDAL

 

Sayın Aytunç Altındal bir ‘oksidantalist' (batı bilimcisi) olarak bize önce Vatikan'ı anlatırmısınız? Nasıl yönetilir, dünyadaki gücünden bahsedebilir misiniz?

Aytunç Altındal: Vatikan için özetle şöyle bir tanımlama yapmak yanlış olmaz; İtalya'da 80 dönüm arazi üzerine kurulu dünyanın en küçük fakat en güçlü devleti. Vatikan'ın ve papalığın tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandallarla doludur. Vatikan'da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur. Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Vatikan uzmanı Peter Hebbletwaite'e göre ‘sosyalistçe' kurallarla yönetilmektedir. Bu bilim adamına göre, Vatikan yeryüzündeki tek ‘sosyalist tanrı-devleti'dir. Toplam bin kişiyi geçmeyen bir bürokrasiye sahip Vatikan, 2bin 500 işçisiyle, dünyadaki 900 milyon Hıristiyan'ı yönetmektedir. Topu topu 600 kişinin yönlendirdiği 900 milyon insan koşulsuz olarak Vatikan'a bağlıdır. Ve onun emirlerine tabidirler. Sadece bununla sınırlı kalmayıp bu nüfusun Vatikan'ı korumak ve zenginleştirmek gibi bir de yükümlülüğü var. Bu yükümlülüklerini yerine getirenlerin kazancı ise her Pazar günü Papa'nın onlar adına yaptığı şükran duasıdır.

Vatikan'ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir sırdır. Vatikan, ‘bezirgan' gibidir. Bilinen gelirleri bağışların yanı sıra her ülkedeki katolik kiliselerinden kesilen kilise vergisi, aidatlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya gelirleri ve basın yayından elde ettiği gelirler.

Basın yayın dedim, çünkü Vatikan'ın doğrudan veya dolaylı olarak sahibi olduğu yahut yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık olmak üzere 200'ün üzerinde gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu ve emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu basın yayın kuruluşlarından yapılan yayınlar 24 saat dünyayı bir ağ gibi sarmaktadır.Vatikan, Hıristiyanlığı temsil eden İsa, Meryem, azizler veya haç gibi sembolleri pazarlayarak önemli bir kazanç elde eder. Yani Vatikan'ın kendi tanrısını ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık ortadadır.

Gelirler konusu sadece bununla sınırlı değil. Dünyanın önde gelen birçok şirketinin hissedarıdırlar. Çeşitli ülkelerdeki gayrimenkullerin yanı sıra birçok bankanın ortağıdırlar. Tekstil, gıda,enerji,inşaat ve turizm gibi birçok sektörde kar getiren yatırımları vardır. AB içerisinde Vatikan'a bağlı olarak çalışan ‘Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği' de onun çıkarlarının yöneticisi durumundadır.

Özetle 200 milyon nüfuslu ABD'de sadece Washington'da 250 bin devlet çalışanının bulunduğu düşünülürse, Vatikan mucizesi daha iyi algılanır. ‘Dualar ve Emirleri' ihraç eden bir devletin dünyanın en kalabalık nüfusunu yönetip, dünyanın en zengin devletlerinden biri olabilmesi başka nasıl tanımlanabilir.

 

Peki Vatikan yönetimi, Türkiye'ye karşı nasıl bir bakışa sahip?

Aytunç Altındal:1965 yılında tamamlanan 2.Vatikan Konsili'nde alınan kararlar çerçevesinde Vatikan, Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu'da ve Türk Cumhuriyetlerindeki faaliyetlerine hız verdi. Kendi yayın organlarında ‘Müslüman Kürtleri' savunur pozlarında Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ağır hakaretler yağdırmaya başladı.

Örneğin Papa'lığın resmi görüşlerini yansıtan yayın organı ‘The Catholic World Report' isimli dergide, 1995 yılından itibaren Türkiye'ye yönelik hakaret ve suçlamalar yer almaya başladı. 1995 yılında yayınlanan ilk haberde Türklerin, Kürtleri, Ermenileri ve Hıristiyanları öldürdükleri anlatılıyordu.

Aslında bu bakışı uzun uzun anlatmak gerekiyordu ama biz konuyu özetleyecek olursak daha doğrusu Vatikan'ın bir röntgenini çekecek olursak; Vatikan'ın arşivinde Osmanlı'nın yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti'ne ilişkin birçok belge ve sır vardır. Ancak bunlar açıklanmamaktadır. Bir çoğumuzun Celal Bayar olayından anımsadığı ve ‘Türk Dostu' olarak bilinen Papa 23.John, Türkiye'de bulunduğu yıllarda hiçbir zaman Türkleri sevmemiştir. Onun seviyorum dediği Türkler azınlık Türkleriydi. Müslüman Türkler değildi. Vatikan demokrisi ve insan hakları gibi içerikleri boşaltılmış sloganları kullanarak Türkiye'deki her türlü bölücülük akımını desteklemektedir. PKK ve Kürtçülere destek verirken Abdullah Öcalan'ın idam edilmemesi için yoğun çaba harcamıştır. Kısacası terörizme karşı olduğunu ifade eden Vatikan, Türkiye'ye karşı çifte standart uygulamaktadır. Özellikle Kürtlere yönelik bir Hıristiyanlaştırma programı vardır. Bu çerçevede 1992 yılından itibaren Kürtçe İncil basımı ve dinsel propaganda faaliyetlerine hız verilmiştir.

Türkiye, Ortadoğu ve Türki Cumhuriyetlerde sürdürmekte olduğu misyonerlik faaliyetlerine bazı İslamcı çevreleri de çekmeyi başarmıştır. Burada Vatikan'ın turizm ve inşaat sektörlerinde Türkiye'de ortaklarının olup olmadığı, İspanyol şirketlerinden başlamak kaydıyla incelenmeli.

Vatikan İstanbul Fener Patrikhanesi'nin ‘devlet içinde devlet olmak' arzusunu desteklemektedir. Ve Türkiye'nin AB'ye girmesine kesin karşıdır. Burada 2000 yılında Papa'nın yanına Ermeni Patriği 2. Kaekin'i alarak yaptığı '20.yüzyılda gerçekleşen tüm soykırımların sorumlusu Türklerdir' şeklindeki açıklamasını hatırlamakta fayda var.

 

Türkiye'de Fener Rum Patriği Bartolomeos'un gündeme getirdiği ‘ekümeniklik' iddiası ve ekümenizm hakkında neler düşünüyorsunuz?

Aytunç Altındal: Ekümenik kavramı Türkiye'de son birkaç yıldır, sizin de belirttiğiniz gibi Patrik I. Bartolomeos'un kendisini ‘Konstantinopolis Ecümenical Patriği' olarak lanse etmesiyle tartışılmaya başlandı. Her şeyden önce ‘Ekümenik' kavramı Hıristiyan aleminde belirleyici rol oynayan bir üst kavramdır. Hıristiyanlığın kuruluş dönemi sayılan ilk 3 yüz yılda kilise babaları, ekümenik kavramını, bugün kullanılan ama bambaşka bir anlam taşıyan ‘ekonomi' kavramıyla karşılıyorlardı.

Günümüzde de Katolik Kilisesi, her türlü resmi belgede ekonomi kavramını, iktisat anlamında değil de ‘Ekümene' yani ‘tasarruf alanı' anlamında kullanmayı sürdürmektedir. Yani günümüzde bir bilim dalı olan iktisat, Hıristiyanlığın temel kavramı olan Grekçe ‘Ekümene' kavramının dünyevileştirilmesi halidir.

İlk kez İsa'dan sonra 115 yılında öldürülen din adamı Antakyalı Ignatius tarafından kullanılan Economy-Ekümene kavramı, diğer din adamlarına göre de ‘ilahi iradenin evrensel tecellisi ve beratı; ev halkının yönetilmesi, Onların İsa'yla bütünleşerek ölümsüzleşmesi ve İmanın evrensel yönetimselliği gibi anlamlara geliyordu. Bu dönemde şekillenen ekümenenin İslamiyet'teki karşılığı ise Dar'ül İslam'dır. Zamanla da ekümene ‘Sürekli Yerleşim Planı' bir tür Hıristiyan Habitat'ı anlamında kullanılmaya başlandı.

Günümüzde hareketin merkezi İsviçre'dir ve Cenevre'de etkili olan Protestanlık'ın ‘kalvanist' kanadının yönlendiriciliğindedir. Almanya'da da Protestan kiliselerin yönlendiriciliğinde olan Ekümenik ‘Tanrısal Strateji' anlamında kullanılmaktadır. Bu stratejinin günümüz dünyasında etkiliolan 3 uluslar arası temsilcisi vardır. Avrupa İşbirliği için Ekümenik Komisyon (ECEC), Dünya Kiliseler Konseyi (WCC) ve Avrupa İşbirliği İçin Hıristiyan Sorumluluğu Komitesi (CCREC), ekümenik kavramını doğrudan doğruya bir ideoloji ve dünya görüşü olarak, benimsetilmek amacıyla kullanılmaktadır. Özetle Katolikler de dahil olmak üzere Ekümenik Hareket, Hıristiyanların kendi içlerindeki bütünleşmeyi öngörmektedir. Buna da ‘Ekümanikalizm' denir ve Fener Patrikhanesi de bu ideolojinin Ortodoks temsilcisidir.

Peki Ekümenizm'in hedefi nedir?

Aytunç Altındal: Tabi ki ilk hedef Hıristiyanlaştırmak. Hıristiyanlığa ve çağımızdaki güçlü Ekümenizm Hareketi'nin yönlendiricilerine göre, Yahudiler ve Müslümanlar ‘Doğru Yolda Yanlış Adımlar Atan' iman sahibi insanlardır. Bunları ‘Ekümeneye' kazanabilmek için Hıristiyanlaştırmak ilk hedeftir. Onlara göre Batı'nın istediği ölçülerde ve koyduğu normlar çerçevesinde ‘Laikleştirilmiş' ve böylelikle de ‘Nötralize' edilmiş olan bazı Müslüman ülkeler bu ‘Geçiş Dönemlerini' tamamlamak üzeredirler.

Bu ülkelere yapılacak yoğun misyonerlik faaliyetleri ve Evangelization günümüzde, ‘Ekümenik Hareket' in olmazsa olmaz ön koşuludur.Oysa Trinite'nin üstünlüğünü savunan Ekümenistler, Müslüman ülkelerinde bir direnişle karşılanmakta ve sadece yoksul kırsal alanların teröre maruz kalmış kesimlerinde yaşayan yurttaşların ve büyük kentlerin kökünden kopartılmış gençlerin arasında etkili olabilmektedir.

‘Gümrük Birliği' içine alınarak ehlileştirilmiş olan Türkiye'nin Müslüman Halkı Ekümenizm'in çeşitli kılıflar ve maskelerle ortaya çıkacak olan formlarından çok etkilenmeye adaydır. Türkiye'de yaşayan mütedeyyin Müslümanlar önümüzdeki yıllarda çok yoğun bir Hıristiyanlaştırma kampanyası ile karşı karşıya kalacaktır. Bu kampanya çok hızlı bir şekilde başlamış ve örneğin İstanbul ve İzmir'de onlarca ‘Ev Kilisesi' yasalara aykırı olmasına karşın açılmış ve binlerce Türk. Hıristiyan dininin çeşitli kiliselerine katılmıştır.

 

Son olarak ‘Diyalog' ve ‘Hoşgörü' yaklaşımıyla ilgili görüşlerinizi de alabilir miyiz?

Aytunç Altındal: Bu soruyu yanıtlamadan önce OPUS DEI (Tanrı'nın işleri) adlıgizli örgütü anlatmak gerekir. Bu örgüt 1928 yılında Madrid'de Papaz Jose Maria Escriva tarafından kuruldu. Escriva, bu örgütü Katolikliğe sadık , laik iş ve meslek sahiplerini bir araya getirerek Papa'ya Vatikan dışından destek olacak varlıklı ve eğitimli elit bir kadroyu oluşturmak amacıyla kurdu.

Kısa sürede başarılı da oldular. Doktorundan işadamına, gazetecisine, mimarına kadar birçok insan OPUS DEI için çalışmaya başladı ve çeşitli ülkelerdeki meslektaşlarıyla da ilişkiler kurdu. Bu ilişkileri sağlayabilmek için de biri ‘Diyalog' diğeri ‘Hoşgörü' olmak üzere iki anahtar kavram seçtiler. Nitekim kendisini uygar, barışsever ve eşitlikçi demokrat kabul eden hiçbir aydınının bunlardan sakınması mümkün değildi.

Bu gizli örgüt bu kavramları kullanarak birçok ülkede konferanslar seminerler ve toplantılar düzenledi ve doğal olarak dayanışma grupları oluştu. OPUS DEI'nin halen dünyada 428 üniversite ve sayısız okulu vardır. Bazı yabancı araştırmacılar ‘Tanrı'nın İşleri' isimli bu örgütü ‘ Ahtapotun İşleri' olarak isimlendirmektedir de.

OPUS DEI, gittiği her ülkede ilkin mesleğinde çabuk yükselmek isteyen hırslı, yerleşik ve ahlaki değerlere önem vermeyen şahışlarla , kendilerini çok önemseyen fakat nedense adlarını duyuramamış aydınları avladı. Özellikle basın ve TV'de bunları destekledi. Ve adlarının duyurulmasını sağladı. Sonra da bunları kullanarak ülkede her istediğini yaptırır hale geldi. Günümüzde bu gizli örgütün tuzağına düşmüş ‘Diyalog ve Hoşgörü'den yana birçok gazeteci ve aydın vardır. Bu şaşkın ördekler kiminle yatağa girmiş olduklarını iş işten geçtikten sonra anlayamayacak kadar bağımlı hale geldi.

Halen Vatikan'ın en önemli kurumlarından biri olan ‘Hıristiyanlık Dışı Dinler ve İnançsızlar Bakanlığı'nı elinde tutan örgüt, bu kurum aracılığıyla özellikle Müslüman ülkelerle ilişki kurmuştur. Türkiye'de de OPUS DEI ‘yle iş ve ticaret birleştirmeyi öngören Ekümenizm Hareketi'ni desteklemektedir.

Sayfa Başı

Şubat 2005


 

VATİKAN'A BAŞPAPAZ ( PAPA) SEÇİMİ

 

Bölüm I

 

Vatikandaki baş papaz geçen yıl ağır bir hastalık dönemi geçirmişti. Bildiğiniz gibi katolik baş papazları ancak öldüklerinde çekilirler. Parkinson da dahil olmak üzere pek çok hastalığa sahip olan Karol Wojtyla (namı diğer 2.John Paul) kolay kolay da iyileşeceğe benzemiyor. Ama ne olursa olsun “Papa'yı insanlar değil, Kutsal Ruh seçmektedir.” Sırf bu yüzden bütün katolikler akli melekelerini yitirse bile Papa'larını sonuna kadar bağlıdırlar.

Kısacası bizim diyalogçuların, entellerin, dantellerin, işbirlikçilerin savunduğu sözde demokrasi, Vatikan'da işlemez.

Şimdi biraz fikir jimlastiği yapalım.

Başpapaz vefat edince kardinaller “sistine” kilisesine hapsedilecekler ve kendi aralarından bir papaz seçeceklerdir. Yine katolik inancına göre Papa'yı insanlar değil, Kutsal Ruh seçmektedir. Ama seçerkende kardinalleri kullanmaktadır. Bu yazdığım satırları, bir katolik yazsa, ne olurdu biliyormusunuz????? Hemen söyleyeyim AFOROZ edilirdi. Çünkü 607 yılında alınan karara göre Papa ölmeden Onun yerine kimin geleceğini tartışmak bile dinden atılma sebebi ve büyük bir yasaktır. İnanması güç gelebilir ama bırakın ölmeden önce yerine geçecek insanın tartışmasını yapmak, öldükten ancak 3 gün geçtikten sonra bu konuyu açabilirsiniz, yoksa aforoz kaçınılmazdır.

Tabii bunlar bizi bağlamıyor. ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMANIZ, NE MUTLU TÜRKÜZ.

Neyse Papa ölünce kardinalleri SİSTİNE kilisesine hapsedecekler, kardinallerde kendi aralarında birini Papa seçecekler. Bu seçime 140 ile 142 arası kardinal katılacaktır. ( 80 yaşın üzerindeki kardinaller seçime katılmazlar. Böylece 45 kadarı katılmayacak.)

Yeni Papa'nın kim olacağını Katolik inancına göre sadece Kutsal Ruh bilecektir. Bu olayın dinsel yönüdür. Gerçekte ise her kardinalin taraftarı olduğu birisi vardır. Daha da doğrusu kardinallerin büyük bölümü tercihini önceden yapmış olarak, SİSTİNE kilisesine gelirler. Kardinaller 4 dinsel akım etkisindedirler. Kısaca bunlar,

1) Dominikenler 2)Fransiskanlar 3)Cizvitler 4)Opus dei

Karol Wojtyla'yı (II.John Paul), Vatikan'ı taşıyan Opus dei'dir. Fakat seneye Opus dei etkisini kaybedecek Cizvitler kendilerinden olan bir kardinali bu makama getireceklerdir. Peki bu kardinalin ismi nedir? Veya papa seçilebilecek kardinal adaylarının isimleri nelerdir?

NOT: Bu yazı dizimde Vatikan'ı, Katolik dünyasını, misyonerliği anlatacağım. Hatta ve hatta gizli kardinaller konusuna da değineceğim. Türk ve İslam dünyasını yıpratmaya çalışan her türlü iç ve dış akımı yavaş yavaş tanıtmaya çalışacağım. Amacım asla başka dini inançları küçümsemek, aşağılamak değildir. Amacım sadece satranç oynamak. Piyonlara, fillere hatta ve hatta işbirlikçi vezirlere yaptırılan hamleleri görmek ve tehtidi MAT ETMEKTİR. Artık YETER!

Kurdun uyanma vakti gelmiştir. Hep yangın bizim evimizin içinde, bizim vatanımızda, bizim dinimizin içinde çıkmamalıdır. Artık karşı tarafları da kendi fesatlarıyla başbaşa bırakma vakti gelmiştir. Unutmayın KALEM KILICI YENER.

12.03.2004 , Oya Alpan

Sayfa Başı


 

Sayın Bülenç ARINÇ

TBMM Başkanı

Millet iradesinin ve hakimiyetinin gerçek temsilcisi olan TBMM' nin son zamanlarda, yaşamakta olduğumuz hayati dış sorunlara rağmen içine düştüğü ilgisizlik ve tavır koymama/koyamama hatta bu sorunlarla ilgili eski tavır ve kararlarını görmezden gelme şeklindeki tutumu, milletimizin büyük çoğunluğunda derin üzüntü kaynağı olmakta ve bu sorunlar karşısında karamsarlığımızın yaygınlaşmasına sebebiyet vermektedir. Bu durum, geçen hafta Fransa Meclis Başkanı'nın son Ankara ziyareti ile maalesef daha da belirginleşmiştir.

Bu konuda bazı acı örnekleri özetle dikkatlerinize sunmak istiyoruz.

1) AB Komisyonunun 6 Ekim 2004 tarihli Türkiye ile ilgili ilerleme raporundaki milli bağımsızlığımızı açıkça tehdit eden hükümlerle ilgili olarak ana muhalefetin ve kamu oyunun ısrarlı talepleri üzerine TBMM özel gündemle toplanmış, ancak bu tehdit ve tehlikelerle ilgili olarak ortaya konulan acı gerçeklere rağmen , TBMM hiçbir karar alamamış , bunlara karşı bir tavır sergileyememiştir.

  • 2) Avrupa Parlamentosu'nun 15 Aralık 2004'te almış olduğu ‘tavsiye kararında' yer alan ve bütünüyle bakıldığında AB adaylağımız bahanesiyle Sevr'i hortlatmayı açıkça öngören kararına karşı TBMM'den herhangi bir tepki yükselmemiştir.
  • 3) Bu tavsiyelerin de ‘ not edilmesini ' (yani dikkate alınacağını ) içeren AB Konseyi'nin 17 Aralık Zirvesi kararlarının Türkiye'ye ilişkin dayatmacı hükümlerine de TBMM'den bir tepki gelmemiş, bunların Meclis'te tartışılarak değerlendirilmesi ve sonuçların kamuoyuna açıklanması hala düşünülmemiştir.
  • 4) 17 Aralık Zirvesi öncesinde rezil durumumuzu fırsat bilen Hollanda Parlamentosu sözde Ermeni soykırımı konusunda Türkiye'yi açıkça suçlayan bir karar almış, ancak TBMM bunu da cevapsız bırakmıştır.
  • 5) Aynı tarihlerde, yine durumumuzdan yararlanan daha düne kadar NATO üyeliği için bizden destek dileyen Slovakya Parlamentosu' nda de gene sözde Ermeni soykırımı kararı alınmış, aynı şekilde Meclisimiz buna karşı da tavır koymaya gerek görmemiştir.
  • 6) Kıbrıs Rum Meclisi, önceki yıl; ısrarlı sessizliğimiz karşısında, her zamanki cüretkarlığına bir yenisini ekleyerek ve tarihi ters yüz ederek 19 Mayıs'ı Anadolu'daki Rumların sözde soykırım günü ilan etme küstahlığında bulunmuştur. Yüce Meclisimiz bu alçaklığa da cevap verme ihtiyacını hissetmemiştir. Dahası, Kıbrıs sorunu ve KKTC'nin yaşatılması konusunda 2 yıl önce alınmış olan TBMM kararları adeta yok sayılmıştır.
  • 7) AB yolunda Türkiye'yi desteklediğini (!) sıkça beyan eden ancak terörist başının yakalanmasıyla bir kez daha ortaya çıkan terörist devlet niteliğinin ilanına ramak kalmış olan Yunanistan'ın Cumhurbaşkanı Atina'da sözde Pontus soykırımı anıtı açmış; buna karşı da diğer kurumlarımız yanında Meclisimizden de bir tavır konulmamıştır.
  • 8) Ve nihayet kısa bir süre önce anayasalarında değişiklik yaparak Türkiye'nin AB üyeliği için referandum kararı alan, daha önceleri sözde Ermeni soykırım yasası çıkaran Fransız ulusal meclis başkanı Debre, sanki hiçbir şey olmamış gibi, yüksek siyaset (!) adına ve Türk Milletinin duyguları ve zedelenen onuru hiçe sayılarak en üst seviyede karşılanmış ve ağırlanmıştır.

Türk Milleti'nin onur ve haklarını korumak ve en azından gözetmek onu temsil edenlerin Anayasal görevi ve yükümlülüğüdür. Bu görev her türlü siyasi mülahazaların üzerinde tutulmalı, gerekli hassasiyet içerisinde olunmalı ve milli şuur daha fazla rencide edilmemelidir.

Saygılarımızla,

 

Sayfa Başı

Şubat 2005 , Tunga Manas


17 Aralık'taki Zirvede Devlet Suçu Var, Adamı İpe Götürür

Sayın Altındal, Türkiye 17 Aralık Zirvesi'nden başarıyla mı çıkmıştır?

Türkiye'nin 1959'dan bu yana yani yaklaşık 45 yıldır süren bir ilişkisi var. Avrupa ile.Ama Türkiye bu 45 yıl içinde bu ilişkilerinde hiç başarılı olamamıştır.. 6 Ekim 2004'te AB Komisyonu, bir rapor yayımladı. Bu raporda 17 Ekim'de toplanacak AB Hükümet Başkanları konsey'ine tavsiyeler vardı. Özetle, ‘Bakın biz Türkiye'ye angaje olmadık, siz de olmayın. Türkiye'nin AB'ye üye olabileceği yönünde ümit vermeyin, açık kapı bırakmayın.' Dolayısıyla bu zirve, çok ilginçtir 6 Ekim'dekinden de geriye giden bir kararla sonuçlandı. Maalesef zirvede, çok hazin olaylara imza atıldı.Altına imza atılan bu belge, tarih verilmiş olmasına rağmen Türkiye için hiçbir anlam taşımamaktadır. Türkiye, çeyrek üye bile olamaz şu eldeki anlaşmayla. Başbakan, zirveden birkaç gün sonra, ‘Yahu be derogasyonları ben böyle anlamadım. Bana böyle tercüme etmediler' demiş. Bu nedenle Türkiye, geri dönüp AB'ye nota vermek zorunda kaldı.

AB Komisyonu'nda ilk kez Türkiye için kullanılan ve 17 Aralık Zirvesi'nde de yer bulan ‘Ucu açık olma sözünün anlamı nedir?

Ucu açık olma sözünün anlamı ortada. Siz üye olmayacaksınız demektir. Peki ne olacağız biz? Bir defa biz AB'nin sömürgesi olacağız. AB şu anda iktisadi bakımdan çöküyor. İşsizlik rekor düzeyde. Fransa'da özellikle işsizlik çok artmış durumda ve fonlarını kaybetmiş durumda. Şimdi bu fonlar bittiği halde bir tek kazanç elde edebileceği yer neresi, Türkiye. Bakın orada çok hazin bir oyun var. Metinde, ‘Türkiye tam üyelik için müracatını yaptı ve müzakereler tam üyelik için olacaktır' deniyor. Bunu söyleyerek, bizden her yıl 6 ile 8 milyar euro pay isteyecekler. Her sene 8 milyar euro katkı payı ödeyip, 1.7 milyar euro geri alınan bir olayın kazançlı olduğunu söylemek mümkün mü? Halbuki Türkiye, üye statüsünde sayılmasa, imtiyazlı ortak sayılsa, her sene onlar size 8 milyar euro ödeyecekti. Ama kurnazlık yapıp, ‘Üye olacaksınız. Ama katkı payınızı ödeyin bakalım' diyorlar.

 

Kıbrıs Rum Kesimi Lideri Papadopulos da adada başarısız olduğu yönünde sert eleştirilerle karşılaştı. Ona ne diyeceksiniz?

Türkiye, Kıbrıs sorununu 1 Ekim'e kadar çözmek zorunda. Peki Türkiye bunu kiminle çözecek? KKTC ile değil. Mecburen Kıbrıs Rum Kesimi ile birlikte çalışarak çözmek zorunda. Gördüğünüz gibi KKTC devre dışı kaldı burada. Rumlar Papadopulos'a ‘Niye veto etmedin' diyorlar. Veto etmesi halinde Papadopulos kozunu kaybederdi. Çok akılcı davrandı. Vetoyu 1 Ekime saklıyor. Yoksa vetoyu burada kullansaydı, kartını atmış ve bitmiş olacaktı iş. Yani AB'nin Türkiye üzerinde yaptığı planın tersine düşecekti.

 

Zirve sırasında Başbakan Tayip Erdoğan'ın masayı terk etme resti görüşmelerin seyrinde dönüm noktası mıydı gerçekten?

Başbakan masadan kalktığı anda kendisine söylenen cümle ortada. ‘Bir daha bu masaya 10 sene oturamazsınız Sayın Başbakan' Böyle denildiğinde tekrar masaya oturuvermiş. Niye o zaman kalkıp gittim numarası yapıyorsun? Rest çekiyorsun, o laf söyleyince sonra tekrar tıpış tıpış gelip masaya oturuyorsun. O zaman öyle rest numaraları falan da yok yani.

 

Hükümet'in ‘Kıbrıs Rum Kesimi'ni tanımadık. İmza attığımız belge tanıma değil' şeklindeki yaklaşımı uluslar arası hukuk açısından nereye oturtulabilir?

Kıbrıs Rum kesimini tanımıyoruz. Bu tanıma değil diyorsunuz. Peki kardeşim o zaman 25 ülke ısrarla ne diye sizden bu tanımayı istiyor? Hiç önemli değilse, adamların açısından bir önemi yoksa, niye bunu senin önüne koyuyorlar. İlla ki Kıbrıs Rum kesimini tanı diye. 1 Ekim'e kadar tanımak zorunda Rumları Türkiye. Tanıma durumunda da oradaki KKTC'yi azınlık statüsüne sokarsınız ve kendi ordunuzu da işgalci ordu yaparsınız. Bu kadar nettir. Bu iktidar için en büyük risk Kıbrıs meselesidir. Bundan da büyük riskler var aslında. Neyi imzaladıklarının farkında değiller.

 

Diyelim ki, Türkiye Kıbrıs Rum Yönetimini tanıdı. Müzakerelere başladı, ancak başarısız oldu. O zaman nasıl bir durum ortaya çıkacak?

Diyelim ki, Türkiye Rum kesimini tanıdı ve ‘Müzakerelere başlıyalım' dedi. Sizin önünüze 100 bin sayfalık mevzuat koyuyorlar. Bunu uygulayabilmek için gereken para en az, 17-18 milyar Euro. Kim verecek bu parayı. Fonlarda da para yok. ‘İstersen borç verelim bu işi yapalım' diyecekler. Sen bu arada her sene 8 milyar euro ödeyeceksin. Bir örnekle anlatayım; Tarım kesimindeki mevzuat 40 bin sayfa. Sadece tarım alanlarına konulacak tuvaletlerin maliyeti, Türkiye'nin neredeyse bütçesini bulur. Sana diyecekler ki, tuvaletleri hazırladın mı, hazırlamadım. O zaman müzakereleri askıya alıyoruz' diyecekler. ‘Komisyon kabul etse bile her ülkenin tek tek itiraz hakkı olacaktır diye madde eklediler metne. Başka ülkelere hiç uygulanmamış bir madde. Tarım alanlarındaki tuvaletler konusu görüşülürken, bir ülke çıkıp, ‘Tuvaletler tamamlanmış olabilir ama üstüne kuş koymamışlar' diyecek. Öyle bir mevzuat hazırlanmış ki, bu mevzuat yüzünden Türkiye kendisi havlu atacaktır. Sonra da Kıbrıs dahil, verdiği tavizlerle ortada kalacaktır.

 

Fener Rum Patriği'nin ‘Ekümenik' olduğunun kabul edilmesi de var şartlar arasında.

‘Fener Rum Patriği'nin ekümenik olduğunu kabul edeceksin' diyorlar. Türkiye'nin içinde bir hain şebekesi öyle bir boyutlu ki, ‘okul açılacak mı' diye soruyorlar. Kardeşim okul açık. Başka bir durum var orada. Eğitime süresiz olarak ara vermiş olan da bizzat patriğin kendisi Saint Sinople Meclisi'nin 1974'te aldığı karar var. Yoksa okulun lise kısmı açık. İki yıllık üst kısmı kapalı. Biz diyoruz ki, bu bir yüksek okul statüsüne giriyorsa YÖK'e bağlı olsun. Hayır Milli Eğitim statüsünde istiyorsan, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olsun. Ama ‘Ne Milli Eğitim Bakanlığı'na ne YÖK'e bağlı olacak. Bana bağlı olacak' diyor. Sen kimsin? ‘Ben kiliseyim' diyor. Sen konsolosluk mu açıyorsun kardeşim.' Konsolosluk açsa gelen adamın kim olduğunu bilirsin. Öğretmen diye birini getirecek, ajanmıdır, kajan mıdır, teröristmidir belli değil. Öğrenci diye birini getirecek, Yunanistan'dan şuradan buradan, kim olduğu belli değil. Türkiye'de Eğitimin Birliği İlkesi var. Senin öğrencilerin, papaz kıyafeti ile gidecek okula sokmuyorsun. Ne olacak o zaman? Sen bir Rum Ortodoks azınlıksın, benden imtiyaz istiyorsun. Yok öyle yağma. Ruhban Okulu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kontrolünde şu anda açıktır. Öğrencisini getirir, bütçesini bize bildirir, bir de Türk müdür olur orada. Sen ondan sonra orada ilahiyat dersi verirsin. Patrik ‘Ben Ekümenik patriğim' diyor. Halbuki, ekümenik olan konsillerdir. Yani kilise şuralarıdır. Din şuralarıdır. Kişi nasıl ekümenik olur? Patrikhanenin kendisi nasıl ekümenik olur? Ekümenik demek, evrensel bütün kiliseler gelecekler, yani dünyada var olan Katolik, Anglikan, Protestan, Ortodoks, Süryani, Keldani, Maruni, doğu kiliseleri bütün kiliseler toplanacaklar , o çağrıyı yapma hakkı sende olacak. Tarihte toplanmış İznik Konsili gibi, Kadıköy Konsili gibi, Konstantinople Konsili gibi. Konsiller, 818 senesine kadar toplandı. 1962'ye kadar bir daha toplanmadı. En son toplanan konsil de, İkinci Vatikan Konsili. Papa toplamıştı. Papa kendisine ekümenik diyor mu? Çünkü şahsın ekümenik olması mümkün değildir. Birinci Ekümenikal Konsil'i toplayan, İstanbul'u kuran Konstantin'di. Adam kendisine Ekümenik İmparator Konstantin derdi. Patrik de ona özeniyor. Olur mu öyle şey.

 

Peki bütün bu gerçekler ortadayken bu konuda ısrar etmelerinin sebebi nedir?

İşin içinde, Türkiye'den ‘Ekümenik' payesini alıp, diğer ülkelerdeki kiliseler üzerinde egemenlik kurma planı var. Ama bu ABD'nin Rusya karşı planı. Bunlar siyasi oyunlardır. ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman da bu için ateşli bir savunucusu. Yahu sen yahudisin kardeşim. Senin dininle hiçbir ilgisi yok bunun. Özetle, dini yada tarihi hiçbir değeri yok bu ekümenik sıfatının .

 

AB metinlerinde ve AB hükümetlerinin açıklamalarında atıfta bulunulan Ermeni meselesi nasıl halledilecek?

Ermenilere ait olan malların bir kısmı askeri idareler zamanında ellerinden alınmıştır. Bunların bir kısmı geri iade edilebilir. Türkiye, 3 Ekim'e kadar Ermeni soykırımını tanıyacak. Ondan sonra toprak meselesi gelecek. Tazminatlar gelecek. Biz Sevr Anlaşması'nı tanımıyoruz diyoruz. Ama adamlar diyor ki, ‘Kardeşim imzaları karşılıklı olarak çekmedik ki. Sen kendi kendine tanımıyorum diyorsun. Sevr geçerlidir' Mesela ABD, Türkiye'nin Ermenistan ve Güneydoğu sınırlarını tanımıyor. Ermeni soykırımının tanınması Türkiye'nin Ermenistan ve Güneydoğu sınırlarını tanımıyor. Ermeni soykırımının tanınması Türkiye'de çok büyük olaylara yol açar. Ermenilerce öldürülmüş 500 bin kişinin aileleri ayağa kalkar. Başbakan Ermeni gerçeklerini neden açıklamıyor? Yanındaki danışmanlarına bakın, nedenini anlarsınız. Ona böyle bir sorunu yansıtmıyorlar ki orada.

Şimdi bir de Katolikler sorunu çıkacak önümüze. Vatikan'ın 2004 tarihli İnsan Hakları Raporu var elimde. Bir tür papalık bildirisi. Bu raporda diyor ki, ‘1946'dan bu yana Fener Patrikhanesi'ne ait olan malların tamamı ellerinden alınmıştır. Eskiden 167 tane vakıf varken, şimdi bu sayı 30'a düşmüştür.' Oysa 78 vakıf var. Bu raporda bir ifade var ki tüyler ürperticidir. ‘Bir gün bunun hesabını Türk yetkililerden soracağız.' Vatikan, bir insan hakları raporunda bu tehdidi savuracak kadar gözünü karartmıştır.

 

17 Aralık Zirvesi'ne kadar siyasi partiler, sessiz kalmayı tercih ettiler. Eleştiriler sonradan gelmeye başladı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

17 Aralık Zirvesi ile ilgili olarak ne siyasi partiler, ne de askerler, tek kelime karşı çıkmadı. Siyasi partiler, AKP'ye koz vermek istemediler. Bir başarısızlık durumunda, AKP'nin bundan muhalefeti sorumlu tutacağını bildikleri için beklediler. 18 Aralık'ta da itirazlar yükselmeye başladı. Bundan sonra AKP hükümetinin ayakta kalması çok zor. Gelecek seneye kalmadan erken seçim gündeme gelecektir.

 

AB ülkelerinde yapılacak referandumlarla Türkiye'nin üyeliği reddedilirse ne olacak?

Hayır referanduma gerek kalmayacak. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac diyor ki, ‘Elimizde 88 bin sayfalık mevzuat var. Türklerin önüne bunları koyduğumuz zaman zaten kendileri girmeyecekler. Fransa niye heyecanlanıyor onu anlamadım. Referanduma bile kalmayacak bu iş merak etmeyin' diyor. 17.07.1987'de imzalanan AB Deklarasyonu'ndan anlatılanları Türkiye kabul etmek zorundadır diyorlar. Nedir bu, Türkiye Ermeni soy kırımını tanıyacak. Sınırları açacaksın, Ermenilerle ticaret yapacaksın, yani haraç vereceksin.

 

Peki Başbakan zirvede satır aralarındaki bu maddeleri görüp orada karşı görüşlerini net bir şekilde neden ortaya koymadı sizce?

17 Aralık'taki zirve sırasında Başbakan'ın yanında kimler vardı? Egemen Bağış, Cüneyt Zapsu gibi danışmanlar. Burada devlet suçu var. Adamı ipe götürür. Başbakan'ın yabancı devlet başkanlarıyla özel görüşmelerinde, devletin tercümanları yok yanında. Dışişleri Bakanlığı'nın deneyimli yeminli tercümanlarını almıyor yanına. Danışmanları ‘Sayın Başbakan merak etmeyin bizim dediğimize geldi bunlar' diyorlar. Zapsu ‘Bunu imzalayalım' diyor. Başbakan pozunda herif. O da imzayı çakıyor. Görüşmelerde niye yanına üç tane büyükelçi almıyorsun? Türkiye'nin o kadar deneyimli büyükelçileri var. Tercümeyi büyükelçilerin yapsın senin. O nedenle Ermenilere verilen tavizleri anlamadan atıyor başbakan imzayı. İpe gidecek olan Zapsu değil tabi, Tayyip Erdoğan.

 

İşin bir de mali boyutu var. Müzakereler süresince pahalı dönüşüm projeleri ve yükümlülükleri yerine getiren Türkiye üye olmazsa bu faturayı kim ödeyecek?

Türkiye mali protokole imza attı. Buna göre, ‘2014 yılına kadar sen AB Bütçesi'nde yoksun. Fakat 2014 yılına kadar borçlarını ödemezsen, maliyeni düzeltmezsen, faizleri ödemezsen, senin maliyeni ben yöneteceğim' diyor AB. Bu, Duyun-i Umumi'dir. 2014'e kadar gayrisafi milli hasılanın %66'sına varan borçlarını ve faizlerini ödeyebilecek misin? Osmanlı imparatorluğu'nun borçları gayri safi milli hasılasının %21'indeyken batılılar Duyun-i Umumi'yi başlatmışlardır. Yüzde 70'lere gelmiş bir ülkede ne yaparlar, paramparça ederler. Yani bu işin mali açıdan da sonu büyük hüsran olacaktır.

 

AB'nin temel felsefesi ve kuruluş amaçları dikkate alındığında, Türkiye'nin Birlik ile kaynaşabilmesi mümkün görünüyor mu?

AB projesi agnostik bir proje. Adamlar, ‘Bu batı medeniyetini dönüştürmek için hazırladığımız bir projedir. Sen ancak medeniyetini değiştirirsen girebilirsin' diyor. 100 bin sayfalık mevzuat onunla ilgili. İnsanını, hayatını değiştirmek zorundasın. Türklerin Avrupa'nın ortak tarihinde yeri yok. O tarih de zaten Türklere karşı yazılmış bir tarihtir.

Dolayısıyla, Türkiye AB'ye değil, AB Türkiye'ye girecek. Girmiş vaziyette zaten. 70 milyonluk Türkiye, sadece ve sadece bütün yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle AB'nin sömürge alanı olmuş durumdadır.

 

Türkiye'deki Kürtler ve Aleviler de azınlık olarak mı tanınmak zorunda bu süreçte?

Kürt meselesinde diyorlar ki, Kürtlerle Kuzey Irak dahil konfederasyon kurun. Bakın Musul'u da size verdik diyecekler. İleri aşamada, İsrail'in en ufak bir işareti ile Türk toprakları da dahil birleşen Kürtler, devlet kuracaklar.

Ermeni meselesi, Kürt meselesi, Ekümenik meselesi, Alevilere azınlık hakkı meselesi, bunlar kabul edilirse, Allah saklasın, Türkiye'de bir iç savaş çıkartır. Ondan sonra AB bu iç savaşa müdahil olup, ‘Doğuyu ne yapacaksın, biz senin batı bölgelerini AB'ye alalım' diyebilir.

 

Türkiye'nin AB dışında hiçbir alternatifi yok mu sizce. Türkiye'nin kendi inisiyatifi ile geliştirebileceği yeni bir dış politika mümkün değil mi?

AB'ye niye muhtaç hissediyoruz? Çünkü Türkiye'nin içinden yetişen bir hain kadrosu, Kendinden nefret etme hareketi başlattı. Kendimizden nefret ettik. Tarihimizden nefret ettik bu yüzden. Bu nedenle kendi alternatif projelerimizi ortaya koymamız, kendi beyinlerimizde bile ulaşılması imkansız bir ütopya halini aldı.

Sayfa Başı

Aytunç Altındal

TSS Röportaj, Saray

Aralık 2004


KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ VE OLASI SONUÇLARI

 

TÜRKİYE İKLİMİNDE GÖZLENEN DEĞİŞİKLİKLER

 

I.BÖLÜM

 

Sıcaklık Değişiklikleri ve Eğilimleri

 

Türkiye'de 1929-1999 dönemindeki uzun süreli sıcaklık değişikliklerini ve eğilimlerini ortaya çıkarmayı amaçlayan yeni çalışmaların sonuçları aşağıda özetlenmektedir.

 

Yıllık, kış ve ilkbahar ortalama sıcakları, özellikle Türkiye'nin güney bölgelerinde artma eğilimi göstermesine karşın, yaz ve özellikle sonbahar ortalama sıcaklıkları, kuzeyde karasal iç bölgelerde azalmaktadır. Gece en düşük hava sıcaklıklarında saptanan ısınma eğilimleri, Türkiye'nin birçok kentinde istatistiksel olarak anlamlıdır. Yaz mevsimi gece en düşük hava sıcaklıklarındaki ısınma, ilkbahar ve sonbahar gece sıcaklıklarının ısınma oranlarından genel olarak daha büyüktür. İlkbahar ve yaz gece sıcaklıklarındaki ısınma oranları ise, ilkbahar ve yaz maksimum (gündüz en yüksek) sıcaklıklarındakilerden genel olarak daha kuvvetlidir. Türkiye'nin sıcaklık rejimindeki daha ılıman ve / veya daha sıcak iklim koşullarına yönelik değişiklikler ilkbahar ve yaz mevsimlerindeki anlamlı gece ısınmasıyla daha kuvvetle açıklanmatadır. Gece en düşük hava sıcaklıklarındaki belirgin ısınmasıyla karşılaştırıldığında, gündüz en yüksek sıcaklıkların bazı istasyonlarda zayıf bir ısınma ve bazılarında ise zayıf bir soğuma sergilediği görülmektedir.

 

Gece hava sıcaklıklarındaki belirgin ısınma eğilimlerinin oluşmasında, küresel ısınmanın genel ve uzun süreli etkisine ek olarak, Türkiye'deki hızlı nüfus artışına ve kentsel alanlara yönelik büyük göçe bağlı yaygın ve hızlı kentleşmenin etkisi vardır.

 

Türkiye ve Bölgesindeki Yağış Değişiklikleri ve Eğilimleri

 

Sahel'de ve Subtropikal kuşak yağışlarında 1960'lı yıllarda başlayan ani azalma, 1970'li yıllarla birlikte Doğu Akdeniz Havzası'nda ve Türkiye'de de etkili olmaya başlamıştır. Yağışlardaki önemli azalma eğilimlerive kuraklık olayları, kış mevsiminde daha belirgin olarak ortaya çıktı. 1970'li yılların başı arasındaki kurak koşullardan en fazla, Ege, Akdeniz, Marmara ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin etkilendiği gözlendi. Kış mevsimindeki yağış değişiklikleri dikkate alındığında kuraklık olaylarının en şiddetli ve geniş yayılışlı olanlarının, 1971-1974 dönemi ile 1983, 1984, 1989, 1990,1996 ve 2001 yıllarında oluştuğu görülür. Bu yıllarda oluşan uzun süreli ortalamanın çok altındaki yağış koşullarına bağlı meteorolojik kuraklıkların bir sonucu olarak , su açığı ve su sıkıntısı, yalnız tarım ve enerji üretimi açısından değil, sulamayı, içme suyunu, öteki hidrolojik sistemleri ve etkinlikleri içeren su kaynakları yönetimi açısından da kritik bir noktaya ulaştı. Kasım 2001'den 2004 ilkbaharına kadar olan dönemde ise, yağışlar Türkiye'nin önemli bir bölümünde genel olarak uzun süreli ortalamanın üzerinde gerçekleşti.

 

GELECEK YÜZYIL İÇİN ÖNGÜRÜLEN İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ

 

Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) Üçüncü Değerlendirme Raporu'nda (TAR) temel alınan tüm salım senaryoları ve projeksiyonları, atmosferdeki karbondioksit birikimlerinin yüzey sıcaklıklarınınve deniz seviyesinin 21.yüzyıl süresince yükseleceğini;kara ve deniz buzullarının alansal ve hacimsel olarak azalacağını göstermektedir.

 

Sıcaklık Öngörüleri

 

1990-2100 döneminde, küresel ortalama yüzey sıcaklığının 1.4 ile 5.8 C arasında artacağı öngörülmektedir. Öngörülen ısınma oranı 20. yüzyılda görülen değişikliklerden daha büyüktür ve eski iklim verilerine dayanarak, büyük olasılıkla bunun en azından son 10000 yıl boyunca bir benzeri yoktur.

 

Son küresel model benzeştirmelerine dayanarak, neredeyse tüm kara alanları, özellikle soğuk mevsimde yüksek kuzey enlemlerindeki karalar daha hızlı ısınabilecektir. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, tüm modellerde küresel ortalamayı %40 ‘dan daha fazla aşan Kuzey Amerika'nın kuzey bölgelerinde ve Orta Asya'nın kuzeyindeki ısınmadır. Buna karşılık, yazın güney ve güneydoğu Asya'da ve kışın Güney Amerika'daki ısınma küresel ortalama değişiklikten daha azdır.

 

Yağış Öngörüleri

 

Küresel model benzeştirmelerine dayanarak ve çok sayıda senaryo açısından, küresel ortalama su buharı birikimi ve yağış tutarının 21.yüzyıl süresince artacağı öngörülmektedir. 21. yüzyıl süresince artacağı öngörülmektedir. 21.yüzyılın ikinci yarısına kadar yağışlar, kışın orta ve yüksek kuzey enlemlerde ve Antartika'da artmış olabilecektir. Alçak enlemlerdeki kara alanlarında, hem bölgesel artışlar hemde azalışlar beklenilmektedir. Ortalama yağış için bir artışın öngörüldüğü pek çok alanda, yıldan yıla yağış değişkenliği daha büyük olabilecektir.

 

Yağışta mevsimlik kaymalar olabileceği de öngörülmektedir. Genel olarak, yağışlar, yüksek enlemlerde yaz ve kış mevsimlerinde artabilecek. Yağışların, kışın, orta enlemler, tropical Afrika ve Antartika'da, yaz mevsiminde ise, güney ve doğu Asya'da artacağı öngörülmektedir. Avusturalya, Orta Amerika ve güney Afrika'nın kış yağışlarında sürekli bir azalma bekleniyor. IPCC modellerinde, özel olarak Akdeniz havzası için önemli bir yağış değişikliğinden söz edilmemekle birlikte, Hadley Centre'nin iklim modellerine ve başka model sonuçlarına göre, özellikle Doğu Akdeniz havası ve Orta Doğu için, yağışlarda, su kaynaklarında ve akımlarda gelecek yüzyıl için önemli azalmalar beklenmektedir. Yağış projeksiyonları arasındaki model tutarlılıkları, dünyanın birçok bölgesi için göreli olarak zayıftır.

 

Kar ve Buz Öngörüleri

 

Kuzey yarımküredeki kar örtüsü ve deniz buzu yayılışının daha da azalacağı öngörülmektedir. Buzulların ve buz şapkalarının geniş ölçekli geri çekilmesinin 21.yüzyılda da süreceği beklenmektedir. Antartika buz kalkanı daha fazla yağış nedeniyle akışlardaki artış yağıştan fazla olacağından Grönland buz kalkanı kütle kaybedebilir. Deniz seviyesinin altında kalması yüzünden, Batı Antartika buz kalkanının kararlılığı konusunda kaygılar bulunmaktadır.

 

Deniz Seviyesi Öngörüleri

 

TAR'da temel alınan tüm senaryolara göre, küresel ortalama deniz seviyesinin, 1990 ve 2100 arasında 0.09 ile 0.88 metre kadar yükseleceği öngörülmektedir. Bu yükselme, esas olarak okyanusların termal genişlemesi ile buzullardan ve buz şapkalarından olan kütle kayıplarına bağlıdır.

 

Doç.Dr.M.Türkeş

Birlik Dergisi Ocak-Şubat 2005

Sayfa Başı

 


SARILIK VE ASTIM

Türk Milletine vurulan darbe sadece, ekonomik, terör, eğitim boyutunda kalmıyor işin birde sağlık boyutu var.

ŞİMDİ ŞOKKKK

Türkiyede 6 milyon Hepatit B taşıyıcısı var. Yani nüfusumuzun neredeyse 10'da 1'i bu hastalığa sahip. Gerçekten korkunç ve büyük bir orana inanmak güç ama ne yazıkki doğru kullanılan ilaç miktarı, tedavi gören hasta sayısı bize bu acı gerçeği gösteriyor.

Geçenlerde TÜRK Karaciğer Vakfının davetlisiydim. Prof.Dr.Muzaffer Gürakar çok değerli bir insan aynı zamanda Karaciğer Vakfının da Başkanı, seminerde şöyle konuştu.

“ Türkiye'de 6 milyon Hepatit B ve C taşıyıcısı olduğunu buluyoruz. Ancak Hepatit B'ye karşı aşı yaptırma bilinci geliştiği için, B hepatitli hastaların sayısı azalmaktadır. C hepatiti ise son yıllarda dünyada giderek artmakta ve bu durum kaygı yaratmaktadır. Türkiyede de 1.5-2 milyon arasında Hepatit C taşıyıcısı bulunmaktadır.

Hepatit B ve C'nin tedavi edilmemesi durumunda SİROZ ve KARACİĞER Kanserine neden olduğu vurguladı.

Hepatit B aşısının yaygınlaşması durumunda, Türkiye de 20-25 yıl sonra siroz a dönen Hepatit B'lerde. Karaciğer nakline gerek kalmayacağını kaydeden Gürakar, Hepatit C aşısının ise henüz deneme aşamasında olduğunu söyledi.

Türkiye'de Hepatit B taşıyıcılığı oranının % 7.8 olduğunu anlattı ve bu oranın Diyarbakır'da %15, Mardin'de de % 25'e çıktığını söyledi

Arkadaşlar bildiğiniz gibi bu hastalık büyük oranda pislikten geçer, pislikten yayılır.

İyi yıkanmayan bardaklar, kaşıklar, kağıt paralar, pis tuvaletler, oyun kağıtları, açıktan geçen kanalizasyon, kan ve kan ürünleri v.b.

 

Sayfa Başı


 

ASLINDA HIRİSTİYANLAR NEYE İNANIYORLAR?

 

Kutsal Metinler'deki Teolojik İsa ile, Katolik Kilisesi'nin Teleojik (Mekan ve Zaman'a uyarlamak) İsa'sı hiçbir surette bağdaşmaz –bazı temel olguların dışında. Bugünkü Katolisizm'de yer alan başta Easter (Yortu) olmak üzere, Noel (Christmas), Pazar Tatili, All Souls day, Epiphany, Babtism of Our Lord Fest, Mother of God, Octave of Christmas, Solemnity of Mary, Mark Evangelist Fest, Day of Immaculate Conception vd. vd. bir çok “Kutsal Gün” bu kutsal metinlerde yer almamıştır ve yoktur. Bunların tamamı Teolojik değil Telelojik bakış açısıyla sonradan uydurulmuşlardır. İsa'nın bunların hiçbirinden haberi ve bilgisi yoktu.

Hatta Katolik Kilisesi'nin başlattığı PAZAR TATİLİ'ni duysaydı belki de, “Ben böyle bir Tanrı- Buyruğundan söz etmemiştim, bu sahtekarlığı kim yaptı? diye sorardı. Çünkü İsa, kendisinin oğlu olduğunu öne sürdüğü Tanrı-Babası'nın Kutsal Metinlerde tatil olarak haftanın 1.Gününü (Pazar) değil 7.Gününü (Cumartesi) tatil yaptığını biliyordu.

Pazar SUN-DAY, Paganlar'ın Güneş'e Tapınma günüydü. Bunun Tek-Tanrıcılıkla hiçbir ilgisi ve kutsiyiyet itibariyle de bağlantısı yoktu. Benzer şekilde İsa, Kutsal Metinler'e göre Babası Tanrı tarafından kendisine verilmiş olan Takvim'in de 360 günden oluştuğunu biliyordu. Baba-Tanrı'nın buyruklarını ve Tanrı'dan geldiğine İMAN edilen metinleri, kendi egemenliğini pekiştirebilmek ve sürdürebilmek uğruna dilediği gibi değişmiştir.

Sayfa Başı

Aytunç Altındal, 27.02.2004,İspilandit


BİR UMUT OLMAK

 

Lazer, tıp alanında son yılların en çok kullanılan tedavi yöntemlerinden biridir.

Ülkemizde de bilim adamlarımız lazer alanında çeşitli araştırmalara imza atıyorlar.

Dicle Üniversitesinden bir grup ilim bilim aşığı fedakar hocalarımız, Laser Tıbbi Kongresinde birincilik ödülü aldı.

Yaklaşık 30 yıldır tıp dünyasının gündeminde olan laser; başta estetik cerrahisi olmak üzere, tıbbın hemen her alanında kullanılıyor.

Dicle Üniversitesinden Prof.Dr.Ayşegül Jale Saraç, Doçent Ali Gür, Yrd.Doç.Dr. Kemal Nas ve Remzi Çevik hazırladıkları iki projeyle İtalya'da 19'uncu Uluslar arası Lazer Tıbbi Kongresine katıldılar.

“Ameliyat Sonrası Yapışıklıkları Önlemek İçin Lazer Kullanımı” ile “Diz Kireçlenmesinde Klasik Fizik Tedavisi ve Düşük Laser Kullanımı” projelerini birleştirerek laser tedavi yöntemleri projesini hazırlayan ekibimiz büyük bir başarıya imza attılar.

Kongreye katılan 200 bilimsel çalışma arasında yapılan değerlendirmede, birinciliğe layık görüldüler.

ALLAH hepsinden razı olsun. ALLAH ilimlerini açsın, rızıklarını bol etsin

SONSÖZ > Arkadaşlar, bildiğiniz gibi Türk eğitim sistemi Özal ve Özel zihniyeti yüzünden darbeler yemiştir.

Üniversiteler ödenekten mahrum bırakılmış, öğretim görevlileri literatürleri takip edemeyecek, kitap alamayacak zorlukların içerine itilmişlerdir. Uzun lafın kısası O kafa yüzünden uluslar arası yayın yapılamaz, Türk bilim adamlarını buluş yapamaz hale getirmiştir. Özalizm'in tahribatları bu kadarla kalmamış “Tercüme Bürosunun Telefonunu ve İsmini Makalesiyle Birlikte Veren Öğretim Üyeleri”, “Başkalarının Eserlerini Sahiplenen Yıllarca Rektörlük Yapan Profesörler” türemiştir.

Bu açıdan Dicle Üniversitesinden alınan bu başarı mana bakımından çok büyüktür. Aya ilk adım attığı söylenen astronotun dediği gibi “Benim İçin Küçük Ama İnsanlık İçin Büyük Bir Adım”

Evet bizde aynısını söylüyoruz. Siz yeter ki gölge etmeyin, yeter ki tahrip etmeyin.

TÜRK MİLLETİ, TÜRK ALİMİ, TÜRK BİLGESİ en iyisini yapar.

 

Sayfa Başı

YONCA BAYRAK, 5 Kasım 2004 , Bebek


TOMOGRAFİ ÇEKTİRMEK TEHLİKELİ Mİ?

Pek çok hastalığın tanısına yardımcı olmak için çektirilen tomografilerin riskleri, Amerika'da yayınlanan saygın tıp literatür ergilerinden “RADIOLOGY” de yayınlanan bir makaleyle yeniden tartışmaya açıldı.

Makaleye göre, bir tam vücut tomografisi çektiren kişiyle atom bombası atılan yere 1,5 mil uzaktaki kişin aldığı radyasyon miktarı aynı

Röntgen ve Tomografilerin yaydığı X ışınlarının etkileri dünynın radyoloji alanındaki sayılı tıp dergilerinden Amerika'da yayınlanan RADIOLOGY ‘de yayınlanınca bizde konuyu uzmanına soralım dedik

Küçükçekmece Nükleer Araştırma Merkezinden; Radyasyon Korunması uzmanı Doç.Dr. Mehmet Altunkaya:

“ Gereksiz kar-zarar araştırmsı yapılmadan çekilen röntgen ve tomografilere karşı olmakla birlikte yapılan tesbitin abartılı olduğu görüşünde. 1.5 mil epey bir uzaklık ama yinede çok daha büyük radyasyon dozları aynı zamanda burada dış radyasyona ilave aolarak birde meydana gelen kontominasyon dediğimiz fizyon ürünlerinin vücuda alınması, ilk etapta solunum yoluyla daha sonra yiyecek-içeceklerle alınmasıylabu doz daha da büyüyebiliyor” dedi.

Uzmanlar bir konuda anlaşıyor: Net fayda sağlamayan hiçbir radyasyon uygulamasına izin verilmemeli.

SONSÖZ > Son yıllarda özel hastaneler, özel tıp merkezleri vb. çoğaldı. Pek çoğunda şikayetler aldı başını gidiyor. Birileri her şeyi para gözüyle görmeye başlarsa, ipin ucu iyice kaçar hatta ortada ip kalmadı kalmadı diyebiliriz.

Lütfen sağlığınız, evlatlarınızın gelecekleri için işin ehli olan Hipokrat yeminine sadık kalan doktorlara gidiniz. İnsanın yedek parçası yok. Unutmayın ATATÜRK bile “Beni TÜRK Hekimlerine emanet edin” demişti.

 

Sayfa Başı

Y.Kim.Müh.Meryem Kaya


FAY KIRILMASI

Şiilerin Hz. Hasan ve Hüseyin'i andıkları en önemli günlerden olan AŞURA gününde Bağdat ve Irak kana bulandı. Ve bunu anında dünya televizyonlarında izledik. Peşinden bambaşka bir yerde PAKİSTAN'da Şiilerin yoğunlukla gittiği bir caminin önünde bomba patladı. Ardından da buna benzer bir olay AFGANİSTAN'da yaşandı. Yüzlerce ölü bine yakın yaralı.

Bu eylemleri yapanlar bir mesaj vermek istiyor. O mesajda açık ve net: “Bu bombalı saldırılar Şiiler'e yönelik ve Sünniler tarafından yapılıyor”. Ama eylemlere imzayı atan katiller bir noktayı atlamışlardı, “HER KATİL BİR İZ BIRAKIR”. Ne Şiiler ne de Sünniler asla kutsal mekanlara saldırmazlar aralarındaki husunet ne olursa olsun mübarek günlerde kan dökmezlerdi.

İşte Irak'taki Şiiler ve Şiilerin manevi lideri SİSTANİ bunu bildikleri için hemen açıklama yaptılar “Bu olayın arkasında ABD ve İSRAİL var”. Her ne kadar BBC ve CNN “yok illada bunu Sünniler yaptı” dediyse de buna çok şükür kimse inanmadı. Sonra bu kanallar taktik değiştirdiler “Saddam'ın Fedaileri” yaptı dediler. Ama bu da tutmadı. Bunun da izahı çok basitti, eğer Saddam taraftarlarının nokta atışı yapabilen hafif yada ağır silahları vardıysa bunu neden ABD'li veya müttefiki olan güçlere karşı kullanmadılar? Tıpkı Irak'ta birileri hala nükleer silah arayıp bulamıyorsa, Irak'ta artık canını Saddam için verebilecek kimse yok.

Aslında olayın gerçek sebebi kanaatimce Geçici Irak Anayasası'dır. Bildiğiniz gibi Kürtlere ayrı bir devlet kurdurabilecek maddeler içeren bu anayasaya SİSTANİ, karşı çıktığını söyledi. Dolayısıyla geçici konseyin Şii üyeleri imzalamadılar. Fakat bu bombalardan sonra neler olacak göreceğiz. Özellikle Kerkük'te büyük karışıklıklar olabilir. Bölgede çok kan akacak gibi gözüküyor. Şii radikal grupların kürtlere Kerkük'ü yedirme gibi bir niyetleri yok. Bu arada hatırlatmakta fayda görüyorum Irak'ta yaşayan TÜRK'lerin (TÜRKMEN) büyük çoğunluğu da Şii.

Kerkük ve Musul'un savunulması ikibuçuk Şii Arap gönüllüye kaldıysa Vah bizim halimize!!! Vah bizim kırmızı sınırlarımızı ihlal ettirenlere!!!! Vah askerlerimizin kafasına çuval geçirilirken Kayseri'de mantı yiyenlere!!!! Vah ki Vah!!! RABBİM ordaki TÜRKlere kolaylık versin.

Makalemin başlığını Fay Kırılması diye attım. Demek istediğim şu Şii- Sünni çatışması gündeme getirilmeye çalışılıyor. Buna benzer olayları yakın zaman içinde tekrar duyabiliriz. Türkiye'ye bunun yansıması ise Alevi – Sünni Çatışması şeklinde olabilir. Hepinizin bildiği gibi 12 Eylül 1980'den önce Alevi – Sünni Çatışması Türkiye'nin kanayan yaralarından biriydi. Çok can gitti, çok. İnşallah tekrar o günleri yaşamayız. Hatırlarsanız birkaç yıl önce Galatasaray – Fener maçı sırasında Küçükköy Gazi mahallesinde bir kahve tarandı, bir anda ortalık savaş alanına döndü. Yüzlerce örgüt, binlerce militan sokaklara döküldü. Kaos, yağma, talan bir haftaya yakın sürdü. Sonra ölüler, ölüler, ölüler… Dikkatli olmalıyız! Provakasyonlara gelmemeliyiz. Ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Birileri dünya çapında çatışma çıkarmaya çalışıyor. İnşallah içişlerimizle ilgilenen büyüklerimiz, dışişlerindeki büyüklerimiz gibi MANTI YEMİYORLARDIR.

Sayfa Başı

08.03.2004, Yonca BAYRAK, Bebek - İSTANBUL


TÜRKİYE'NİN KAYIP KUŞAKLARI

 

21. yy Türkiye'sinde toplum, sadece politikacıların bir koltuk sevdası yada savaşı olduğunu sanmakta. Ancak zamanla büyük bir güce sahip olan medya kuruluşlarında da aynı şekilde bir koltuk savaşı mevcuttur. Bu medya kuruluşlarında yeni yetişen okumuş, genç, taze beyinlere yer vermiyorlar ve yer verseler de bu gençleri sadece çay kahve getirme yani kabaca ayak işlerinde görevlendiriyorlar. Gençler bu medya kuruluşlarında yani gazetelerde ve televizyon kanallarında kendilerine yer bulamıyorlar, çünkü köşe yazarlarımızın ve televizyon yorumcularımızın sıfatının ALAYLI olması bütün kapıları kapatıyor. Ne acıdır ki bu kişilerde bu sıfattan onur duymaktadır. Mesele alaylı yada mektepli olmalarından ziyade bu insanların buralara kimlerin tarafından neden, niçin ve nasıl bir göç oluşturmalarına müsaade edildiğidir, nasıl göz yumulduğudur! Bir ülkede yorum yapabilecek yada ülkeyi kurtarabilecek sorunları tartışacak kişi sayısının niçin bir avuç olabilir? Mesele nasıl bu insanlara imtiyaz verildiğidir.

Nüfusunun % 60'ı genç olan bir toplumda neden “sadece” babamız anamız yaşındaki insanları dinleyip okuyoruz, neden sadece başkalarının ağzından yorum yapabiliyoruz. Yoksa bizim insanlarımızın düşünceleri tutsak mıdır? Yani bir odak tarafından okumuş, eğitimli, kültürlü ama ahlaksız TUTSAK beyinler mi yetiştiriliyor? Bilinçli bir şekilde...

Bu sektörde değişen, sürekli yenilenen maalesef tek şey spor yazarları, magazin sunucuları, mankenler. Aslında mecburi emekli olmasalar onların da gideceği yok ama... birde yeni popmantarları ve yıldız savaşcıları! Bu tarz programlara ilgi ve alakanın yoğun olmasının sebebi de sunucuları hariç, yarışmacılarının değişiyor olmasıdır.

Medyanın görevi bu mudur? Medya kimlerin elindedir ve bu insanların bir toplumu yönetmelerine nasıl böyle izin veriliyor. Buna dur diyen bir köşe yazarı, bir yorumcu, bir siyasi güç yok mudur? Varsa da, neden hep arka planda bırakılmak isteniyor. Bu gençler bu kadar ucuz değil! Laikliğe kafayı takanlar, başka şeyleri göremiyecek kadar kör olamaz. Neden bu konuda harekete geçilememektedir. Türkiye'de yetişen yeni gençlerin maalesef hür beyin yada tutsak beyin olması bu sektörün, eğitim kavramının, özellikle özel üniversitelerinin “ekstra ekstra large” (maalesef türkçemize giren bu kelimeyi yazmak zorunda kaldım) olan ahlak kavramımızın, çökertilmesi sonucu değil midir?

Seslenişim genç beyinlere, benim yaşıtlarıma. Artık bilinçsiz olmayın, artık boşa zaman geçirmeyin, artık kitap okuyun, araştırın, bulun icaat edin, yaratın ve eyleme geçin. Popmantarları yani yeni yıldız savaşcıları olmayın. Bu memleketten yeni Piri Reisler, Fatih Sultan Mehmetler, Evliya Çelebiler ve kahramanlar çıkaralım. Gelin birlikte Onuncu Yıl Marşını yeniden 100. yıl marşı olarak bağıra bağıra söyleyelim. Yüz yıl önce söylenmiş sözleri kulağımıza küpe yapıp, yüz yıl sonrasına bir şeyler bırakalım. Türkiyenin kaderini hep birlikte değiştirelim. Biz tarihte her zaman birdik, bin olduk, milyon olduk dünyaya hükmettik. Aramızdan o biri çıkaralım ve yeniden hür beyinler yaratalım. Bu isteğim, bir ideal olarak kalacaksa da, istemek de yapıcılıktır. Yeter ki, Türkiye'nin aleyhine olmasın.

Sayfa Başı

Selcen Çatlı Bayrak, 12.03.2004


SESİMİ DUYAN YOK MU?

ALO RTÜK 178 Özellikle bu aralar, herkes bir kutunun karşısında, sosyal hayattan kendini tamamen dışlayıp o malum kutuyu izliyor. Özellikle de ev hanımları. Ne tuhaf değil mi? Sonra o kutuda neler gördüklerini birbirlerine anlatıyorlar.

O kutu maalesef hayatımıza giren, fazlaca yön veren hatta düşüncelerimizi bir afyon misali uyuşturan televizyondur. Boş mudur dolu mudur bilmem ama hep aynı ağırlıkta! Kimilerine çok dolu olan programlardan biri ‘Biz Evleniyoruz' önceki adıyla ‘Ben Evleniyorum' RTÜK'ten almak üzere olduğu cezayı duyunca isim değiştirip, cezanın etkisiz hale gelmesi için çaba sarfetti.

Ancak RTÜK başkanı Fatih Karaca belirtiyor : “Program aynı program isim değişikliği tartışma konumuz oldu ve inandırıcı gelmedi. Bu sebeple ceza uygulanacaktır.” Buradan Fatih Karacayı tebrik etmeli ki, bu tartışma konusu olmuş ve Türk örf ve adetlerine aykırı olmasından dolayı ekran karartma cezası vermeye karar verilmiş. Ancak bu ceza ne zaman uygulanır ya da kendi aralarında hallettiler mi?

Peki bu kutunun karşısında akşamları çaylarını yudumlayan koca koca adamlar sizin popstarınız kim! Son aylarda popüler kültür adı altında sokaklarda konuşulan bu konulara karşı mı koymalı, yoksa katılmalı mı? Belki bu sezon bunlarla oyalanırsınız ama biliyor musunuz o sırada Türk iç ve dış siyasetinde ne fırtınalar kopuyor, ne fırtınalar... Dünya değişmekte ve siz bu yeniliklerden ne denli haberdarsınız? Bazı medya kuruluşları ve özel kanallar karar vermişler, artık magazin programları yayınlamayacaklarmış, bazı özel kanallar ise şöyle karar vermiş magazin programlarında mankenlere bilgilendirici sorular soralım diye. Mesela Atatürk'ün doğum ve ölüm tarihi, başbakanımızın adı nedir gibi sorular! Ne bilgilendirici ama.

Yanlışlık acaba program yapımcılarında mı yoksa izleyenlerde mi; ağlanacak halimize gülüyoruz o kutuya bakıp bakıp. Saatlerce karşısında oturup bir de elimize kumandayı alıp bir belgesel izleyenler maalesef azınlıkta. Evet iletişim araçlarından biri olan televizyonun hayatımızda gerçekten büyük önemi var. Çünkü iletişim toplumların lokomotifleridir. Ancak televizyon sizin dostunuz oluyorsa ve sizi boşluğa sürüklüyorsa bu bir tehlike sinyalı oluşturur.

Ayrıca başka bir konuya değinmek istiyorum, 3 Kasım seçimlerinden sonra RTÜK'bir rapor geç ulaşıyor. Bu rapor Meltem TV hakkında ve rapor incelenmeye alınıp kanalı kapatma cezası veriliyor. Önümüzdeki günlerde ise kapatılacağını belirtmek isterim.

Selcen Çatlı Bayrak, 25.02.2004

Sayfa Başı


Aytunç Altındal

Sahte tarih, sahte kimlik demektir

İSTİKRAR ( = Stability) kavramına ülkemizde çok değinilmesine rağmen, ilginçtir ki, gereken bilimsel önem verilmemiştir.

Oysa istikrar Batı Avrupa'nın iktisadi ve siyasi literatüründe yer alan temel kavramlar dan biridir. Söz konusu kavram Batılı diplomatik çevrelerde olmazsa olmaz ön koşulu kabul edilen bir başka kavramla, Dengelilik ( = Equilibrium) kavramıyla ele alınır. Dengelilik, klasik ve yerleşik Eşitlik anlayışından çok farklı bir kavramdır. Diğer bir anlatımla Dengelilik, sadece zihinsel bağlamda varolan ama doğasalgerçeklikte varolmayan Soyut Eşitlik fikrinden ayrı olarak olayların ve nesnelerin bire bir özdeşliklerini öngörmez. Dengelilik, doğada ve evrendedeğişimin kalıcı olduğu gerçeğini göz önünde tutarak geliştirilmiş bir fikirdir. Buna göre olaylar ve nesneler kendi içlerinde kalıcı olan ilişkilerinde de bu değişimselliğin yönlendiriliciliğine göre ‘etki – tepki' gösterirler. Kısacası olaylar ve nesneler, dengelilik ilkesine göre hem kendi içlerinde değişimler yaşarlar hem de bu değişimlerin yönlerine göre yeni ilişkilere girerler. 19. yüzyılın sonunda 20. yüzyılın başlarında Batı Avrupa'da Dengelilik ilkesi üzerine inşa edilmiş felsefi ve siyasi akımlar çok revaçta olmuşlardı. O zamanların Rusya'sında ise Ekilibrist denilen sanat ve kültür akımı oldukça etkili bir akımdı.

Bu kısa açıklamalardan sonra şu söylenebilir: Değişimin dengesi ( Dengeli Değişim) istikrarın esasıdır. Değişimin dengeselliğinde meydana gelecek olan kırılmalar istikrarı bozarlar. Bu kaziye siyasetçiler tarafından bilinmesine rağmen ne yazık ki, uygulamada daima sorunlar yaratır. Bu nedenle de ülkedeki hassas dengeler bazı yetkisiz ve sorumsuz unsurlarca tek – yanlıolarak kullanılırlarsa bundan en çok dış ve düşman güçler yararlanırlar. Çünkü değişimin dengesini ‘ kıran ' en önemli unsur, mevcut dengeleri tek yönlü, tek çıkara hizmet etmesi gereken tek taraflı bir araç olarak görmektir.

İstkrarın Dengesini bozabilecek unsurlardan biri de, Türkiye'nin yöneldiğideğişim çizgisini – Çağdaş Uygarlığın Üstüne Çıkma – “ Sahte – Tarih ” (ler) üreterek bozma gayretleridir. Sahte – Tarih yaratma çabası içinde olanların Türkiye'de sahte tarih anlayışına uygun ‘Sahte – Kimlikli' bireyler oluşturmak istedikleri bellidir. Bu tip girişimler sonucunda Türkiye'deki hassas dengeler sismik sarsıntılara uğrayabilirler. Bundan da en büyük zararı Anadolu'da yaşayan insanlar çekerler. Türkiye'yi istikrarsızlaştırmayı umut edenlerin bu olası istikrarsızlaşmanın etki alanının çok geniş olduğunu unutmamaları gerekir. Türkiye'deki fay kırılmasının sarsıntıları Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar uzanır. Bizden hatırlatması.

Aytunc Altındal

Sayfa Başı


KIBRIS PLANI

Yonca Bayrak : Sayın Altındal B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan Kıbrıs Planı hakkındaki görüşlerinizi alabilirmiyiz

Aytunç Altındal : B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan Kıbrıs Planı'nda yer alan ve gerek KKTC gerekse Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmesi olası gözükmeyen hususlar vardır.

Yonca Bayrak : Sayın Altındal nedir bunlar?

Aytunç Altındal : Söz konusu planda KKTC'den “ COMPONENT / COMPOUND STATE ” diye söz edilmiştir. Component State ve / veya Component Republic kavramı kamuoyuna duyurulduğu gibi Belçika ve İsviçre MODELLERİNDE değildir. Doğrudan doğruya SOVYET MODELİNDE yer almış bir tanımdır. Geçmişteki Sovyet Modelinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde her Cumhuriyet, Sovyet SİSTEMİNİN BİR PARÇASI daha doğru deyişle MÜTEMMİM CÜZ'Ü ( İngilizcesi: Component State / Republic) görülmüşlerdi. Bu ifade sadece KISMİ bir ÖZERKLİK demektir. Oysa KKTC, EGEMEN DEVLET statüsündedir.

Yonca Bayrak : Sayın Altındal o halde KKTC bu plana göre EGEMEN DEVLET olarak tanınmıyor mu?

Aytunç Altındal : Çok doğru. Planda KKTC'den öncelikle PARÇA - DEVLET yani Component Republic olarak değil CONSTITUENT STATE / REPUBLIC olarak söz edilmesi gerekirdi. Bu KASTEN yapılmamış ve KKTC'nin KIBRIS RUM YÖNETİMİNİN bir Mütemmim Cüz'ü olduğu dile getirilmiştir. KKTC, Constituent Republic olarak, yani ANAYASAL KURUCU CUMHURİYET OLARAK TANIMLANMALIDIR. Bu husus TEKNİK bir ayrıntı değil, tüm çözüm arayışlarındaki BELİRLEYİCİ HUSUSTUR.

ULUSLARARASI HUKUK'TA her türden GÖÇ VE TOPRAK PLANLAMASI RESMİ METİNLERDE YERALAN TANIMLAR DAHA ÖNCE NASIL YAZILMIŞLARSA ONA GÖRE DÜZENLENİRLER. COMPONENT REPUBLIC İLE CONSTITUENT REPUBLIC FARKI DA BURADADIR MEVCUT TANIM HEM KKTC'NİN HEM DE TC'NİN ALEYHİNEDİR. Öte yandan SOVYET Modeli'nin akibeti belli olmuştur.

Yonca Bayrak : Sayın Altındal bir de İsviçre Modeli'nden söz ediliyor

Aytunç Altındal : Eğer gerçekten de bir İsviçre Modeli uygulanacaksa bu uygulamaya öncelikle kullanılacak olan tanımlardan başlamak gerekir. İsviçre Modeli'nde HER KANTON, İLK DÖRT KURUCU KANTON'A SERBEST İRADELERİYLE KATILMAYI KABUL ETMİŞ ANAYASAL – KURUCULARDIR.

Sayfa Başı


PROTESTAN SENDROMU VE ESKİ MİLLİ GÖRÜŞÇÜLER

Eski Milli Görüşçülerle, protestanların ve özellikle protestan sendromunun ne alakası var demeyiniz!!! Bilakis pek çok benzerlik var. Bu konunun anlaşılması için biraz açmak istiyorum.

İlk kez Amerika'da ortaya çıkan bu sendrom 1960'lı yıllarda görüldü. Sizin de bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletler başkanları biri hariç (Kenedy) protestandılar. Ve yine ABD'de üst düzey kamu yönetiminde neredeyse bir protestan tekeli vardı. Katoliklerden de üst düzey kamu yönetiminde görev almak isteyenler oldu. Fakat önerilen çok ilginç bir teklifti; protestan olacaklardı!!!(Evanjelik Calvinist…)

Bazıları bu teklifi kabul ettiler. Yani inandıkları bütün dini temel esasları, görüşlerini bir kenara koydular. Bir anda bütün değer sistemleri değişti. Önce sakallar gitti, sonra kiliselerin adresleri değişti. O güne kadar öğrendikleri bütün değerlerin aslında yanlış olduğunu düşündüler. Bazıları buna ruhen inanmadı ama inanıyormuş gibi gözüktüler. Hatta Katolik kayıtlarından, kütüklerinden, nüfuslarından çıkarılmayı göze aldılar. İşte bu büyük bedellerin sonunda pekçoğunun kimyaları bozuldu. Ruh yapıları sarsıldı. Uyku düzenlerini kaybettiler. Çok garip ama peşinden cinselliklerini. Sonra …………. Sonrası çok vahim.

Uzman psikologlar, ruh bilimciler, nörologlar bu vakkaya Protestan Sendromu dediler.

İşte ABD'de 60'lı yıllarda ortaya çıkan protestan sendromu acaba ülkemizde de ortaya çıkacak mı? Benzerlikler çok fazla neredeyse herşey birebir uyuyor.

Türkiyedeki eski Milli Görüşçüler aynı yolda ilerliyorlar. Bir insan 45-50 yaşına kadar inandığı tüm değerlere bir anda ters dönüp küfretmeye başlarsa aklı başında olan herkes şunları düşünür:

1) Ya bu insanlar GERİZEKALIDIR çünkü hatalı olduklarını ancak 50 yaşında anlayabilmişlerdir. Ve bunlar birkaç kişi değil pekçok kişidirler. Bildiğiniz gibi tıpta bazı hastalıklar genetiktir. Babadan, anneden ve atadan miras alınan hastalıklar vardır (şizofreni gibi). O halde 50 yaşından sonra fikir değiştiren, görüş değiştiren bütün inandığı değerlere sırt çeviren bu insanların gelecekteki nesillerine de sorumluluk verilemez.

2) Ya da bu insanlar takiyye yapıyordurlar. Hani liderleri dedi ya “Musa Firavun'un sarayında yaşadı ama Firavun olmadı”. Eski fikir ve görüşlerinden hiçbirşey kaybetmemişler fakat modaya uyup Milli Görüş gömleğini çıkartarak Bilderberg Gömleğini giymişlerdir. Ama bunun pek inanılır tarafı yok; girdikleri yer Firavun'un sarayı ama onlar Hz. Musa değil!!!

Protestanlarla benzerlikleri çok fazla hatta şu an Dışişleri Bakanı olan Sayın Abdullah Gül 3 Kasım seçimlerinden önce seçim meydanlarında “Biz Anadolu WASP'çısıyız demiyormuydu? Allah kaderlerini benzetmesin. Çünkü pekçok belediye başkanı ve bazı milletvekilleri bir zamanlar (peygamberin sünneti) dedikleri olmazsa olmaz dedikleri sakalları kestiler. Hatta bazıları (yaşı ilerlemiş olanlar) saçları boyattılar çok komik ama bıyıkları kestiler. Duyduğumuza göre boşanma davaları da açılmaya başlanmış. Durum vahim ABD'de bunalıma girenler psikiyatristlere gider. İşin kötü tarafı Türkiye'de (adama deli derler) diye doktora da gidilmiyor!!!

ALLAH kolaylık versin. ALLAH beterinden saklasın.

Son Söz: Karga kekliği taklit ederken kendi yürüyüşünü unutur.

Oya Alpan, 22.02.2004

Sayfa Başı


SENDE Mİ BRÜTÜS

Bu günkü sohbetime biraz tarih anlatarak başlamak istiyorum. Daha da doğrusu sizlere ROMA TARİHİ anlatacağım. ROMA denince akla güç, kuvvet, ihtişam ve de şüphesiz SEZAR gelir. İşte birazdan anlatacağım olaylarda SEZAR'ın başından geçer.

Biliyorsunuz ki, JULIUS SEZAR'ın doğumu oldukça problemli geçmişti. Ve normal doğum şansı kalmamıştı. Çünkü bebek ters dönmüştü.Bunun üzerine doktorlar karar verdiler: annenin karnı yarılıp bebek alınacaktı.Sonun da böyle de oldu. SEZAR anne karnı yarılarak dünyaya geldi. Ogün bugün böyle doğanlara SEZERYAN “Doğumu SEZAR'A benzeyen” denir.

İşte bu büyük kumandanın hayatı çocukluktan itibaren hep başkalarından farklıydı. Talihsizlik bir türlü yakasını bırakmadı. Çünkü KABAKULAK olmuştu.Biliyorsunuz ki bu ateşli hastalık erkek çocukları kısır bırakabilirdi ve SEZAR'ın başına o da geldi.Büyük kumandan ROMA'nın tek hakimi herşeye sahipti ama kısırdı. Bir çocuğu bile olmuyordu.

Sonunda karar verdi: bir çocuğu evlat edinecekti. Öyle de oldu. Ve canından çok sevdiği bu çocuğun adı da BRÜTÜS idi.Yıllar yıllar geçti. Çetin ve uzun yıllar. SEZAR zaferlerin birinden ötekine koşuyor ROMA ayaklarının altında titriyordu.

Ve onun bir oğlu vardı. Adı “BRÜTÜS”.

Komutan, imparator, tek hakim derken senatonun yetkilerini kıstı. Birgün kükreyerek şöyle dedi: “HERKESİN HAKKI SEZAR'A SEZAR'IN HAKKI YİNE SEZAR'A”. Bunun üzerine birgün senatonun önünde düşmanları SEZAR'a tuzak kurdu.

Düşmanları dediysek aralarında bir de BRÜTÜS vardı. Hem de canından çok sevdiği birtanecik oğlu BRÜTÜS.

Onu da kandırdı düşmanları. Daha da iyi olacak dediler. Senin yerine ANTONIUS geçecek dediler, ROMA gidiyor dediler, dediler de dediler……….

Sonunda BRÜTÜS te onlara katıldı.

Ogün geldiğinde silahsız senatoya giden SEZAR'ın etrafını SIRTLAN GİBİ SARDILAR. Hançerlerin biri inip biri kalkıyordu. Büyük komutan, o yaşlı adam korkusuzca direniyordu. Tokatlıyordu acımasızca inen kolları. Tokatlıyordu nefretten kararan suratları.

İşte o anda tam o anda sırtına bir hançer indi. Tam kürek kemiklerinin arasına. Yaktı kavurdu yüreğini SEZAR'ın. Döndü BİR YARALI ASLAN GİBİ ARKASINA.

“Yapıştı gözleri hayretle kısılan celladına”. Ve ne görsün??????

CANI, BİRTANESİ, HERŞEYİ, EVLADI, VELİAHTI yerine geçecek OĞLU değilmiydi o insafsız?

Yapıştığı yakasını aniden bırakıverdi.

Ve dedi ki JULİUS SEZAR:

----------- Sende mi!!! Sende mi OĞLUM BRÜTÜS

ÖYLEYSE YIKIL SEZAR.

İşte dostlarım derler ki: ogün SEZAR'ın üzerinde 30 bıçak yarası bulunmuş. 29'u ön tarafında ve bir tanesi de sırtında.

Ama emin olun ki, SEZAR bıçak yaralarından ölmedi

BRÜTÜS'ün İHANETİ YÜZÜNDEN KANSERDEN, KAHIRDAN ÖLDÜ.

Bu tarihi gerçeği neden anlattım biliyormusunuz? Çünkü Türk siyasetinin içersinde BRÜTÜS'ler var. Özellikle Milliyetçi camianın başından buna benzer çok vahim bir olay geçti. Ama bu büyük ve köklü davaya hançerler sivrisinek vızıltısı gibi gelir. Ben çok ağır konuşmak yada insanları incitmek istemiyorum.

O yada bu sebepten dolayı ayrılanlar birilerinin MÜTEMMİM CÜZ'Ü olmadılar mı? Arkadaşlar, davalar da vücut gibidir. Bir insanın eli kesilse, kolu kesilse, ayağı kesilse bile

“Şunu herkes bilmelidir ki KAFA NEREDEYSE VE SAĞLAMSA VÜCUT YAŞAR ama daha yeryüzünde kendi kendine yaşayabilen AYAK TESPİT EDİLMEMİŞTİR”.

Bu dava şerefli bir davadır. Bu dava yüce bir davadır.. Çünkü AKİF'in dediği gibi:

Feryadı bırak, KENDİNE GEL, ÇÜNKÜ ZAMAN DAR….

Uğraşki: TELAFİ EDECEK BUNCA ZARAR VAR.

Anlayanlar anlamayanlara ne demek istediğimi anlatsın.

HAKKINIZI HELAL EDİN!

Yonca BAYRAK, 08.05.2003

Lefkoşa - KIBRIS

Sayfa Başı


ARAŞTIRMACI YAZAR

AYTUNÇ ALTINDAL HOCAMIZIN:

CHRISTENDOME KAVRAMI VE AVRUPA BİRLİĞİ ile ilgili yorumları

Avrupa Birliği ile ilişkiler Türkiye'nin son 15 yılında ekonomik, siyasal, toplumsal ve tarihsel gündemi en çok belirleyen konulardan biri olageldi. Kimi tartışmacılara göre,AB Hıristiyan Kulübüydü, kimilerine göre de değildi. Türkiye'de AB'nin ekonomi – politiği ayrıntılarıyla tartışılmıştır ama bu kuruluşun “kültürel” dokusu ve geri planı (backbone) kanımca yeterince araştırılmamış ve tartışılmamıştır. Bu hususu göz önünde tutarak AB'nin “kültürel mirası”na ilişkin bazı bilgileri aktarmak gerektiğini düşünüyorum.

Günümüzde Avrupa diye anılan coğrafi bölgenin geçmişteki resmi adı Avrupa değildi. Tarihçi Peacock'a gore geçmişte “Avrupa” diye bilinen coğrafi alan, belki şaşırtıcı gelecek ama, günümüz Türkiye'sinin Çanakkale'den Datça'ya kadar uzanan sahil şeridiyle, günümüz Yunanistan'ının Ege sahillerini kapsayan dar bir alandaki bölgenin adıydı. Geçmişte bu Avrupa'nın dışında kalan bölgeye, yani günümüzdeki Avrupa kıtasına Latinler Christianitas, Yunanlılar da Oikoumene (Ekümene) diyorlardı. Tarihçi Judith Herrin'in de gösterdiği gibi, ilk kez MS. 893 yılında Anglo-Sakson Kralı Alfred bu bölgeyi CHRISTENDOME (HIRİSTİYANLIĞIN KUBBESİ) olarak tanımlamış ve resmi literature sokmuştu. Günümüzde o tanım hala o ilk tanımına uygun tarzda, “Hıristiyan Oluş Konumu ve Koşulu” (the state and condition of being Christian) anlamında kullanılmaktadır.

Kral Alfred'in tanımı çift yönlüydü ve günümüze kadar da bu tanımın kapsama alanına sokulmuş olan anlayışla ele alınmış ve dile getirilmiştir. Kral Alfred'in tanımı bir yönüyle geçmişe, diğeriyle de geleceğe yöneltilmişti. Geçmişe yönelik yönünde iki eski tanım vardı. Bunlar Katolik Kilisesi tarafından yapılmış olan “ Orbis- Mundis ” (dünyevi – seküler olan ) ve “ Orbis – Ecclesia” (Kilisenin kapsama alanı) idi. MS. 800'de Kutsal Roma İmparatoru olan Muhteşem Karl, o yüzyıla kadar bilinmeyen “Hıristiyanlığın Evrenselliği” fikrini temel stratejisi haline getirdi ve Orbis-Mundis'te (yeryüzünde) Orbis-Ecclesia 'yı (Hristiyanlığın egemenlik alanını) tesis edeceğini açıkladı. Kral Alfred'in CHRISTENDOME'u bir yönüyle işte Karl'ın bu imparatorluk stratejisini ve siyasetini yansıtıyordu. Diğer yönüyle, CHRISTENDOME, o dönemde çok hızlı bir yayılma içinde olan İslamiyet'in Dar-ül-İslam (İslam dininin egemenliği ve uygarlığı içinde yer alan coğrafi alanlar) kavramına karşı Hıristiyanlaştırılmış coğrafi alanları simgeliyordu. İslamiyet'in rakip din olmasıyla birlikte CHRISTENDOME, hıristiyan milleti ve soyu (race) anlamını kazandı. Böylelikle tüm Hıristiyanlar Tek Millet, tüm Müslümanlar da Tek Ümmet olmuşlardı. Bu dinsel siyasal ayrılık ve karşıtlık, Dar-ül-İslam'ın son temsilcisi Osmanlı Devleti'nin çöküşüne (1918) ve Hilafet'in ilgasına (1924) kadar bazen suyun altında, bazen üstünde daima süregetirilmiştir.

Günümüz Avrupası'nda ise ilginçtir ki, Christendome kavramı bu kez AB'deki Hıristiyanların kendi aralarında bir ayrımcılık ve karşıtlık içerecek tarzda kullanılmaktadır. Bu kavram, Katolik-Protestan-Anglikan-Ortodoks vd. kiliseler arasında hangisinin daha gerçek Hıristiyan olduğu tartışmalarını su yüzüne çıkartmıştır. Ayrıca Laik, Seküler, Ateist, Teist ve Deistlerle olan tartışmalarda da yine belirleyici rol oynamakta ve/fakat sadece Türkiye'ye karşı tümünü aynı “kubbenin” altında toplayabilmektedir.

Sözün özü; Türkiye AB'nin tarihinde vardır ama kültüründe yoktur. Günümüzde AB , Batı Uygarlığı'nı geliştirmek amacıyla yapılmış olan bir projedir. Ne varki, bu proje Türkiye'ye bir “uygarlığını değiştirme projesi” olarak dayatılmaktadır. Doğrudur, günümüzdeki Avrupa Birliği kültürel planda bir Hıristiyan Kulübü değildir ama uygarlaşma planında daima CHRISTENDOME olmuştur.

Türkiye'ye yönelik böylesi siyasal ve dinsel zorlamalar hem yanlıştır, hem de tarihe ihanettir. Çünkü en basit deyişle, ne Hıristiyanlar artık tek millettir, ne de Türkiye artık Dar-ül-İslam'ın tek temsilcisidir. Türkiye kendi kültürel değerleri ve uygarlık anlayışıyla Avrupa Birliği'nin zaten kurucularından olduğu tarihsel platformunda bütünleşebilir. Şu hiç unutulmamalıdır ki, AB'nin tarihi Türkler olmadan yazılamaz. Bu yargıya 15.yüzyılın ünlü Katolik dinadamı ve bilgini Nicolaus Von Ceus , Fatih'in İstanbul'u fethinden sonra kaleme aldığı “ Dinlerarası Barış” (De Pace Fidei ) adlı kitabında dile getirmişti. Avrupalı Türkiye düşmanları Von Ceus'u bir kez daha okurlarsa, 21. yüzyılda, 15. yüzyılda yaşamış bir bilginden bile ileri görüşlülük planında daha bağnaz ve geride olduklarını göreceklerdir.

01.01.2003, AYTUNÇ ALTINDAL, İspilandit

Sayfa Başı


AMERİKA IRAK'TA NE YAPMAK İSTEMİYOR?

Hristiyan Tarık Aziz'in de teslim olduğu bu günlerde sadece Iraklılar'ın değil tüm dünyanın kafası iyice karıştı. Hala Irak'ta kimyasal silah bulunamadı.(pardon; birkaç sheltox, birkaç detan, iki şişe tuz ruhu). Saddam'ın da ne ölüsü ne de dirisi ortalarda gözükmüyor. Çok gariptir ki, yinede savaşın meşruiyeti tartışılamıyor. Çünkü Bush çıktı ve dedi ki:  "biz bu harekatı Irak'a demokrasi getirmek için yaptık....". Hoppala!

Yahu Bush madem demokrasi istiyorsun o zaman tam katılımlı bir genel seçim yaptır. Irak Halkı kendi liderini kendi kaderini tayin etsin. Sen de bu adil seçimde İsrail, AB, BM, Vatikan'la birlikte gözlemci bulundur.

Ne yazık ki bu asla olmayacak bir hayalden ibaret. Çünkü böyle bir seçim olsa %65'i Şii olan Irak Halkı ezici bir çoğunlukla iktidarı Şii yönetime verecektir. O zaman da İran, Suriye ve Irak sanki Şii Paktı kurmuş gibi olurlar. Bu da Amerikanın ve İsrail'in hiç işine gelmez. Demek oluyor ki Irakta tam katılımlı bir genel seçim demokrasi havarileri tarafından asla yaptırılmak istenmiyor.

Yine çok ilginçtir ki, Wasp 'çı olduğunu vurgulayan Amerikan yönetimi ( Türkiye'deki bazı aklı evveller kendilerini Anadolu Wasp'çısı ilan etmişlerdir). İnatla Irak'a yahudi asıllı generaller ve emekli generaller yollamaya devam ediyor. Bu olay kaderin bir tesadüfi değilse ki ben öyle olduğunu zannetmiyorum, organize bir planı gösteriyor. Bu da apaçık "Suriye'nin Golan tepeleri'ne ve su kaynaklarına sonsuza dek veda etmesi" demektir.

Sonuç olarak Amerikan Yönetimi  ne adil bir seçim, ne insan hakları, ne de medeniyetler arası diyalog istemiyor.

28.Nisan.2003 ,Yonca BAYRAK

Sayfa Başı

 

Web_Siteniz_Kurulur Burs_Araniyor Bütün_Tekstilciler En_Iyi_Restaurantlar
Bütün_Yayinevleri Bütün_Cateringler Besiktas_Magazalari Bakirköy_Magazalari
Fatih_Magazalari Sisli_Magazalari Eminönü_Magazalari Kadiköy_Magazalari
Bütün_Anaokullari Bütün_Mobilyacilar Bütün_Kuyumcular
toptan_gidacilar butun_doktorlar yazar_araniyor sariyer_magazalari
tüm çiçekçiler tüm modaevleri butun etlokantaları butun balıkrestaurantları
| Kitap Listemiz | Kitap Yorumu | Yazar Portresi| Köse Yazıları | Politikacılarımız ve Siyasetcilerimiz |
| Ekonomi Bilgileri | Ekonomik Yorum | Ekonomi Tarihi |

| Tarihte Bugün | Tarihi Mekanlar | Tarihi Portreler |

| Sizin için izledik | Sizin için Okuk | Geleneksel Sanatlarımız | Lezzet Mekanları|
| Resmi Yazısmalar | Tarihi Anlasmalar | Toplantılar | Ezoterizm | Occultizm | Hermetizm |
| Alcimizm | Sigil/Semboller | Kehanetler/Öngörüler | Bize Ulasın |
[ana sayfa]
Copyright ® 2003 . www.subrosa.com.tr .   Her hakkı saklıdır.