
| Politika - Siyaset |
Durmuş Hocaoğlu 14.08.2006
"Onurlu AB Üyeliği" Tezinin Kritiği: VII
Bütün ömrünü, Bir ve Bütün Avrupa idealine hasretmiş olan, Avrupa''nın kurucusu Jean Monnet (1888-1979), Avrupa''nın kanlı çatışmalar ile dolu mâzisinin kapanması ile başlayacak olan yeni "Belle Epoque"''u şu şekilde tasvîr etmektedir [Yvonne Beaudry., "Jean Monet - Europe''s Hyphenator"., Michigan Quarterly Review., Spring 1968.vol. 7, no. 2., p.76]: "Avrupa milletleri asırlarca, dünyayı tahrip olma noktasına getirecek şekilde birbirlerine tahakküm etmek için çatışıp durdular. Fakat artık nihâyetinde, kaderlerinin aynı olduğunu anlamış bulunuyorlar. Avrupa Ekonomik Topluluğu''nda (European Economic Community: EEC) [ki resmî adı Ortak Pazar''dır (Common Market: CM)] altı millet müşterek bir yol tâkip etmek üzere müşterek müesseseler te''sîs ettiler. Bu eylem, onların karşılıklı ilişkilerini ve tavırlarını kademeli olarak değiştiriyor. Artık onlar, yavaş-yavaş, aynı görünüş içerisinde yer almaktalar."
Avrupa''nın en büyük beyni kabûl edilen Monnet, bu heyecanlı sözleri, Avrupa''nın bir başka büyük ismi, Avrupa''nın kurucu meleği Robert Schuman (1886-1963) tarafından hazırlanan ve kendi adını taşıyan plan çerçevesinde te''sîs edilen ve Avrupa Birliği tarihinde "ilk dönem" olarak anılan Altılar Avrupası''nın kuruluş vesîlesi ile söylemişti. Schuman Planı, basitçe şu ilkeye dayanmaktaydı: Avrupalıların, geçen asrın başlarında bir şeâmet tellâlı gibi Batı''nın çökme trendine girdiğini yazan Oswald Spengler''in bu ürperti verici öngörüsünün tahakkuk etmesini önlemek için tek ve biricik çâreleri, felâketlerinin müsebbibinin hâriçte değil dâhilde, Avrupa milletleri arasında tam bir kan dâvâsına dönüşen - sonradan çok anlamlı bir jestle "Avrupa İç Harpleri" (European Civil Wars) olarak isimlendirilen - sonu gelmez çatışmalar olduğunu idrâk edip yeni bir sayfa açmak, müşterek bir siyâsî çatı altında toplanmaktır; ancak, bu kadar derin husûmetleri ortadan kaldırmak için de önşart, Avrupa''nın baş belâsı hükmünde olan ve Churchill''in 19 Eylül 1945 tarihli nutkunda, onlar barışmadığı takdirde Avrupa''nın geri kalanının tamâmının dahi barışmasının hiçbir mânâ ifâde etmeyeceğine işâret ettiği, Fransa ve Almanya başta olmak üzere, bir ekonomik birliktelik, bir ekonomik işbirliği gerçekleştirilmelidir.
Bundan sonrasının, daha önce yine bir yazı dizimin bir yerindeki aynı ifâdelerle aktarılmasına izin verilmesini ricâ edeceğim ["Türkiye ve AB: Olmak veya Olmamak-VIII"; Türk Haber., Sayı: 015., 22.07.2002, s.19]:
Çok başarılı olan Schuman Planı, bir taşla birçok kuş vurmaya yönelmişti. İlkin, Avrupa''nın bu en haşarı çocukları terbiye edilmiş ve müstakbel "Avrupa İç-Hapleri"nin ve binnetîce müstakbel felâketlerin önü alınmış olacaktı; ikincileyin, yeniden dirilecek ve bir Avrupa Birleşik Devletleri''ne dönüşecek (veya dönüşmesi gereken) Avrupa için en sağlam te''mînat olan militan ve agresif milliyetçiliklerin önü kesilmiş olacaktı. Ne var ki, ekseriyetle ırkçı kaynaklardan beslenen Avrupa milliyetçiliklerinin hâlâ dip-diri duran beslenme kaynakları, tepeden inme bir Avrupa Birleşik Devletleri idalini birden-bire benimsenmesine elbette karşı çıkacaktı; o sebeple, bu çok zorlu proje için mutlaka halledilmesi şart olan en önemli bir husus, öncelikle ekonomik altyapıda bir birliktelik sağlamakla işe başlamak olmalıdır. Böylece, üçüncüleyin, önce Fransızlarla Almanların ve bilâhare bütün Avrupalıların birbirleriyle olan ekonomik güçbirliği sağlandığı takdirde, hem düşmanlıkların birlikteliklere tahvîli cihetinde büyük ve çok önemli bir adım atılmış olacak ve hem de Avrupa kaybettiği gücünü yeniden kazanabilir bir vazıyete gelebilecekti.
Bu maksada mâtûfen, bir ilk adım olmak üzere, Schuman, önce Almanlar ile Fransızlar arasında bir "mâdencilik işbirliği" planı tasarladı; fakat daha sonra bunu "kömür ve çelik endüstrilerinin işbirliği" şekline dönüştürdü. Projeye göre bu iki ülke arasında kömür ve çelik endüstrileri konusunda yapılacak olan işbirliği diğer Avrupa ülkelerinin de katılımına açık olacak bir otorite altında gerçekleştirilecekti. Bu fikir kısa sürede tatbîkata geçirildi ve 18 Nisan 1951' 'de Almanya, Fransa, Belçika, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda''nın da üye olduğu "Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu" [European Coal and Steel Community (ECSC)] kuruldu.
Artık, düşmanlıkların işbirliğine dönüşmeye başladığı Avrupa''nın ihyâsı fiilen start almış bulunuyordu
İşte, Monnet''yi heyecâna gark eden gelişmenin kısa hikâyesi bu: Önce ekonomik partnerlik, sonra ekonomik birlik ve nihâyetinde siyâsî birlik; tıpkı Sayın Bahçeli''nin mezkûr kitabında, MHP''nin cân ü gönülden desteklediği belirtilen "devlet politkası" gibi.
Devam edelim; bakalım, sonu nereye varacak....
"Onurlu AB Üyeliği" Tezinin Kritiği: VI
Durmuş Hocaoğlu
Avrupa Birliği''nin şifresinin çözülmesindeki en temel anahtar kavramlardan olan "bütünleşme"nin - onunla yakın bir bağlantı içerisinde olan "entegrasyon" ile birlikte - analizine ışık tutabilecek olan hususlardan birisi, "ekonomik bütünleşme"dir. O hâlde artık, "nedir bu ekonomik bütünleşme ve ne içindir?" suâlini sorabiliriz: Acaba, sâdece bâzı ülkelerin bir araya gelerek daha kuvvetli ekonomik - sâdece ve yalnız ekonomik - bir birlik veya birliktelik oluşturmaları için tasarlanmış bir şey mi, yoksa, kendisini aşan bir başka şeye hizmet edecek bir araç mı? Şüphesiz bu denli ehemmiyetli bir kavramın analizi bu sayfaların hacminin haddi değil; o sebeple, çok kısaca konuşacak olursak, bu kavramın ancak Avrupa Birliği''nin temel felsefesinin anlaşılmasıyla - yâni o bütünlük çerçevesinde - aydınlatılabilecek bir kavram olduğunu belirterek başlamak gerekir; cidden, bu bütünlükten koparıldığında anlaşılamamaktan da öte, yanlış anlaşılma gibi çok yüksek bir risk taşıyan bu kavram için, kendilerinden bîhaber olanların AB hakkında konuşma hakları bulunmaması hasebiyle, çok anlamlı bir seçme olarak, Carlo Sforza ve Jean Monnet gibi, Avrupa Birliği''nin fikir ve eylem babalarından olan [Bkz., msl: Janelle Reinelt., "Performing Europe: Identity Formation for a "New" Europe., Theatre Journal., 53.3., 2001., p.367] Avusturyalı aristokrat Kont Richard Nikolaus Coudenhove-Kalergi''ye kısa bir mürâcaatta bulunmak istiyorum. Yirminci yüzyılın iptidâlarında, Avrupa''yı bir trajedinin beklediği kehânetinde bulunarak "Bir ve Bütün Bir Avrupa" ideali için kolları sıvayan Kalergi, te''sis ettiği ve daha sonra bu kehânetinin gerçekleşmesiyle te''sirleri daha da büyüyen "Pan Europa" (Avrupa Birliği) hareketinin fikrî yapısının bir tür manifestosu mâhiyetinde kaleme aldığı ondört sayfalık makalesinde, ["The Pan-European Outlook"., International Affairs (Royal Institute of International Affairs 1931-1939., Vol. 10, No. 5., Sep. 1931., pp.638-651], şunları söylemektedir [p.639]:
"Pan Europa hareketinin büyük gayesi, şu ânda İngiltere ve İskoçya arasındaki sınırın görünmez olduğu gibi, Avrupa (ülkeleri arasındaki) sınırları görünmez hâle getirmektir. Biz, Avrupa sınırlarını, Avrupa Federasyonu ile askerî noktai nazardan; Avrupa Serbest Ticâreti veya Avrupa Gümrük Birliği yolu ile ekonomik noktai nazardan ve azınlıkların gerçek bir korunması ve Avrupa milletleri arasında gerçek bir eşitlik yolu ile de millî noktai nazardan olmak üzere, üç yoldan görünmez kılmak için çalışıyoruz. Şâyet bu üç hususta Avrupa sınırları görünmezleşecek olursa, işte o vakit, Avrupa''da barışı elde edebilir ve Batı medeniyetimizi savunabiliriz."
Tabiatiyle, "Avrupa''nın sınırlarının görünmezleşmesi"nden neyin kastedilmiş olduğunu, ayrıca zikre hâcet bile yok; ama yine de, her ihtimâle karşı, insanların idrâk bakımından gayri müsâvî derecelere münkasim olduğunu unutmayarak, e''t-tekrârü we''l-ahsen, welew kâne yüzseksen hükmü muktezâsınca tavzihte fayda var: Avrupa''nın siyâsî bütünleşmesi; yâni, "Bir ve Bütün Bir Avrupa", daha da açıkçası, resmî adı ne olursa olsun, fonksiyon îtibâriyle, federal veya konfederal bir Avrupa Devleti! Şu hâlde demek ki, mes''ele, gayet anlaşılabilir bir hâl alıyor: Ekonomik bir birlik, esas olarak siyâsî bir birlik için bir vâsıtadır, çok mühim, ihmâle gelmez bir şey; ama yine de bir vâsıta. Nitekim, II. Harp''ten sonra, Churchill''in Avrupa Birleşik Devletleri''nin fitilini ateşleyen Zürih Üniversitesi açılış nutkunu müteâkiben, teoriden pratiğe dökülmek üzere başlatılan Avrupa Bütünleşmesi hareketinin ilk safhalarının hep ekonomik bütünleşme hareketleriyle geçmesinin ve Avrupa Birliği''nden önceki en uzun safhanın Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) safhası olmasının sebeb-i hikmeti de budur. Kolay bir şey mi? Daha düne kadar birbirlerine ölüm yağdıran, aralarındaki bütün ortak bağlara rağmen yine de dilleri, dinleri, kültürleri, tarihleri farklı gelişmiş, farklı menfaat alanları bulunan ve derin çatışmalar yaşayan milletleri bir ânda bir siyâsî birlik çatısı altına toparlamak? Öncelikle ve behemehâl bir ekonomik birlik denenmeli; aynı ekonomik birlikte bir araya gelemeyen dünkü hasımların aynı siyâsî birlikte bir araya gelebilmeleri, ayrıca, temelinde ekonomik ortak paydalar olmayan bir siyâsî birliğin de ayakta kalması asla düşünülemez bile. Tıpkı "Bir ve Bütün Bir Avrupa" idealinin kurucu babalarından Jean Monet''nin dediği gibi: "....
... Salı''ya inşaallah...
"Onurlu AB Üyeliği" Tezinin Kritiği: V
"Avrupa ile siyâsî ve ekonomik bütünleşme"; "Ekonomik, Parasal ve Siyasî Birlik", "Avrupa''nın yeniden yapılandırılması ve bütünleşmesi"... ve ilââhir... Bunlar gerçekten çok ciddî terimler; şimdiye kadar hiç kimsenin - en azından "milliyetçi" câmiada - teknik seviyede ele alıp irdelemediği, çok ciddî ve bir o kadar da tehlikeli ve binâenaleyh, çok yutkunarak telâffuz edilmesi gereken terimler... Şimdi, "bütün bunlar acaba ne demek ola" diyerek, mes''eleye bir miktar eğilelim.
Bu konuda ilk , bundan tamı tamına dört yıl altı ay kadar önce (16-17 Mart 2001) Ankara''da Türk Ocakları ve Ankara Ticaret Odası''nın müştereken tertip ettikleri ve benim de "Avrupa Birliği Projesi ve Bağımsızlık Bilinci" başlıklı bir tebliğ ile iştirâk ettiğim - Sayın Nevzat Kösoğlu''nun yaptığı kapanış konuşmasında söylediği gibi bu fakir hâriç, görüş farklılıkları olmakla birlikte, deve dişi gibi "milliyetçiler" de dâhil istisnâsız herkesin AB Üyeliği taraftarlığı husûsunda tam ve kat''î bir mutâbakata vardığı - "Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Sempozyumu"na "Avrupa Birliği Büyükelçisi" sıfatıyla katılan - ayyûka çıkan diplomatik skandalları yüzünden "sayın" sıfatına lâyık olmadığını düşündüğüm - Karen Fogg''un yapmış olduğu ve büyük alkış toplayan konuşmasına bir atıfta bulunmanın aydınlatıcı olacağını düşünüyorum. Muhtemelen - ve bence de haklı olarak - Türklerin Avrupa Birliği hakkında zihinlerinde sanal bir gerçeklik inşâ etmiş oldukları kanâatıyla olsa gerek, "Avrupa Birliği''ni anlama konusunda ben bir iki temel noktaya değinmek istiyorum. Türkiye''de daima ve özellikle altını çizmek istediğim, vurgulamak istediğim bir konu vardır; o da şudur" diyerek başladığı konuşmasında Bayan Fogg, "Avrupa Birliği''nin ne demek olduğunu", anlama güçlüğü çeken öğrencilere hitap eden bir ilkokul öğretmeni gibi, tâne-tâne, şöyle îzah ediyordu: ["Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Sempozyumu"., "Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Sempozyumu"., Yayına Hazırlayan: Mustafa Kahramanyol., Dizayn, Basım: Ankara Ofset., Temmuz 2001, Ankara., s. Ankara., s.16]
"Avrupa, tamamen bütünleşmek, birleşmek üzeredir. Avrupa, dağılmak sürecinde olan bir yer değildir. Avrupa Birliği, barış ve refah çerçevesi içerisinde ülkeleri biraraya getiren, görülebilmiş en heyecanlı bir projedir. Türkiye''nin bütünlüğünü, birliğini zedeleyici istikamette hareket etmek, Avrupa Birligi''nin temellerini teşkil eden her şeye karşı olmak anlamında anlaşılmalıdır.
Benim ikinci olarak belirtmek istedigim nokta, Avrupa Birliği''nin gelişmekte ve evolüsyona uğramakta olduğudur. Bu birlik, kırk sene önceki birlik değildir artık. Kırk sene önce bu birlik, aşağı yukarı, sadece ekonomik bir bütünlük idi. Halbuki bugün bu birlik, daha ziyade ve esas olarak siyasi bütünleşmeye yönelmiştir."
Tabiatiyle ve bittabiî, Türkiye''nin bütünlüğünü, birliğini zedeleyici istikamette hareket etmenin, Avrupa Birligi''nin temellerini teşkil eden her şeye karşı olmak anlamında anlaşılması gerektiği şeklindeki te''mînâtın, diplomatik bir ifâde olduğunu ve gerçekte tek başına hiçbir ciddiyeti bulunamayacağını söylemeyi bile zâit ettikten sonra, asıl olarak, tek-tek maddeler hâlinde tâdat edeceğim şu hususlara dikkat çekmeyi lüzumlu addediyorum:
1.Avrupa, tamamen bütünleşmek, birleşmek üzeredir.
2: Avrupa, dağılmak sürecinde olan bir yer değildir. Avrupa Birliği, barış ve refah çerçevesi içerisinde ülkeleri bir araya getiren, görülebilmiş en heyecanlı bir projedir.
3: Avrupa Birliği, gelişmekte ve evolüsyona uğramaktadır.
4: Avrupa Birliği, artık kırk sene önceki - yâni 1960' 'lı yıllardaki - birlik değildir.
5: Kırk sene önce bu birlik, aşağı yukarı, sâdece "ekonomik bir bütünlük" idi.
6: Hâlbuki bugün bu birlik, daha ziyâde ve esas olarak "siyâsî bütünleşme"ye yönelmiştir.
Bütün bu maddeler anlamlı bir kompozisyon hâlinde cem'' edildiğinde, Bayan Fogg tarafından söylenmek istenen şeyin hulâsaten şu olduğunu görmekteyiz: Avrupa, elitist bir siyasî mühendislik ürünü bir proje olan Avrupa Birliği Projesi ile ekonomik olarak başlamış olduğu bütünleşmeden, siyâsî bütünleşmeye ve bütünleşme anlamında birleşmeye doğru gitmektedir.
Bundan sonraki bölümlerde Siyâsî Bütünleşme konusundaki görüşlerin, teorilerin kısa bir özetini dercettikten sonra, bunun milliyetçi - yâni tâvizsiz bir hürriyet ve istiklâli âmentü olarak kabûl eden - bir siyâsî düşünce ve onun eylem hâl olan milliyetçi bir siyâsî hareketle nasıl kaabil-i te''lif olabileceğini irdeleyeceeğiz. Ancak, bugünlük son satırlarımız olarak şu kadarını söylemekle iktifâ
Onurlu AB Üyeliği" Tezinin Kritiği: IV
Durmuş Hocaoğlu
Şimdi, Sayın Bahçeli''nin ele aldığımız kitabında dile getirilen "Avrupa İle Bütünleşme" faslına temas edelim.
Bundan önce de serdetmiş olduğumuz gibi, Sn. Bahçeli, Üyelik konusunda millî ve onurlu bir duruş ortaya koyduğunu iddia etmekte ve fakat Parti''nin bu duruşunun "Avrupa Birliği Üyeliği karşıtlığı" olarak yorumlanmasından da şiddetle rahatsızlık duymaktadır. Nitekim, "MHP Karşıtı ve Ön Yargılı Kampanyalara Cevabımız" başlıklı bölümde, ''Avrupa Birliğinin her şart altında gönüllü avukatlığını yapma misyonunu üstlenen çevrelerin bazen anlaşılması gerçekten güç tepkileri''ne [s.106] karşı verdiği cevapta, "Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin serinkanlı bir yaklaşımla ve sağlıklı bir zemin üzerinde ilerlemesini temin etmek yerine, daha çok günlük siyasî manevraların ve çıkar hesaplarının sıradan bir tüketim unsuru hâline getirilmesi yeğlenmektedir. İşte, birinci temel yanlış budur ve Milliyetçi Hareket Partisi de hiçbir biçimde bu yanlışa ortak olmayacaktır.
Bilinmelidir ki, bu doğru, millî ve gerçekçi yaklaşımı Avrupa Birliği karşıtlığı gibi kolayca ve basit bir mantıkla karalamaya çalışmak, sonucu değiştirmeyecektir." [s.107] demek sûretiyle, "Avrupa Birliği karşıtlığı"nı küçültücü bir davranış olarak gördüğünü ve bu nitelendirmeyi kesinkes reddettiğini bir kere daha te''yid etmektedir. Vâkıa, Sayın Bahçeli''nin olanca gücüyle takbîh ettiği Avrupa Birliği karşıtlığı, bu satırların yazarı gibi daha milyonlarca kişinin gururla taşıdığı bir sıfattır; fakat, "Türkiye, bir devlet politikası olarak benimsediği tam üyelik hedefi doğrultusunda, eksikliklerini gidermek ve Avrupa ile arasındaki açığı kapatmak için çaba harcamak durumundadır." [s.28-29] ifâdesinden de açıkça görüldüğü gibi, Sn. Bahçeli''nin ve kadrosunun Avrupa Birliği Üyeliği''ni benimsemesinin, onun bir "devlet politikası" olması ile yakın ve muhkem bir ilintisi vardır. İşbu "devlet politikası" faslını ayrıca irdelemek ve "bir devletin kendi-kendisini feshetmesinin nasıl bir devlet politikası olabileceğini" müstakilen sorgulamak gerekecek; ancak şimdilik, bu kadar şiddetle arzulanan ve karşı olunulması alçaltıcı bir niteleme olarak telâkkî edilen Avrupa Birliği Üyeliği''nin en can alıcı kavramlarından birisini ele alalım: "Avrupa İle Bütünleşme".
Avrupa İle Bütünleşme, metinde birkaç kere ve vurgulu bir ehemmiyet atfedilerek zikredilmektedir. Meselâ, en son aktardığımız cümlenin hemen bir öncesindeki paragraftaki "....Türkiye''nin Avrupa ile bütünleşmesi sürecinin tam üyelik hedefinin gerçekleşmesiyle sonuçlandırılması için, Türkiye''nin yanı sıra Avrupa Birliği ülkelerinin ve organlarının da önemli sorumlulukları bulunmaktadır. Önümüzdeki süreçte (Bütünleşme süreci kastediliyor olsa gerek - D. H. ) ilgili bütün tarafların azamî hassasiyetle ve sağduyunun hâkim olacağı yapıcı ve sorumlu bir anlayışla hareket etmeleri büyük önem taşımaktadır." [s.28] ve yine meselâ, "Avrupa Birliği .... Türkiye''nin AB ile bütünleşme sürecine ve bu yöndeki çabalarına yapıcı bir anlayışla katkıda bulunabilmelidir". [s.60] ifâdeleri işbu "Bütünleşme" denen şeyin, Parti''nin AB Üyeliği politikasındaki merkezî rolünü göstermektedir; fakat belki de en vurgulu ifâdelerden birisi, MHP''nin AB yaklaşımının temelini oluşturduğu belirtilen "Türkiye''nin Avrupa ile bütünleşmesinin samimî ve haysiyetli bir iş birliği süreciyle gerçekleşmesi ve Türkiye''nin onurlu bir üye olarak Avrupa Birliği içinde hak ettiği yeri alması, MHP''nin AB yaklaşımının temelini oluşturmaktadır." [s.10] şeklindeki cümle ile, "Genel Değerlendirme ve Sonuç: MHP''nin Avrupa Birliği ile İlişkiler ve Üyelik Sürecimize İlişkin Temel Siyasetinin Esasları" başlıklı [s.141.v.d.v.] bölümdeki şu cümlelerdedir [s.142-143]:
"Sonuç olarak, Milliyetçi Hareket Partisinin Türkiye-AB ilişkilerine ve üyelik sürecimize ilişkin konulardaki temel siyasetinin esasları şu noktalarda toplanmaktadır."
"Avrupa ile siyasî ve ekonomik bütünleşme ve AB üyeliği, Türkiye''nin geleneksel siyasî ve ekonomik yönelimleri ışığında büyük önem taşıyan bir hedeftir. Türkiye, bu amacın gerçekleşmesi için gerekli her çabayı iyi niyetle sürdürecektir. MHP de, bu konuda üzerine düşen sorumluğun gereklerini yerine getirmeye kararlıdır."
İmdi, Sayın Bahçeli''nin "Bütünleşme"den kastını tam olarak öğrenmek için de bizzat kendi cümlelerine bakalım [s.18]:
"Avrupa Birliği 1997 yılında Ekonomik, Parasal ve Siyasî Birlik alanlarında önemli mesafeler katetmiş ve Avrupa''nın yeniden yapılandırılması ve bütünleşmesi sürecinde ileri bir aşamaya gelinmiştir.
"Ekonomik, Parasal ve Siyasî Birlik", "Avrupa''nın yeniden yapılandırılması ve bütünleşmesi". Bunlar çok ciddî terimler; şimdiye kadar hiç kimsenin teknik seviyede ele alıp irdelemediği çok ciddî ve çok tehlikeli terimler...
... Bizi izlemeye devam ediniz.
"Onurlu AB Üyeliği" Tezinin Kritiği: III
Durmuş Hocaoğlu
Sayın Devlet Bahçeli''nin "Son Gelişmeler Işığında Türkiye''nin AB Üyeliği ve Milliyetçi Hareket Partisi, Temel Yaklaşım Biçimimiz ve Görüşlerimiz" başlıklı ve MHP''nin, Türkiye''nin Avrupa Birliği Üyeliği konusundaki resmî görüşünü en yetkili ağızdan deklare eden kitabında, konu ile alâkalı olarak dile getirilen fikirlerde dikkat çekilmesi gereken en mühim noktaların başında, Parti''nin, çok vâzıh bir sûrette ve kesin ve vurgulu bir dille, Üyelik taraftarı olduğunun îlânıdır; bu îtibarla, bir önceki yazımda da söylemiş olduğum gibi, bu kitap, âşikâr bir "Avrupa Birliği Üyeliği Müdâfaanâmesi" niteliği taşımaktadır. Nitekim Sayın Bahçeli, AB üyeliği sürecinde Türkiye''nin parçalanması ihtimâline karşı haklı ve meşrû hassasiyetleri olanların "Sevr sendromu," "bölünme paranoyası", "değişim paranoyası" gibi benzetmelerle hafife alınmak istenmesini takbîh ettikten sonra, "Bu parametreler içine sıkıştırılan tartışma ortamında, Türkiye''nin bekasını ilgilendiren temel konularda milli birlik ve bütünlüğümüzü gözeten ve sosyal dokumuzun zedelenmemesi, iç huzur ve istikrar ortamının bozulmaması konularında haklı endişe ve hassasiyetler sergileyen çevreler ise Türkiye''yi çağın gerisinde bırakmaya çalışan AB karşıtı olmak gibi haksız suçlamaların hedefi hâline getirilmektedir" demektedir [s.25] ki burada göze çarpan mühim husus, MHP''nin bir yandan, Türkiye''nin bekasını, millî birlik ve bütünlüğümüzü müdâfaa ettiğinin altı çizilirken, diğer yandan da, "AB karşıtı" olarak lanse edilmesinin, çok vurgulu bir biçimde, "Türkiye''yi çağın gerisinde bırakmaya çalışan AB karşıtı olmak gibi haksız suçlamalar" şeklinde tanımlanarak takbîh edilmesidir. Bir yandan Üyelik sürecinde Türkiye''nin bölünmesi gibi bir ihtimâlin vârid görülerek buna şiddetle karşı çıkılmakta olması ve fakat diğer yandan, buradan hareketle, AB karşıtlığına yönelmeye veya AB üyeliğinin Türkiye''nin bekası ve millî birlik ve bütünlük ile nasıl bir arada te''lif edilebileceğini gösteren orijinal bir tez üretmeye değil, tam aksine, böyle bir tezi gündeme getirmeden, AB karşıtlığı şeklindeki ithamların şiddetle reddedilerek kesin bir AB taraftarlığına yönelinmesi, ayrıca ele alınacak olan ve eserin bütününe yansıyan derin ve çözülmez bir paradokstur; ancak şimdilik, şunu soralım: Nedir burada bir suç gibi telâffuz edilen "AB Üyeliğine karşı olma"ya yüklenen derin mânâ? Cevap belli: "Çağın gerisinde kalmak". Yâni, MHP için AB Üyeliği, çağın - ve dolayısıyla da çağdaşlığın - zarûrî bir îcâbı olmaktadır. Tabiatiyle, hâl böyle olunca, AB karşıtı olmak MHP''ye göre de çağdışılık, çağa karşı direnmek gibi anlamlar taşıyacaktır; tıpkı, "Avrupa Birliği Üyesi olmayalım da Ortadoğulu bir devlet mi olalım" veya "ya Avrupa ya Suriye" şeklinde sloganları kendilerine şîar edinmiş AB yandaşlarının tezine paralel bir görüş!
MHP''nin AB üyeliğindeki kesin taraftarlığı, öyle anlaşılıyor ki, radikal bir medeniyet vizyonunun zarûreti bir netîcesi olarak da karşımıza çıkmaktadır. Nitekim, "Türkiye''nin AB içindeki yerini alması, son tahlilde, batılı ideal ve değerlerin gerçek anlamda evrensel olduğunun somut bir kanıtını oluşturacaktır" [s.39] şeklindeki ifâdenin "batılı ideal ve değerler"i ne kadar yücelttiğine dikkat edilecek olursa, bu değerlerin "gerçek anlamda evrensel" oluşuna yapılan vurgu, milliyetçi-ülkücü geleneğin son zamanlarda kendi köklerinden kopma eğiliminin MHP''de de nasıl tezâhür ettiğini açıkça göstermektedir. Nitekim, MHP''nin AB Üyeliği müdâfiiliği, kitabın bütününe hâkim ve diğer AB taraftarlarınınkinden kesin bir ayrımı olmayan ve "milliyetçilik" ile uzlaştırılması imkânsızlık arzeden bir görüş olarak sergilenmektedir. Meselâ rastgele bir örnek olarak "Türkiye''nin Avrupa ile bütünleşmesinin samimî ve haysiyetli bir iş birliği süreciyle gerçekleşmesi ve Türkiye''nin onurlu bir üye olarak Avrupa Birliği içinde hak ettiği yeri alması, MHP''nin AB yaklaşımının temelini oluşturmaktadır." [s.10] şeklindeki ifâdeye bakalım. Kitabın başlangıç kısmında bulunan bu cümlede, MHP''nin AB yaklaşımının temelini oluşturan ideal olarak "Türkiye''nin Avrupa ile bütünleşmesi"nin seçilmiş olması, üzerinde ciddiyetle durulmayı gerektirmektedir. İmdi: Hem milliyetçiliği, hem Türkiye''nin bekasını, hem millî birlik ve bütünlüğü ve hem Avrupa ile bütünleşmeyi aynı anda ve aynı celâdetle müdâfaa etmek ne demek olabilir? Tabiatiyle, bilim kavramlarla çalıştığına göre, bu suâlin cevaplandırılması da ancak kavramsal analizlerle mümkün olabilecektir.
Yine sayfa bitti ve söylenecek çok şey var, naspse salıya diyor ve bu günlük şu kadarını ekliyorum: AB projesi, esas olarak, Avrupa''nın siyâset ve fikir elitleri tarafından, aynı zamanda, milliyetçiliğe karşı tasarlanmış ve geliştirilmiş bir projedir; öyle ki, AB''nin geleceği, milliyetçiliklerin öldürülmesine bağlıdır; her ikisi birden asla....
"Onurlu AB Üyeliği" Tezinin Kritiği: II
Durmuş Hocaoğlu
Sayın Devlet Bahçeli''nin "Son Gelişmeler Işığında Türkiye''nin AB Üyeliği ve Milliyetçi Hareket Partisi, Temel Yaklaşım Biçimimiz ve Görüşlerimiz" başlıklı, Temmuz 2002 tarihli ve güncellenmemiş kitabı[*], Parti''nin AB üyeliği konusundaki resmî görüşlerini bir numaralı yetkili ve sorumlunun kendi kaleminden takdîm etmesi ve ayrıca bu babda tek eser olması bakımından kritiğimiz için bir numaralı referans ve nirengi olacaktır.
İmdi; ilk olarak, metinde "onurlu üyelik" teriminin, tesbît edebildiğim kadarıyla, beş yerde zikredilmekte olduğunu belirterek başlayalım: "Türkiye''nin Avrupa ile bütünleşmesinin samimî ve haysiyetli bir iş birliği süreciyle gerçekleşmesi ve Türkiye''nin onurlu bir üye olarak Avrupa Birliği içinde hak ettiği yeri alması, MHP''nin AB yaklaşımının temelini oluşturmaktadır." [s.10].../ "Ancak, Türkiye''nin gücüne ve imkânlarına güvenmeyenlerin, ülkemizin Avrupa Birliğine eşit ve onurlu bir üyeliğini öngörmesi ve temin etmesi mümkün değildir." [s.108].../ "Türkiye - Avrupa Birliği ilişkilerinde kabul edilebilir ve gerçekçi tek bir yol bulunmaktadır. Bu yol da, üyelik sürecinin hakkaniyetli ve onurlu bir ilişki zemininde ilerlemesi ve sonuca varmasıdır." [s.115].../ "Bunun için diyoruz ki, "ya kaos ya üyelik", "ya cehennem ya Avrupa Birliği" gibi dayatmalar çözüm değildir. Çözüm olmadığı gibi, ahlâkî ve gerçekçi bir bakış açısı da değildir. Doğru ve sağlıklı yol bellidir: Bu da, ancak adil, onurlu ve samimî iş birliği zemininde gelişecek bir müzakere sürecidir." [s.131]. "Türkiye, Avrupa Birliğine onurlu bir üye olacaktır." [s.143].
İkinci olarak belirtilmesi elzem olan husus, Parti''nin AB üyeliği konusundaki resmî tezinin sloganı ve belkemiği olan "onur" kelimesinin hiçbir yerde teknik bir seviyede açıklanmamış olduğudur; ancak, "Türkiye millî ve manevî değerlerini koruyarak, dini ve kültürel kimliği ile Avrupa Birliğine üye olacaktır." [s.143] şeklindeki müphem ve muğlak cümleden istihraç edilebildiği kadarıyla, Avrupa Birliği üyesi olacak bir Türkiye''nin Türklerinin millî ve manevî değerlerinin ve dinî ve kültürel kimliğinin korunması şartı ile yetinilmesi, "onur" kavramından neyin anlatılmak istendiğini ifâde eder gibidir. Fakat işbu "millî ve manevî değerler ve dinî ve kültürel kimlik" yanında "bağımsızlık" vurgusu ve meselâ, açıkça "Türkiye, hür ve müstakil bir devlet olarak AB üyesi olacaktır" şeklinde net ve bâriz, her türlü şekk ü şüpheden ârî bir manifesto göze çarpmakta değildir. Sâdece, "Türkiye - Avrupa Birliği ilişkilerinde kabul edilebilir ve gerçekçi tek bir yol bulunmaktadır. Bu yol da, üyelik sürecinin hakkaniyetli ve onurlu bir ilişki zemininde ilerlemesi ve sonuca varmasıdır." dendikten hemen sonra eklenen "Bunun dışındaki herhangi bir yol, Milliyetçi Hareket Partisi tarafından, tek yanlı bir bağımlılık ve sonu belirsiz bir macera olarak kabul edilmektedir." [s.115-116] şeklindeki, yine müphem ve muğlak olmaktan kurtulamayan ifâdeden, Sayın Bahçeli''nin, Birlik içerisinde "karşılıklı bağımlılık"a bir îtirâzının olmadığı ve "mutlak bağımsız bir Türkiye"yi savunmadığı veya bunu metne - hem de en üst seviyede vurgulu olması gerektiği hâlde bir kere dahi - koymayı unuttuğu sonucu kendiliğinden çıkmaktadır diyebiliriz.
Eğer MHP''nin, AB üyeliği konusunda diğer partilere nisbetle mümeyyiz farkını teşkîl eden - veya, nedense, hiç telâffuz edilmediği 2 Ekim 2005 tarihli Başkent Ankara mitingine dek etmiş olan - "onur" ve "onurlu üyelik" bu ise, doğrusu, her partinin görüşünün de "onurlu üyelik"ten başka bir şey olmadığının kabûl ve teslîm edilmesi gerektir; kim var ki "onursuz üyelik" diye bir tez savunan ve kim var ki "millî ve manevî değerlerin ve dinî ve kültürel kimliğin korunması" bahis mevzû olunca, en azından, açıkça aksini ileri süren?
Bunların irdelemesini bilâhare yapacağımız için şimdilik üzerinde fazla durmadan, akademik bir terbiyeden gelen bir kişi için böyle boşlukların affedilemez hatâlar olduğunu söylemekle iktifâ ederek, şuna geçelim: Sayın Bahçeli''nin, MHP''nin, Türkiye''nin Avrupa Birliği Üyeliği konusunda te''lif ettiği bu eserden, Parti''nin resmî görüşünün, bir "Avrupa Birliği Üyeliği Müdâfaanâmesi" olduğu sonucuna varmak kaçınılmaz olmaktadır.
[*] MHP''nin WEB sitesinden serbest olarak okuyucuya sunulan PDF formatındaki bu kitabın internet adresi (URL) şöyle: [http://www.mhp.org.tr/dokumanlar/kitap/turkiyeab.pdf]. Arzu eden okuycularıma, eklediğim bibliyografik künye sayfasıyla birlikte gönderebilirim.
"Onurlu AB Üyeliği" Tezinin Kritiği: I
Durmuş Hocaoğlu
Milliyetçi Hareket Partisi''nin, Türkiye''nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda bidâyetinden beri savunduğu "onurlu üyelik" tezi, ilk ve yalın bakışta çarpıcı bir slogan olarak karşımıza çıkmakta, ancak mes''elenin altı ciddiyetle kazınmaya kalkışıldığında görülen manzara bir şok oluşturmaktadır; çünkü, bu kadar abartılı bir iddianın bütünüyle teoriden yoksun olduğu ap-açık bir sûrette görülmektedir: Theoriasız, philosophiasız bir tez! Vâkıa bir bakıma şaşırtıcı da değil; zîra, Benedict Anderson''ın, Milliyetçilik üzerinde çalışan teorisyenleri şaşırtan hattâ kızdıran üç paradokstan üçüncüsü olarak sıraladığı, "milliyetçiliklerin, siyasal güçleriyle karşılaştırıldığında ortaya çıkan felsefi sefâletleri, hattâ tutarsızlıkları"nın [Hayali Cemaatler., Çev: İskender Savaşır., Metis Yay., İst. 1993, s.19] kendisini en belirgin bir şekilde izhar ettiği alanlardan birisi de Türk Milliyetçiliği olmuştur. Dolayısıyla da, milliyetçiliğini teorik bir zemîne oturtamayan bir siyâsî hareketten olağanüstü şeyler de beklenmemelidir; ancak bu dahi tam bir mâzeret teşkîl edemez: Bu yetmezlilk, yine de, Anderson''ın yukarıdaki cümlesinin hemen akabinde dile getirdiği gibi, "diğer -çiliklerle kıyaslandığında, kendine Hobbes''lar, Tocqueville''ler, Marx''lar ya da Weber''ler ölçeğinde büyük düşünürler yaratamayan ve hâsıl olan boşluğun, kozmopolit ve çok dilli aydınların kendisine yukarıdan bakması sonucunu doğuran" milliyetçilik doktrininin siyâsi elitlerinin, tutarlı ve sağlam, vatansever fikirler ve siyâsî projeler üretebilmesine mâni'' teşkîl etmemelidir. Çünkü her ne kadar siyaset ve felsefe arasında yakın bir bağ olsa da, ikisi aynı şey değildir ve biâenaleyh, siyâsetçiler de filozof değildir; teori kurmak entellektüellerin işidir. Yâni kendisini açıkça "milliyetçi" olarak vurgulasa bile, bir siyâsî hareket, milliyetçilik teorisinin inşâının me''hazı değildir, ama bu, onun, milliyetçi/vatansever projeler üretememesinin gerekçesi de olamaz. Burada "vatansever" kavramını bilhassa vurgulamak isterim; çünkü her vatanseverlik - özü îtibâriyle bir tür ekzistansiyel milliyetçiliği çekirdeğinde taşısa bile - milliyetçilik değildir ama, milliyetçilik vatanseverlikten daha kapsamlı olduğu için, her milliyetçilik, tabiatı muktezâsınca, en üst düzeyde vatanseverdir. İşte burada görülmeyen, budur.
İmdi, MHP elbette vatanseverdir ve elbette yine milliyetçi; ancak samimiyet tek başına yetmiyor ve theoriasız ve philosophiasız olunca da ancak bu kadar oluyor zâhir.
Hâlbuki olmamalı. Niçin?
Çünkü, MHP''nin, herşeyden önce, bütün tarih boyunca görülmüş en kapsamlı siyâset ve toplum mühendisliği projesi tatbîkatı olan, temel felsefesine uygun olarak, hür ve müstakil ulus-devletlerden oluşan milletler-arası bir kuruluş değil, aksi vârid olduğu takdirde dağılıp gitmesi kaçınılamaz olacağı için, bizzarûre, bünyesine almış ve alacak olduğu ulus-devletleri zaman içerisinde asimile ederek federal veya konfederal bir devlete dönüşmeyi amaçlayan milletler-üstü küresel bir kuruluş olma yolunda düşe-kalka, ama yine de bütün krizlerine rağmen, her adımında biraz daha ilerlemiş olarak mesâfeler almakta olan Avrupa Birliği karşısında sıradan ve hemen hemen herkesin söyleyebileceği, olağan zamanların olağan milliyetçi diskurlarına dayalı bir proje ile yola çıkılamayacağını ve temel tezi olan "onurlu üyelik"in böyle bir birlik içerisinde yer almak ile hiçbir sûrette kabil-i te''lif olamayacağını idrâk etmesi lazım gelmektedir. Çünkü bir milletin ve devletin onuru hürriyet, istiklâl ve kendine yeterlik olduğuna binâen bu temel şartların hiçbirisi Avrupa Birliği''ne üyelik ile uygunluk arzetmekte değildir.
İmdi; dönelim yine "theoria ve philosophia"ya: Acaba MHP çevresi AB konusunda ne gibi teorik-felsefî bir alt-yapıya sâhip, bunu soruşturalım.
MHP''nin, bugüne kadarki neşriyâtında bu istikamette dişe dokunur birşeye rastlayabilmiş olduğumu söyleyemem. AR-GE''si olan siyâsî bir parti olmasına karşılık, eli yüzü düzgün ortaya koymuş olduğu ve maalesef sonuna kadar götüremediği - ve hattâ internetteki serbest onlayn neşriyâtını da anlaşılamaz bir şekilde kesip attığı - yalnızca ondört sayı çıkabilen "Türkiye ve Siyaset" dergisinin hiçbir sayısında böyle analizler neşrolunmadığı gibi, parti adına yayınlanan kitaplar listesinde de böyle bir şey mevcut bulunmuyor. Geriye kalıyor AR-GE çalışmalarının yazıya dökülmeyen ürünleri; ancak, yazılı ve ulaşılabilir (acessable) bir metin olmayınca dikkate alınması da bahse mevzû edilemez elbette. Bütün bunların içerisinde belki de tek istisnâ, Sayın Devlet Bahçeli imzasıyla neşrolunun ve internetten serbest olarak yayınlanan "Son Gelişmeler Işığında Türkiye''nin AB Üyeliği ve Milliyetçi Hareket Partisi, Temel Yaklaşım Biçimimiz ve Görüşlerimiz" başlıklı kitap. Kritiğimizi bu kitabı merkeze alarak yapacağız.
Beşinci KOL İktidarsız İktidar
Başbakan Erdoğan'ın iktidardan olmaktan sorunu yok!.. Ama, ne yapacağını bilmiyor; evet ülkeyi satacak kadar ne yapacağını bilmiyor. Sadece CHP engel …. öyle demiş Deniz Baykal
Efendiler,
Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur.Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatlariyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.
Böyle demiştir, Mustafa Kemal Atatürk. Dünya üzerinde bir tane daha örneği yoktur ki istiklalini , egemenliğini Türkler gibi Kurtuluş Savaşı vererek kazanmış olsun. Lozan Anlaşması ile perçinlediğimiz Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz, sürüncemeli, belirsiz AB yolunda Ermeni, Yunan, Patrikhane ve Güneydoğu talepleri için Avrupa Birliği (AB) kapısının önüne bağlanmaya çalışılan istenmeyen köpek durumuna düşürülmüştür. Bu talepleri dinleyerek, Savaş kaybetmediğimiz halde, kaybetmiş muamelesini hazmeden, Egemenliğimizi ve bağımsızlığımızı ilan ettiğimiz Lozan anlaşmasını kendi kendimize imha eden duruma düşürülüyoruz.Bu bize reva mıdır? Günah günah gerçekten günah
Türkiye, AB'ye alınacak diye oyalanmamakta, kandırılmakta bu şekilde AB'nin kayıtsız şartsız denetimi altına sokulmaktadır. Atatürk'ün ifade ettiği gibi çağdaş uygarlığın üzerine çıkmak için AB'nin dibine girmemiz ve tek yanlı bağlanmamız gerekmiyor, hemde kesinlikle ve katiyetle Müslümanları kırıp geçiren Evangelist Bush'tan icazet almak hiçmi hiç gerekmiyor.
Türkiye'yi ekonomide IMF'ye bağımlı hale getirenler ve sadece borcumuzun yıllık faizini ödeterek sürekli borçlandırmaya devam ettiren İç ve Dış Egemen güçler, ABD'nin desteği ile ‘ Ilımlı İslam Devleti Modeli 'ni bize giysi olarak biçmişlerdir. Bunu üzerimize geçirdikleri anda , bağımsız Türkiye Cumhuriyetine ve her şeyden önemlisi Gerçek İslam'a en büyük darbeyi vuracaklardır. Ilımlı İslam, Diyalog demektir , Diyalog açık kapı demektir. Bu Ehl-i Kitaplar' la Diyalog 'a oturmak şeytana kapı açmak demektir. Çünkü İslam en son ve mükemmel olan dindir. Diyalog ile dinler arasında ara bulmamız gerekmemektedir. Çünkü herkesin dini kendinedir, hidayet yalnız ALLAH'tan gelir.
Niye din devleti istemektedirler? Niye devleti din ile yönetmek istemektedirler ? Çünkü dini aracı olarak kullanıp insanların inanç sistemini elle geçirmek istismar etmek daha kolaydır. Dolayısı ile kontrol etmek kolaydır, karmaşık konularda ve halkın bilgilendirilmediği konularda din böyle ister deyip yaptırmak kısa vade de hızlı adımlar attırır, Şeytan'da böyle insanı bir anlık gaflete düşürüp, insanlığa zarar vermez mi? Dinin ılımlısı olursa onunla Diyalog bununla Diyalog derken kafa karıştırıp el çabukluğu ile istediklerini masrafsız yaptırabilirler.Dinin ılımlısını, lastik gibi esnek olarak, çektikleri yere gitsin istemektedirler.
PKK'yı, Yunan'ı, Ermenistan'ı, Kıbrıs'ı sorun yumağı haline getiren ABD ve Egemen dış güçler, Ortadoğu'yu ele geçirmek amacıyla (görünürde petrolleri için) Müslümanları kontrol etmeleri gerekiyor. Bu nedenle ABD, Türkiye'yi , örnek ülke olarak kullanabilmek için ‘ Ilımlı İslam Devleti Modeli 'ni tasarlıyor. Bunu gerçekleştirmek içinde Beşinci KOL olarak da AKP'yi iktidar ediyor.
Harvard Üniversitesi Profesörü Samuel P. Huntington Türkiye'ye geliyor, ‘ Atatürkçülüğü bırakın! İslamcı Olun ' diyor. Burada kastedilen ILIMLI İSLAM istenmeyen ise AKILCI İSLAM ‘dır
Emine Aksoyer
11.Haziran.2005
Washington Ortadoğu'da Etkin Güç Olarak Sahnede
Kutsal topraklara yüzyıllar boyu ekilen şiddetin önüne geçilemiyor. Barış ümidi ile başlayan her dönem bölgede patlayan bombalarla sert kesintiye uğruyor.Kırmızı hat bu bölgede Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar ince olan çizgisinden geçiyor. Şubat ayının başında İsrail ve Filistin arasında 4 yılı aşkındır devam eden şiddetin yerini barışa bırakma olasılığı belirdi. İsrail başbakanı Ariel Şaron ve efsanevi lider Arafat'tan sonra Filistin devlet başkanlığına getirilen Mahmut Abbas bir konferans masasında buluştular. Buluşmaklada yetinmeyip şiddetin önüne geçme taahhüdünde bulundular. İki ülke arasında Mısır'da varılan ateşkes anlaşması Ortadoğuda barış yolunda atılan önemli bir adım oldu ancak bir gün sonra 14 yaşlarında üç genci İsrail askerleri tarafından öldürülmesi bu adıma gölge düşürdü. Bir Ortadoğu zirvesi gerçekleşirken Filistin misillemesi gecikmedi. Hamas İsrail hedeflerine havan topu saldırısında bulundu. Bu gerginlik yaşanırken Şaron'nun geri çekilme planına karşı olan İsraillilerin, Müslümanlar için en kutsal mekanlardan biri olan El-Aksa camiine yürüyeceğini açıklaması bölgedeki tansiyonu bir anda en yüksek seviyeye çıkardı. Filistinliler bu açıklamayı bir tehdit olarak algılarken ağır misillemede bulunacaklarını açıkladılar. Bu yürüyüş özellikle ABD'nin baskısı ile polis tarafından engellendi. Ancak ilerleyen günlerde tekrar gerçekleştirileceği açıklandı. Radikallerin başını çektiği tepkinin sebebi İsrail'in boşaltmaya hazırlandığı topraklar .
İsrail başbakanının çekilme planına göre Yahudi yerleşimciler Gazze Şeridinde 21, Batı Şeria'da 4 yerleşim birimi boşaltıcaklar. Birkaç ay sonra 380 km uzunluktaki Gazze şeridinde bir tek Yahudi aile bile kalmayacak En azından İsrail hükümeti böyle olmasını umuyor. Hükümet Gazze Şeridinden yaklaşık 8000, Batı Şeriadan 650 yahudi yerleşimciyi tahliye etmeyi amaçlıyor. Yerleşimcilere tazminat ödenmeye bile başlandı. Boşaltılan yerlerdeki ev sahiplerine evlerini hemen boşaltmaları durumunda 150 ila 400 bin dolar arasında tazminat ödenmesi öngörülüyor. Son güne kadar evini terk etmeyen yerleşimciye ise %30 eksik tazminat ödenecek .Bu planın İsrail halkının desteğini aldığı belirtilsede Yahudi yerleşimciler direnmeye kararlı.Birçok yerleşimci, 1967 yılında savaşta ele geçen toprakların kendilerinin olduğuna inanıyor. Ayrıca geri çekilme 4.5 yıldır süren Filistin direnişine mükafat olacağını söylüyor. Gazze Şeridinden çekilmeye karşı radikal Yahudilerin eylemleride artarak devam ediyor. Radikaller dikkat çekici eylemler yapıyor. örneğin Telaviv çevresindeki 167 okul ve kreşin kapısını zincirliyorlar. Buna karşın İsrail basınında Batı şeriadaki tahliye planını uygulamaya koymadan önce yerleşimcilerin silahsızlandırılacağı haberleri yer alıyor.
Başkan Bush Ariel Şaron'u ağırladı.
Başkan Bush, başlayan süreçte İsrail Başbakanı Ariel Şaron'u Teksas'da kendi çiftliğinde ağırladı. İsrail Başbakanı Ariel Şaron, ABD'de yaptığı açıklamalarda, ömrü boyunca Yahudilerin hayatını savunduğunu, ilk kez hayatı boyunca kendisini Yahudilerden korumak için güvenlik önlemleri alındığını anlattı. İsrail basını Şaron'un ABD ziyaretinde Şaron ve Bush arasındaki görüş ayrılıklarının gün ışığına çıktığını yazdı. Bush tavrını net bir şekilde ortaya koydu. Başkan Bush Ariel Şaron'dan şehirdeki Batı Şeriadaki yerleşim projelerinden vazgeçmesini ve Ortadoğu barış planına uyması gerektiğini talep etti. Gerçektenden 1982 yılından bu yana ilk kez Yahudi yerleşim birimleri boşaltılacak. 1982 yılında İsrail Melahim Begin ile Enver Sedat arasındaki barış anlaşmasından sonra Sina Yarımadasıdaki Yamit'i boşaltmıştı. Boşaltılması planlanan bölgelerin ilginç bir sosyal yapısı var. Buradaki Yahudi yerleşimciler iki gruba ayrılıyorlar. İlk grup, dini nedenlerle bu bölgelerde yaşıyor. Sayıları daha çok olan ikinci grupsa hükümet tarafından yapılan yardımdan yararlanmak için buralara geliyor. Gazze şeridindeki yerleşimcilerin büyük çoğunluğu bu ikinci gruptaki insanlardan oluşuyor. Bütün radikal çıkışlara rağmen işte bu noktada işinin kolay olacağını düşünüyor. Zaten hükümet yardımlarından yararlanmak isteyenlerin çoğunun tazminat almak için evlerini terk edecekleri savunuluyor. Bu karşı radikal gruplar Yahudi yerleşim biriminde yerlerini boşaltmak niyetinde değiller. Buralarda yaşayanların çoğu tahliye planına karşı, çatışmayı bile göze alacaklarını söylüyorlar. Yerleşimciler, tahliyeyi engellemek için İsrail'in dört bir yanından onbinlerce kişinin bölgeye geleceklerini ifade ederken hazırlıklara başlamışlar bile Gazze'de büyük depoda çadır, uyku tulumu, konserve gibi malzemelerin yığıldığı söyleniyor. İsrail gizli servisi Mossad'ın eski başkanı darbe olasılığına dikkat çekerken, sağcı kesimden geri çekilmenin kanlı olacağını söylüyorlar
Soley Akkaya
30.Nisan.2005
Teşvikiye'de buluştuğumuz araştırmacı-din bilimcisi Aytunç Altındal, bir haftadır savaşını verdiği gribini hala yenememişti. Değerli okuyucular, araştırmacı, gazeteci ve yazar kimliği ile dinleri ve bilimleri araştırarak en ince noktaları önümüze koyan Aytunç Altındal, uzun süredir Türkiye'nin kuşatılmışlığı üzerinde yazıyor, çiziyor ve hatta feryad ediyor. Kimi zaman sesini duyuruyor, kimi zamanda aman bu ses nereden çıktı denilerek, tıpkı bazılarının işine gelmeyen diğer yazar ve araştırmacılar gibi yalnızlığa mahkum ediliyor. Ancak Altındal'ın uluslar arası bir ünün olması nedeniyle yalnızlık yaşadığı söylenemez. Çünkü yazdığı kitapların çoğunluğu Batı üzerine olduğu için konunun ilgilileri tarafından sürekli takip edilmiştir. 30'a yakın kitabı ile Türkiye'nin geleceğine ilişkin inceden inceye, fakat etkili mesajlar vererek, Türkiye'nin milli ruhunu yeniden kazanması için çalışan birisi. Millici, yerlici, ulusalcı bir kişiliğe sahip olan Altındal, aslında birçok kişi için gizem olmuştur. Yüzlerce baskı yapan kitaplarını, bu röportajı okuduktan sonra sizlerde okuyacaksınız.
Sizin de üzerinde durduğunuz konuların toplamına binaen şu soruyu sormak istiyorum Türkiye nedir? Neden önemli bir ülkedir?Evet, Türkiye'yi ele alırken ilk önce Türkiye nedir sorusunu ele almak lazım. Bu soru hiç sorulmaz. Neden? Çünkü, Türkiye sadece coğrafi bir bölgenin adı değildir. Türkiye, aynı zamanda 22 ülke demektir. Demekki, Türkiye tek başına bir ülke anlamına gelmiyor, bilakis 22 ülkenin birleşik yapısı, hülasası demektir. Japonya 20 devlettir diyemezsiniz. Aynı şekilde Almanya da öyle. Ama Türkiye 22 devlettir. 22 devlet demek; 22 değişik duyuş, düşünüş ve davranışın bünyede barındırılması demektir. Türkiye bu anlamıyla ABD'ye örnek olmuş bir ülkedir.Bunun için önce şunu bilmeliyiz: Türkiye, model bir ülkedir. Bakın daha da ilginci 1910'lu yıllarda Türkiye için Dünya Bilim Konseyleri Türkiye'nin ve Balkanların bir dünya laboratuarı olduğunu söylemişlerdir. Tesadüf ilk defa sizinle konuşuyorum bu konuları. Birçok olay ilk önce Türkiye'de denenir, daha sonra başka ülkelerin bünyelerine sokulur. Bunu kimse bilmez. Ama denemeler daima Türkiye ve Balkanlar üzerinde yapılır.
Türkiye'nin 22 ülke anlamına geldiğini ve 22 farklı düşünüş, duyuş ve davranışın varlığını ifade ettiğini söylediniz. Tam olarak bu ne anlama geliyor?Bakın Amerika'yı Amerika yapan teori Melting Pot Teorisi. Bu teori; kazan, pota anlamına gelir. Bir kazanın içinde değişik bünyelerin işe yarayacak şekilde eritilerek bir maddenin elde edilmesidir. Kısacası bir eritme kazanı diyebiliriz. Şimdi bu eritme kazanı, Amerika'yı Amerika haline getiren düşüncenin kendisidir. Kaldı ki, bunun Türkiye'den örnek alındığını, Türkiye'nin Melting Pot olduğu düşünülerek ABD'liler tarafından kabul edilmiştir. Öyle ki, dünyada bir Melting Pot yapabilmeniz için gerekli olan ilk koşul; hukuktur, kanun yapıcılıktır. Bakın ABD Anayasa Mahkemesi'ne gittiğiniz zaman 12 tane kanun yapıcının ismini görürsünüz. Bunlardan iki tanesi Osmanlıdır. Birincisi Fatih Sultan Mehmet, ikincisi ise Kanuni Sultan Süleyman'dır. Adı üzerinde Amerika Birleşik Devletleri. Ama Türkiye üniter devlet yapısına sahip.
Türkiye'nin Üniter Devlet oluşu tam olarak neyi ifade ediyor?
Türkiye, Almanya gibi federal bir devlet değildir. Türkiye, birleşik devletlerden oluşan bir sistem değildir. Türkiye'nin kendisi bizatihi Uniterian dediğimiz bir üniter devlettir. Yani şu kastediliyor: Birleşik devlet değil, birleştirici devlettir. Dünyada iki tane örneğin vardır. Birincisi Türkiye, ikincisi ise Ukrayna'dır. Demek ki cumhuriyet kurulurken Uniterian statüsünde kurulmuştur.Yani birleştirici özelliği dikkate alınmıştır. Öyleyse bugünkü Türkiye'nin hukuku da Federal Almanya hukuku gibi, AB hukuku gibi olamaz, özel bir hukuk anlayışına sahip olmak zorundadır.
Üniterian (birleştirici) devlete uygun bir hukuk anlayışı olmalıdır. Federal bir devletin, federal bir devlet sistemine uygun hukuku vardır. ABD'nin olduğu gibi birleşik devletler statüsüne uygun bir hukuku anlayışın vardır. Ama Türkiye'deki üniterian devlet modeli, gerçekte en üst modeldir ve onun için hukuk anlayışı da farklı olmalıdırç
Melting Pot (kazan,pota) sistemine göre üniterian sisteminin eksik tarafı var mı?
Bakın Amerika Birleşik Devletleri'nde en üst yetkili şahış değil, Anayasa kurumudur. Hatta devlet beşinci sırada gelir. ABD'de sistem; Anayasa, Senato, Kongre, Başkan ve Devlet şeklinde sıralanır. Ama Türkiye'de ise durum tam tersi: en tepede Anayasa değil Devlet vardır. Dolayısı ile Türkiye'nin değiştirmesi gereken en önemli meselesi Anayasa'yı en tepeye koymasıdır. Üniterian (Birleştirici) Devlet Sistemi'nin eksik bırakılmış olan kısmı budur. Hangi anayasa sorusu ayrıdır, ama en tepede Anayasa kurumu olmak zorundadır.
Türkiye'nin 22 devlet olma durumuna dönersek…
Osmanlı devleti 100 yıl öncesine kadar, bugünün 22 devletinde asırlarca hüküm sürmüş; kan, şiddet, kavga olmadan yönetmiştir. Bakın ABD, bugün sadece bir Irak'ı bile yönetemiyor. Ama Osmanlı yönetmişti. Nasıl ve ne yaparak yönetmişti bunca ülkeyi? Osmanlı'nın en büyük özelliği; tebaasına demişti ki; ‘Sen dininde özgürce, dilediğin gibi davran ve yaşa' Düşünebiliyormusunuz ki, bir imparatorlukta; her güneş ağardığında 13 değişik dil ve 40 farklı lehçe kullanılıyordu aynı anda. Üstelik hiç kimse bir başkasının özgürlük alanını ihlal etmeden. Kaldı ki, çok güçlü bir ekonomik yapı olsa, bu olabilir diye düşünülebilir. ‘Efendim, aralarında ortak nokta paradır. Güçlü para olduğu için bu iş oluyordu' denilebilir ama,Osmanlı'nın ekonomisi hiçbir zaman çok kuvvetli olmamıştır. Demek ki, gönüllü bağlayan başka nedenler vardı. Kaldı ki, 1900'lü yılların başlarında yabancıların rakamlarına göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun tim nüfusu 23 milyondu. Bu rakamın 8.5 milyonu ise gayr-ı müslüm. Bu rakamlar çerçevesinde baktığımız zaman, o kadar yüzyıldır bizimle beraber yaşamış olan gayr-ı Müslimlerin sadece ekonomik nendenlerle değil, serbest iradeleri ile kaldıklarını görüyoruz. Başa dönersek; bu 22 devletin yıkılması ve küçük küçük devletlerin meydana getirilmesi tamamıyla İngiliz politikası idi. Her ne kadar Rus ve Fransızların projeleri olsa bile Osmanlı, İngilizlerin oyunları ile parçalandı.
Bu süreç ne zaman ve nerede başladı?
Özellikle 1820'lerden itibaren Harput, Elazığ, Erzurum, Siirt, Van, Bitlis, Muş, Batman gibi yerlerde çok güçlü misyonerlik faliyetleri yürüttüler. Sakın aklınıza 7-8 kişi gelmiş de misyonerlik yapıyorlar görüntüsü gelmesin. Örneğin Harput'a gelmiş yerleşmişler. Düşünebiliyormusunuz, o dönemde Harput'a yerleşmiş ABD'liler var.
Peki misyonerlik faaliyetlerini yürüten okullar konusunda ne düşünüyorsunuz? Bir rakam verebilirmisiniz?
1918'de Osmanlı topraklarında 1000'den fazla okul vardı. Buna karşılık 138 Osmanlı okulu vardı. Bunlardan 500'ü Protestan, 60'ı Rus Ortodoks, 25'i Alman, geri kalan ise İtalyan ve Alman Katolik eğitimi veren okullardı. Buradan bakıldığı zaman yetiştirilmiş kadrolar ve bu kadrolarla birlikte gelen değişim ve değiştirme hareketleri Osmanlı'nın sonunu, Cumhuriyet'in başlangıcını hazırlamıştır.
Bu noktada dış sanayinin zorlanması olduğu konusunda neler söyleyeceksiniz?
Dışımızdaki sanayinin zorlanmasına baktığımız zaman tekstil sektörü ile ilgili olarak çok enteresan bir olay karşımıza çıkıyor. 1924'lerden itibaren Mustafa Kemal'in Amerikalılara yaptırdığı davet üzerine Türkiye'ye gelen ve DODD Raporları diye bilinen üç ciltlik; ‘Türkiye Ne Yapmalı?' raporları bulunmaktadır. Bu raporları kimse bilmez ne yazık ki. DODD Raporları'nda, özellikle Tekstil Sanayi'ni ele alıyor ve diyorlar ki; ‘Osmanlı İmparatorluğu çökerken dahi, dünya tekstilinin %8'ini karşılıyordu.'En büyük rakibi ise İngiltere idi.
Ne demek bu şimdi?
Bakın İngiltere'de demokrasi –Türkiye'nin geliştirilmesi amacından söz edilirken bahsettiğimiz- bildiğimiz demokrasi değil, Kraliyet-Meşruti Kraliyet çerçevesinde demokrasi anlayışını geliştirenler de tekstilciler oldu. Ama Türkiye'de öyle olmadı. İngiltere'de ise Kraliyet normundaki demokrasiyi tekstilciler geliştirdi.
Bu gelişme nasıl oldu?
Tekstil makinalarının en küçük evlere, köylere, kasabalara ve şehirlere kadar intikal ettirilmesi, oradaki yerel birimlerin kendilerinebir geçim kaynağı temin etmelerinden dolayı şu yada bu şekilde makinasına ve ürününe sahip çıkma bilinci geliştirildi. Osmanlı'da bu şekilde olmadı ve İngiltere, Osmanlı'yı tekstilde büyük rakip olarak gördüğü için Osmanlı'nın tekstilini bozmaya yönelmiştir. Tıpkı bugün AB'nin, Türkiye'yi tarımda büyük bir rakip görerek, verimli topraklarımızı yok ettirmeye çalışması meselesi gibi. Şimdi DODD Raporları'na dönersek; raporda deniyor ki, ‘tekstil devletin denetimi altında olmalıdır. Çünkü tekstil hem iç, hem dış pazarlarda çok önemli bir sanayidir.' Böylelikle DODD Raporları, Sümerbank ve diğer tesislerin kurulmasını öneriyor ve bu tesisler kuruluyor. Ancak bununla yetinilmiyor. 1930'ların başında deniliyor ki, ‘Türk Kadını eğer, hala tek seçenekli giyimde devam ederse, iç pazarı geliştirilemez ve iç piyasa canlanamaz. O halde ne yapmalı? Kadınlara hak vermelisin. Kadınlara hak vermelisin ki, kadın açılacak, saçılacak ve dolayısı ile giyimde rekabeti getirecek.'
Bazı değişimleri kadını iş dünyasına sokarak mı gerçekleştirdiler?
Bakın bunun tipik örnekleri İngiltere'de 1880'lerde yaşandı. Ekonomi darlaştığı, bozulduğu zaman kumaş yetmediği için kısa etek modasını yaymaya çalışarak herkesi kısa etek giymeye teşvik etmişler. Bir diğer örnek ise II . Dünya Savaşı öncesinde tekstilde büyük sıkıntı olduğu için Hitler, erkeklerin uzun kol gömlek giymesini yasaklamıştır. Çünkü yeterince kumaş yoktu. Kumaş bolluğu yaşandığı zamanlarda uzun etek ve uzun kol gömlek modası başlatarak kumaş stoklarını erittiklerini görmekteyiz. Demek ki, tekstil, moda, marka vs. gibi konularda bu işlerde kullanılabiliniyor.Diğer bir konu ise tekstilde kadın işçi çalıştırmak. Tekstilde kadın işçi hem daha ucuz iş gücü demek, hem daha sağlam hem kadının bildiği bir iş. Dolayısı ile kadınları iş dünyasına ve bizzat üretimin içine sokarak iç piyasayı genişletmek iş gücünü değerlendirmek ve mümkün mertebe kadınlara ürün aldırtmak istenmiştir. Yani 1930'lu yıllardan bu yana şunu görüyoruz; kadının tekstilde çok özel bir yeri olmuştur.
Sayın Altındal, buraya kadar anlattıklarınızı toparlarsak ortaya ne çıkıyor?
Evet buraya kadar anlattığımız şu: Adına Türkiye denilen ülkenin 22 değişik duyuş, düşünüş ve davranışı kendi içinde mezcetme çabasından kaynaklanmaktadır. Burada ortaya çıkan husus da şu; bunların hepsi birer üst tasarımdır. Yani Cumhuriyet kurulmadan önce hazırlanmış planlar çerçevesinde yürüyen işler yapılmış Türkiye'de.
Peki Türkiye, bunları yaparken inisiyatifi ne olmuştur?
Evet bu sorunun cevaplandırılması gerekir. Yani milli, muhafazakar ya da mukaddesata bağlı değerlerin korunması ne kadar sağlanabilmiştir. Bu tartışmalı. Dolayısı ile son 50-60 senedir tartışılan en önemli konu bu olmuştur. Daima üst tasarımların bir laboratuar ortamı olarak uygulandığı bir bölgedeyiz. Bizim fonksiyonlarımız maalesef; gelen üst tasarımları uyguladıktan sonra çıkan problemlerle uğraştırılarak sınırlı bırakılıyoruz. Biz çözdükten sonra bunlar alıyorlar ve diyorlar ki; ‘bakın biz bu problemi bu laboratuarda denedik ve bu problemi Türkler de bunu bu şekilde çözdüler. Ölerek, öldürülerek, çoluk-çocuk sefalet çekerek, aç kalarak, cahil kalarak, perişan olarak geçtiler ve biz bunu alıp kullanabiliriz' diyorlar.
Bu oldukça önemli. Peki bu üst tasarımları yapan güçler kimdir?
Bunlara baktığımız zaman evvela şunu görüyoruz: Avrupa Birliği dediğimiz; Hıristiyan kubbesinde yüze yakın değişik yapı mevcut. Bunların hepsi çeşitli gizli örgütler olduğu gibi, kiliseye karşı olanlar, kiliseyi savunanlar olduğu gibi Ezoterik-Okültik gizli örgütler vardır. Bunların başında da 16.yüzyıldan beri etkili olan Gül ve Haç Kardeşliği teşkilatı gelmektedir. Bu teşkilatın 1621'den itibaren belgeleri var. Bu belgelerde Avrupa'nın cumhuriyetler olarak birliğinin sağlanması ve cumhuriyetlerin üst bir tasarım çerçevesinde birleştirilerek Avrupa'nın Gnostik-Masonik Hıristiyan olarak geleceğinin devam ettirilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
Bu sağlandı mı? Yani AB bu düşüncenin eseri midir?
Özellikle 1717'de İngiltere'de Anderson Anayasası olarak bilinen bir gizli Mason Anayasası yapılmış, bu anayasa çerçevesinde İngiltere'de Masonik değerlerin ön plana çıkarılmasına karar verilmiş ve gündelik hale getirilmiştir. Avrupa'da ise 1720'lerden itibaren Gül ve Haç Kardeşliği'nin İlluminate'ye kadar giden yolda, hazırlanan üst tasarımlarda Fransız İhtilali meydana getirilmiş, ondan sonrada Gnostik dediğimiz Rafizi (Kilise dışı) bir Hıristiyanlık anlayışı ile Avrupa Birliği tesis edilmiştir. AB içinde bütün bu teşkilatların çeşitli ülkeler bazında bir Mason teşkilatının ferdiyetleri ile operatif ve spekülatif bir şekilde girift ilişkileri var. Bakın ilginç diğer bir konu ise Bilinmeyen Hitler adlı kitabımda dile getirdiğim gibi; Hitler'i Gizli (Okültik) İlimler Teşkilatı olan Thule Gessellschaft diye bir örgüt tarafından adım adım iktidara taşıdığını görüyoruz.
Yani Hitler, aslında bir üst tasarımın ürünüdür. Öyle mi?
Evet Hitler, Okültik (Gizli İlimler) Örgütü'nün bir ürünüdür. Ama bundan daha önemlisi Bilinmeyen Hitler kitabımda belirttiğim gibi, Hitleri adım adım iktidara taşıyan Thule Gesselschaft örgütünün kurucusu Türk vatandaşı, Bektaşi aynı zamanda Mason olan Baron Rudolf von Sebottendorff diye birisidir. Tarihçilerden kendisini on yıllarca gizlemeyi başaran, Hitler'in yol göstericisi ve rakibi olan Sebottendorff, Türk vatandaşıydı ve Hitler'i iktidara getiren esrarengiz örgütü ilk kez İstanbul'da kurmuştu. Hitler'in hiç bilinmeyen bu yönünü Alman ve İsrailli araştırmacılar da ilk kez bu kitaptaki belgelerden öğrendiler.
Bir üst tasarım olarak da bilinen ve son yıllarımıza ciddi anlamda yön veren Skulls&Bones (Kurukafalar ve Kemikler) Örgütü'nün amacı nedir?
Bu örgüt, İsa'nin kendisine ‘kurtarıcılık ve yeniden yapılandırma' görevini verdiğini düşünüyor. Bunun için bu örgütün en tanınmış üyesi ABD Devlet Başkanı George W.Bush, İsa'nın kendisine bu misyonu verdiğine inanarak, yeniden yapılandırma ve kurtarma işine Irak'tan başlamıştır. Müslüman Irak halkını ‘Kurtarmak' ve Müslüman coğrafyasını ‘Yeniden Yapılandırmak' misyonunun kendisine verildiğine inanıyor Bush. Methodist, yobaz Evangelist bir gizli örgüt üyesi Hıristiyan'ın başkanlığında ABD savaş makinesı 2003 yılında insanlığı ‘Yeni Dünya Düzeni'ne hazırlamıştır.
Gerçekten ilginç bilgiler. Peki yüz yıllardır devam ede gelen teşkilatların eylemleri nasıl işliyor ve nasıl bir takvime sahipler?
Evet, üst tasarımlar, bizim gündelik yaşadığımız takvimlere göre yapılmıyorç Bu adamların kendilerine özel takvimleri var. Örneğin biz 365 günlük takvimi kullanıyoruz, ama bu adamlar 1540'lardan bu yana 360 günlük takvim kullanıyorlar. Demek ki, biz 5 gün onların gerisinden gidiyoruz. Bu takvimi kullandıkları tarihten bu yana 8-9 sene önümüzde gidiyorlar. Bizim kutsal saydığımız günler, onlar için hiç de kutsal değildir. Buna Hz.İsa'nın doğum günü kabul denilen günde dahildir. Demek ki dikkat etmemiz gereken en önemli kavram; bizim hakkımızda karar vericilerin kim olduklarıdır? Önemli olan da karar vericilerin arasında yer almaktır.
Bu noktada şunu sormak istiyorum: Türk ve Müslüman olmak kaydıyla bu karar vericilerin arasında yer alan var mı?
Göstermelik olarak var. Ama en çok iki kişi olacak şekilde. Bakın son 150 yıldır Türkiye'yi yönetmiş ve yönetimde ağırlığını hissettirmiş karar vericilerin hepsi devşirme, dönme ve masondur. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, tam anlamıyla İslami yaşamın gereklerine uygun bir şekilde yaşamını sürdüren hiç kimse Osmanlı'nın yönetiminde söz sahibi olmuş değildir. Sultan Abdülhamit Han bunların baskısı altındaydı. Öyleyse şöyle bakıldığındabu 22 devletin çeşitli unsurlarında oluşan ve bunların arasından sivrilerek şu veya bu nedenlerle başkaları tarafından seçilen, mason teşkilatlarına katılmış, yabancı okullarda eğitimini tamamlamış İslam dini ile ilişkilerini kesmiş, fakat Müslümanmış gibi görünen pek çok insan görülmüştür.
Birkaç İsim verebilirmisiniz?
Gül ve Haç Kardeşliği kitabımızın 148 – 149. sayfalarında bu isimlerin 28 tanesi yer almaktadır. Bir örnek verirsek, 1963 yılında Türkiye'de Gül ve Haç Kardeşliği Şövalyesi olarak İzmirli Avdeti Sebataycı Cemal Birik diye birisi seçiliyor. 17. derecede Mason olan Birik 1964'te İskoç Riti'nin izniyle önce Tapınak Şövalyeliği mertebesine, sonra da 33. dereceye çıkartılarak Gül ve Haç Baş Şövalyesi tayin ediliyor. Birik'i tayin edenler ise Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a yakınlığı ile tanınan Menderes'in ekonomi danışmanı ünlü iktisat Profesörü Hazım Atıf Kuyucak, Necmettin Erol ve T.C. Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı vekili ve adayı İhsan Sabri Çağlayangil'dir. Birkaç isim daha örnek verirsek; Özbekler Tekkesi Şeyhi Ataullah Efendi, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Meclis Başkanı Kazım Özalp, Devlet Başkanı Celal Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve daha nicelerini saymak mümkün. Bunların tamamı 33. dereceden masondurlar. Bakın 33.derece Mason olan Çağlayangil MRA olarak bilinen Moral Rearmament ( Manevi Cihazlama Derneği ) Türkiye'deki güçlü ellerinden biriydi. Başta Koç ve Sabancı aileleri olmak ğzere kalburğstğ kişileri bu İsviçreli örgütle tanıştıran da oydu. Manevi Cihazlama Derneği (MRA)'nın Türkiye kurucularından birisi ise dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'dır. Türk Milleti bu kişilerin gerçek kimliklerini hiçbir zaman bilmemiş, bilememiştir. Bunlar ve daha yüzlercesi Osmanlı İmparatorluğu'nu çökerten güçlerin ‘Gizli' örgütleri ile gönüllü ‘İnanç Bağları' kurmuşlar ve kendilerinden istenilen yasaları yapıp Türk Milleti'nin önüne koyarak bu ulusun hayatına yön vermişlerdir. Sonuçta Türkiye'de dünyaya gelen her bebek bu dünyada yaşayacak olduğu için bu gizli örgütlerin koydukları ‘Bu dünyaya gelme vergisi' olarak 2500-3000 dolarlık bir haraç ödemek zorunda bırakılmışlardır. AB'ye bir de bu yönde bakmakta fayda vardır. Yukarıdaki isimlerin hepsi ne yazık ki, batının Masonik güçlerine hizmet etmekten başka bir işe yaramamışlardır.
O halde Türkiye'nin kurtuluş şansı var mı? Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği bunun için bir şans olarak değerlendirilebilir mi?
Hayal. Türkiye'nin AB üyeliği ile kurtuluşu hayalden başka bir şey değildir.
Peki bu güçler tarafından Türkiye'de ne olması isteniyor?
Bu husus çok önemlidir. Bilindiği gibi I.Dünya Savaşı sonunda 1918'den itibaren Türkiye'ye Sevr Anlaşması dayatılmıştır. Bakın bir anlaşmaya taraf olabilmeniz için millet statüsünde olmanız gerekir. Bu anlaşma sırasında Türkiye taraf olamamıştır. Çünkü Türkiye'ye bir millet değil, bir ümmet olarak bakıyorlardı. Diyorlar ki, ‘Siz millet değil, ümmetsiniz. Dolayısı ile taraf olamazsınız. Onun için sizin hakkınızdaki kararları biz alırız ve biz uygularız.' Şimdi Lozan'a da kötü bakanlar ‘Lozan'da şunu kaybettik, bunu kaybettik' diyorlar. Fakat 1918'den 1923'e kadar geçen 5 yıllık dönemde Lazı, Kürdü, Çerkezi'yle bie millet olduğunu ispat etmiştir ve Türkiye Lozan'a bir taraf olarak oturmuştur. Bakın Lozan'da Ermeniler taraf olarak katılamamıştır. Çünkü Türkiye, ‘biz bir milletiz' diyerek engellemiştir ve bu tarihte Türkiye, Cumhuriyet ilan etmiştir. Üniter devlet statüsünü bileğinin hakkıyla kazanmıştır. Bakın Türkiye, anti emperyalist savaşla kurulmuş ilk cumhuriyettir. Bundan önce kurulmuş cumhuriyetlerin tamamı ya ihtilallerle yada darbelerle kurulmuşlardır.
Peki bu günlerde hararetle tartışılan Sevr Anlaşması yürülülükten kaldırılmış mıdır?
Tek kelime ile hayır. Çünkü tek taraflı olarak Sevr'i biz reddettik. Ama Sevr Anlaşması'na taraf olan ülkeler, şuana kadar imzalarını geri çekmiş değiller. Dolayısı ile onlar için Sevr halen yürürlüktedir. Parave toprak tazminatı gibi talepleri Avrupa Birliği aracılığı ile Türkiye'nin önüne getirilecektir. Peki Lozan Anlaşması tek başına yeterlimi? Hayır, yetmiyor. Çünkü adamlar diyorlar ki, ‘Lozan Anlaşması bir uluslar arası anlaşmadır. Ama biz uluslar arası anlaşmadır. Ama biz uluslar arası anlaşmalar çerçevesinde değil, uluslarüstü bir anlaşmalar çerçevesinde ele alıyoruz.' Nedir bu? Soykırım hukuku ve insan hakları hukuku olarak önümüze getiriyorlar. ‘Uluslarüstü olan hukuk sizi aşar. Lozan Anlaşma'nızı hiçbir şekilde tanımıyoruz. Dolayısı ile ben seni uluslarüstü hukuka göre yargılıyorum. Bir Soykırım ve İnsan Hakları Hukuku mevcut ve buna göre tazminat vereceksin' diyorlar.
Sevr Anlaşması'nın yürürlülükte olduğu bir durumda Lozan Anlaşması bize nereye kadar güvence sağlıyor?
Hiç güvence sağlamıyor. Çünkü Lozan Anlaşması, ABD tarafından kabul edilmiyor. En önemli müttefikimiz olan ABD, Türkiye'nin Lozan Anlaşması'nı halen kabul etmiş değil. Dolayısı ile ABD diyor ki, ‘Türkiye'nin Doğu sınırları benim tarafımdan kabul edilmiş sınırlar değildir. O nedenledir ki, Irak'ın Kuzeyinde İngiltere bukunması gerektiği halde ABD var. İngiltere olsaydı, Türkiye ile İngiltere arasında anlaşma olduğu için bir tek Kerkük meselesinde BM tarafından dondurulmuş bir hukuki statü bulunduğu için Türkiye'nin işi çok kolay olacaktı. Ama özellikle ABD geldi ve Türkiye aleyhindeki faaliyetleri sürdürüyorlar. M aalesef bunun için zavallı Kürtleri kullanıyor. GAP Bölgesi'nde oynanan oyunlar da bunun birer uzantısıdır. Şimdi ne kadar manidardır ki, dünyada en kolay verilen kredi, baraj kredisidir. Çünkü garanti paradır. Ama İsrail, GAP bölgesi için hiçbir bankaya tek bir kuruş kredi verdirtmemiştir.
NEDEN?
Çünkü Türkiye'de yaşanan enflasyon, hem terör, hemde GAP'a dökülen paralar dolayısıyladır. GAP'ı, Türk Halkı kendi paraları ile ve yüzde yüzlük enflasyonlar yaşayarak yapmıştır. Fakat bugün elden gitmek üzeredir.
imdi iktidarda olan hükümetin gelişi de başlı başına bir olay gibi gözüküyor. Ne düşünüyorsunuz? Üst tasarımcılar burada da mı devrede?
Siyasi bir partinin altı ayda kurulup, iktidara getirilmesi manidardır. 70 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi bile böyle bir şey yapamadı. Düşünün ki, partinin başkanı olan kişi daha hapishanede iken başbakan olacak. Var mı öyle bir hikaye? Demek ki, dışarıdan hazırlanmış bir projedir. Bu yüzden bu hükümet geçicidir. Sadece istediklerini yaptirincaya kadar iktidarda olacaktır.
Sizi bu kanıya sevkeden nedenler nelerdir?
Dikkat ederseniz bu hükümet, Türkiye'yi ve Türk olma unsurlarını sahiplenmediği gibi, ilk çıkışları olan İslam söylemleri de yok artık. Erbakan bile bunlara göre daha milli birisi. Milli görüş, Erbakan'ın tekelinde olsa ne olur? Olmasa ne olur? Türkü, Kürdü, Lazı,Çerkezi her kim olursa olsun mutlaka milli bir duruş, milli bir görüş içerisinde olmalıdır. Erbakan'ın partisine üye değilim, yanlış anlaşılmasın. Burada yatan şey Kuvay-i Milliye ruhudur. Müdafa-i Hukuk'tan, Misak-ı Milli'den geliyoruz. Dolayısı ile bu topraklarda yaşamak milli olmayı gerektirir. Ve bu hükümet milli unsurlara sahip çıkmadığı için ABD, İsrail, İngiltere ve AB'nin bir üst tasarımıdır. Bizim dışımızdaki planlayıcılar üzerimizdeki paylaşımı çoktan yaptılar. Böyle devam ederse Türkiye tamam veya devam diyebilmek için son on yılını oynuyor. Ben böyle görüyorum. Dolayısı ile herkesin gözünü açması ve uyanması gerekir diye düşünüyorum çünkü üzerimizdeki oyunları bozabilmek için vakit kalmadı.Yani şu anda uzatmaları oynuyoruz ve bununda iyice anlaşılması lazım artık.
Bu gerçekleri kimse görmüyormu? Vatandaş neden uyanmıyor?
Bakın ülkeyi sokaktaki vatandaşlar yönetmez. Onlar ülkeye sahip çıkarlar. Ülkeyi yönetenler daima elitlerdir. Osmanlı'nın elitlerini yok ettiler. Elit kadrolar olmadan hiçbir ülke ayakta duramaz. Okuma yazma bilmeyen insanlar ülkeyi nasıl yönetsin? Bakın bir örnek vereyim Çok sevdiğim Ali Rıza Septioğlu, bakan bile olmuştu, eğitimi olmadığı halde. Ancak adam bakanlığında bekçi bile olamıyormuşum demişti. Ne yazık ki Türkiye'in seçkinleri kaybetmişlerdir. Disiplin özel eğitim, özel birikim demektir. Otoriter demek değildir. Bunun için acilen Türkiye'nin çok acilen disiplin ihtiyacı vardır. Ayrıca Türkiye'nin hayatı algılayışta milli duruş halinde bulunabilme, oradan gelip gitmeme gücüdür. Değerlerin neyse, o değerlerini korumak için direnme ve savunmatır disiplin. Türkiye'de otorite var ama disiplin yok ne yazıkki.
Yani demek istiyorsunuz ki Türkiye'nin asıl ihitiyacı; ilk Meclis'in ruhudur. Öyle mi?
Evet kesinlikle öyle. İlk meclis ruhuna her zamankinden fazla ihtiyacımız var.
Aytunç Altındal, Röportaj
F.İnce, Bistrol , Kasım 2004
TÜRKİYE – ABD ILISKILERI HAKKINDA BAZI HATIRLATMALAR
Türkiye- ABD iliskilerinin baslangiç tarihi, simdilerde unutulmustur ama oldukça gerilere 1780'lere kadar gider. Söz konusu yillarda Amerikan gazetelerinde Türk-Osmanli tarim ürünlerini -basta da Izmir'in incirini- pazarlayan firmalarin ilanlari yer almaktaydi. 1799'da Baskan John Adams, bir komisyon kurdurtarak, komisyon baskanligina atadigi William L. Smith'ten, Osmanlilarla bir dostluk ve ticaret anlasmasi yapabilmek için görüsmeler baslatmasini istemisti. Nedir ki bu komisyonun gayretleri bir sonuç getirmemis, Osmanli Devleti henüz “ rüstünü ispat etmemis ” olan Amerika ile dostluk ve ticaret anlasmasi imzalamaya yanasmamisti. Bu anlasma daha sonra Baskan Andreq Jackson döneminde, 7 mayis 1830'da Istanbul'da imzalandi. Böylelikle Amerika, 1535 yilindan beri Osmanli'nin vermekte oldugu kapitülasyonlardan da yararlanmis oldu. Amerika, kapitülasyonlarin verilis sirasina göre 12. devletti. Daha önce kapitülasyon almis olan Fransa, Avusturya, Ingiltere, Hollanda, Isveç, Danimarka, Prusya, Bavyera, Rusya ve Italya bu özel ticaret anlasmalarindan büyük karlar elde etmekteydiler.
Amerika ile imzalanan ticaret anlasmasi ve verilen “ en imtiyazli ulus ” statüsü Amerika Senatosu tarafindan çabucak ve 40 lehte 1 karsi oyla onaylamisti!
Osmanli topraklarina ilk ayak basan Amerikali misyonerler ise Pliny Fisk ve Levi Parsons olmuslardi. Bu iki din adami 5 Ocak 1820'de Izmir'e gelmislerdi. Anadolu topraklarinda misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek ve Hiristiyanligin diger kollariyla misyonerlik yarisina girmek için ugrasan bu iki din adamindan Amerikan Devleti ilginç bir talepte bulunmustu. Kisaca ABCFM diye bilinen Congregational Kilisesi'ne bagli olan Amerikan Yabanci Misyonerlik Komisyonu bu iki din adamindan önce Anadolu'daki asiretlerin yerlesme alanlarini, göreneklerini ve yasam tarzlariyla Osmanli'daki SINIFSAL konumlarini incelemelerini ve raporlar halinde Kiliseye iletmelerini istemisti!
Amerika ile Türkiye arasinda 1830'da imzalanan dostluk ve ticaret anlasmasi yaklasik 100 yil yürürlülükte kaldi. Lozan (1923) anlasmasiyla Türkiye, Osmanli tarafindan verilmis olan tüm kapitülasyonlardan kurtuldu.
Aytunç Altındal, 20.02.2004,İspilandit
Yonca Bayrak : Sayın Altındal B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan Kıbrıs Planı hakkındaki görüşlerinizi alabilirmiyiz
Aytunç Altındal : B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan Kıbrıs Planı'nda yer alan ve gerek KKTC gerekse Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmesi olası gözükmeyen hususlar vardır.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal nedir bunlar?
Aytunç Altındal : Söz konusu planda KKTC'den “ COMPONENT / COMPOUND STATE ” diye söz edilmiştir. Component State ve / veya Component Republic kavramı kamuoyuna duyurulduğu gibi Belçika ve İsviçre MODELLERİNDE değildir. Doğrudan doğruya SOVYET MODELİNDE yer almış bir tanımdır. Geçmişteki Sovyet Modelinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde her Cumhuriyet, Sovyet SİSTEMİNİN BİR PARÇASI daha doğru deyişle MÜTEMMİM CÜZ'Ü ( İngilizcesi: Component State / Republic) görülmüşlerdi. Bu ifade sadece KISMİ bir ÖZERKLİK demektir. Oysa KKTC, EGEMEN DEVLET statüsündedir.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal o halde KKTC bu plana göre EGEMEN DEVLET olarak tanınmıyor mu?
Aytunç Altındal : Çok doğru. Planda KKTC'den öncelikle PARÇA - DEVLET yani Component Republic olarak değil CONSTITUENT STATE / REPUBLIC olarak söz edilmesi gerekirdi. Bu KASTEN yapılmamış ve KKTC'nin KIBRIS RUM YÖNETİMİNİN bir Mütemmim Cüz'ü olduğu dile getirilmiştir. KKTC, Constituent Republic olarak, yani ANAYASAL KURUCU CUMHURİYET OLARAK TANIMLANMALIDIR. Bu husus TEKNİK bir ayrıntı değil, tüm çözüm arayışlarındaki BELİRLEYİCİ HUSUSTUR.
ULUSLARARASI HUKUK'TA her türden GÖÇ VE TOPRAK PLANLAMASI RESMİ METİNLERDE YERALAN TANIMLAR DAHA ÖNCE NASIL YAZILMIŞLARSA ONA GÖRE DÜZENLENİRLER. COMPONENT REPUBLIC İLE CONSTITUENT REPUBLIC FARKI DA BURADADIR MEVCUT TANIM HEM KKTC'NİN HEM DE TC'NİN ALEYHİNEDİR. Öte yandan SOVYET Modeli'nin akibeti belli olmuştur.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal bir de İsviçre Modeli'nden söz ediliyor
Aytunç Altındal : Eğer gerçekten de bir İsviçre Modeli uygulanacaksa bu uygulamaya öncelikle kullanılacak olan tanımlardan başlamak gerekir. İsviçre Modeli'nde HER KANTON, İLK DÖRT KURUCU KANTON'A SERBEST İRADELERİYLE KATILMAYI KABUL ETMİŞ ANAYASAL – KURUCULARDIR.
İnsanlık tarihinin en eski iki mesleğinden biri “fahişelik” diğeri “casusluk” dersek yanılmamış oluruz. Bu iki faaliyet yeryüzünde nerede başladı bunu bilemeyiz ama elimizde çok eski sayılabilecek bir kanıt vardır. Bu kanıtın adı da TEVRAT'dır (TORAH)
İlginçtir ki Tevrat'taki, Yargıçlar kitabında (Jud:16) Samson ve Delilah'ın öyküsü anlatılmıştır. Fahişe Delilah 1100 gümüş sikke karşılığında Samson'u kandırmış ve aldatmış, saçlarını kesmiş, gücünü almış onu ölüme göndermiştir.
Yine Tevrat'ın ilk bölümünde (42:9) Yusuf (Joseph) Mısır'a gelen kardeşlerine “casussunuz” der. Sayılar kitabının 13. bölümünde ise Tanrı, Musa'dan kendi Topraklarına casuslar göndermesini ister. Musa'da 12 Yahudi kavminden 12 adam seçer ve …… iline gönderir.
Joshua'ya adanan kitapda ise (1:2) Ürdün'e iki casus yollanır. Bir fahişe olan Rahab onlara bilgi verir, yardım eder. Yahudiler aldıkları bilgilerle kenti yakıp yıkarlar ama Fahişe Rahab'a dokunmazlar. Çünkü Rahab evinin penceresine “ Kızıl Kurdela”asmıştır. Yeryüzünün ilk casusluk ve kodlama faaliyetleri Tevrat'ta geçer dersek yanılmamış oluruz, Yahudiler bu faaliyetleri binlerce yıldır yapar dersek de yanılmamış oluruz.
Sözün Özü
“ Nerede Bir Orospuluk ve Casusluk Varsa Mossad Orda Vardır.”
ıHande Karlukzade,Zürih
DEVEYE SORMUŞLAR: “BOYNUN NEDEN EĞRİ?” O DA DEMİŞ Kİ: “NEREM DOĞRU?”
26 Aralık 2002'de 2002 yılının son büyük bombasını yine Dışişleri Bakanımız Sayın Yaşar Yakış Beyefendi patlattı. Bu bomba T.B.M.M. Dışişleri Komisyonunda Irak Brifinginde patladı. Öyle büyük bir bombaydı ki, hasarı kolay tamir ve telafi edilemez. Bakınız Sayın YAKIŞ ne demiş: “Eğer biz bu savaşa katılmazsak daha çok Amerikan askeri ölecek. Ve Amerikalılar ömür billah ‘eğer Türkler katılsaydı bu kadar şehit vermezdik, Türkler nasıl müttefik' diyecekler. Bu da ABD ile yol ayrımı demektir.”.
Şimdi bu sözleri analiz edelim,
1-) ‘Eğer biz bu savaşa katılmazsak daha çok Amerikan askeri ölecek .'
Bu cümlede geçen savaş ne demektir? Bunu sayın bakana sormak gerekir. Çünkü sözlüklerdeki manasının dışında kullandığını zannediyoruz. Sonra daha çok Amerikan askeri ölecek, bu da Türk Milleti için hiçbir mana ifade etmiyor. Bizim için Türk Askerinin kılına dahi zarar gelmemesi en mühim meseledir. Yine bizim için hiçbir mazlumun burnunun kanamaması mühimdir. O halde bu cümle yorumlanamaz.
2-) ‘Ve Amerikalılar ömür billah ...'
Yapılan istatistikler göstermiştir ki Amerikalıların % 65'i bir olaya kızdıklarında fuck you veya shit kelimelerini kullanıyormuş. O halde böyle bir olay karşısında muhtemelen yine aynı kelimeleri kullanma ihtimalleri çok yüksektir. Fakat Sayın YAKIŞ ömür billah diye bir laf etti. Sayın YAKIŞ billah'ın ne olduğunu bilmek için ALLAH'ı bilmeye ihtiyaç vardır. Onun için lütfen ...........lütfen???
3-) ‘eğer Türkler katılsaydı bu kadar şehit vermezdik...'
ŞEHİT ŞEHİT ŞEHİT
“ ALLAH yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin . Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız” ( Bakara Suresi 2 / 92.sure 154.ayet)
Akıl sahibi olan insanların ağrına da en çok bu gidiyor. Herşey denir de Salamonun, corcun, emanuelin ölüsüne ŞEHİT denmez, dense dense g....... denir. Bu ayıptır, günahtır, yazıktır! İnsan utanır da TÖVBE der. Bu lafın neresini düzelteceksin. İnsan yazarken bile boğazına kelimeler düğüm olur da tıkanır. Akıl sahibi olan herkes tansiyon sorunu yaşar. Elleri titrer, yüreği sıkışır.
4-) ‘Türkler nasıl müttefik , diyecekler.'
Sayın okurlar: Ülkeler, devletler birbirleriyle anne, baba, kardeş veya karı-koca ilişkisi kurmazlar. Anlık ve çıkarları için ilişkiler kurarlar. Yani ortak fayda bittiğinde yollar ayrılır. Kısacası utanarak müttefik ne demek müttefiklik ne demektir bunları açıklamayacağım. Zaten bunu benim gibi bir cahil nerden bilecek? Koskoca Dışişleri Bakanımız Sayın YAKIŞ çok daha iyi biliyordur herhalde!!!
“ Yalanı ancak, ALLAH'ın ayetlerine inanmayanlar uydururlar. Yalancılık edenler onların ta kendileridir.”
(Nahl Suresi 16 / 70. Sure 105.ayet)
27.12.2002, Oya Alpan
Geçenlerde bir Fransız klasiği olan Üç Silahşörler filminin yeni versiyonunu seyredince, birden aklıma Sayın Tayyip Erdoğan'ın etrafındaki üç ilginç kişi geliverdi.
Pek de gavurca konuşmayı sevmem, onun için bu Üç Silahşörlerin isimlerini çıkaramıyorum galiba Salamis, Zapsos Patatos, Dartalyanos Çitosdoritos muydu neydi! Her neyse uzatmadan konumuza tekrar dönelim.
Aynı filimdeki gibi Sn. Erdoğan'ın da etrafında 3 kafadar ahbap çavuş var. Şimdi bunları tek tek tanıyalım.
Birincisi: Ömer Çelik ;
Hani Tayyip Bey nereye giderse oraya giden, bütün iç ve dış gezilerde yanında olan, zırt pırt kulağına bir şey fısıldayan, esmer, uzun boylu, çok kültürlü (manken Deniz Akkaya öyle diyor), arkadaşları tarafından sohbetlerde Ömer Zetung (solcu liberal) diye tanınan, bir dönem Uzanlar'ın Star Gazetesi'nde köşe tutan, sonra ayrılan bir zat. Ayrıca milletvekili.
İkincisi: Egemen Bağış ;
Hani kısa boylu, tombulca olan. Tayyip Bey'in bütün dış gezilerinde bulunup, Amerika'yla arası çok çok çok iyi olan. Hani bütün tercümanlık işlerini vazife bilip yapan. David'in kampında çok yakın olarak tanınan. Bu arada AKP ve CHP'li milletvekilleri tarafından Türk-Amerikan milletvekilleri konseyinden düşürülüp Tayyip Bey'in bastırmasıyla ve ikna kabiliyetiyle tekrar kazanan. Hani arabulucu. Ayrıca milletvekili.
Üçüncüsü: Cüneyt Zapsu ;
Hani saçını bazen arkadan toplayan, bazen de Cin Ali gibi AKP'nin bahçesinde top oynayan. “Toptan fiyatına Perakende satış” diyen BİM Marketlerinin ortağı. Tang tung Azizler, Holdingler. Hani hayatında fındık yetiştirmeden Karadeniz fındığını Almanlar'a satan. Hani Kıbrıs'ı da toptan fiyatına………. Desoto'nun (B.M. Kıbrıs Temsilcisi) ahbabı (çocukları aynı okulda okuyormuş). Amerika gezisinden sonra ayağını çatlatan. Wolfvizt'le canım, Dick Ceny'le ciğerim, Rumsfeld'le moruk diye konuşan. Hani evinde babaannesinin yaptığı hatları göstermekten hoşlanan. Tayyip Bey'le neredeyse bütün özel toplantılara katılan.
İşte sayın okuyucular, Üç Kafadarlar Yazı Dizisine başlıyorum. AKP'yi iyi tanımamaız için bu şart. Çünkü nasıl bir lisanı öğrenmek için önce alfabeyi öğrenmek gerekirse, bu partiyi ve zihniyeti öğrenmek için de önce bu üçlüyü (Ömer Çelik – Egemen Bağış – Cüneyt Zapsu) tanımak gerekiyor.
Sayın okuyucularım yazı dizisinin devamında üstte yaptığım gibi cıvık bir üslup göremeyeceksiniz. Biraz derinlere dalacağız.
Bu üçlüden sonra Halil Turgut Özal'a , Korkut Özal'a , Round Table'a , 19-26 Kasım 1996 yıllarında Londra'ya, milletvekili aday listelesi ve sıralarını kimlerin hazırladığına, taze Mason milletvekillerine, Sn. Abdullah Gül Beyefendi'ye dair ilginç, Sn Kemal Unakıtan Beyefendi'nin son dakika milletvekilliğine dair şaşırtıcı konuları bulacağınızı sanıyorum.
Saygılarla.
Firdevs Akkaya,Moda – İstanbul,23.06.2003
Bu günkü sohbetime biraz tarih anlatarak başlamak istiyorum. Daha da doğrusu sizlere ROMA TARİHİ anlatacağım. ROMA denince akla güç, kuvvet, ihtişam ve de şüphesiz SEZAR gelir. İşte birazdan anlatacağım olaylarda SEZAR'ın başından geçer.
Biliyorsunuz ki, JULİUS SEZAR'ın doğumu oldukça problemli geçmişti. Ve normal doğum şansı kalmamıştı. Çünkü bebek ters dönmüştü.Bunun üzerine doktorlar karar verdiler: annenin karnı yarılıp bebek alınacaktı.Sonun da böyle de oldu. SEZAR anne karnı yarılarak dünyaya geldi. Ogün bugün böyle doğanlara SEZERYAN “Doğumu SEZAR'A benzeyen” denir.
İşte bu büyük kumandanın hayatı çocukluktan itibaren hep başkalarından farklıydı. Talihsizlik bir türlü yakasını bırakmadı. Çünkü KABAKULAK olmuştu.Biliyorsunuz ki bu ateşli hastalık erkek çocukları kısır bırakabilirdi ve SEZAR'ın başına o da geldi.Büyük kumandan ROMA'nın tek hakimi herşeye sahipti ama kısırdı. Bir çocuğu bile olmuyordu.
Sonunda karar verdi: bir çocuğu evlat edinecekti. Öyle de oldu. Ve canından çok sevdiği bu çocuğun adı da BRÜTÜS idi.Yıllar yıllar geçti. Çetin ve uzun yıllar. SEZAR zaferlerin birinden ötekine koşuyor ROMA ayaklarının altında titriyordu.
Ve onun bir oğlu vardı. Adı “BRÜTÜS”.
Komutan, imparator, tek hakim derken senatonun yetkilerini kıstı. Birgün kükreyerek şöyle dedi: “HERKESİN HAKKI SEZAR'A SEZAR'IN HAKKI YİNE SEZAR'A”. Bunun üzerine birgün senatonun önünde düşmanları SEZAR'a tuzak kurdu.
Düşmanları dediysek aralarında bir de BRÜTÜS vardı. Hem de canından çok sevdiği birtanecik oğlu BRÜTÜS.
Onu da kandırdı düşmanları. Daha da iyi olacak dediler. Senin yerine ANTONIUS geçecek dediler, ROMA gidiyor dediler, dediler de dediler……….
Sonunda BRÜTÜS te onlara katıldı.
Ogün geldiğinde silahsız senatoya giden SEZAR'ın etrafını SIRTLAN GİBİ SARDILAR. Hançerlerin biri inip biri kalkıyordu. Büyük komutan, o yaşlı adam korkusuzca direniyordu. Tokatlıyordu acımasızca inen kolları. Tokatlıyordu nefretten kararan suratları.
İşte o anda tam o anda sırtına bir hançer indi. Tam kürek kemiklerinin arasına. Yaktı kavurdu yüreğini SEZAR'ın. Döndü BİR YARALI ASLAN GİBİ ARKASINA.
“Yapıştı gözleri hayretle kısılan celladına”. Ve ne görsün??????
CANI, BİRTANESİ, HERŞEYİ, EVLADI, VELİAHTI yerine geçecek OĞLU değilmiydi o insafsız?
Yapıştığı yakasını aniden bırakıverdi.
Ve dedi ki JULİUS SEZAR:
----------- Sende mi!!! Sende mi OĞLUM BRÜTÜS
ÖYLEYSE YIKIL SEZAR.
İşte dostlarım derler ki: ogün SEZAR'ın üzerinde 30 bıçak yarası bulunmuş. 29'u ön tarafında ve bir tanesi de sırtında.
Ama emin olun ki, SEZAR bıçak yaralarından ölmedi
BRÜTÜS'ün İHANETİ YÜZÜNDEN KANSERDEN, KAHIRDAN ÖLDÜ.
Bu tarihi gerçeği neden anlattım biliyormusunuz? Çünkü Türk siyasetinin içersinde BRÜTÜS'ler var. Özellikle Milliyetçi camianın başından buna benzer çok vahim bir olay geçti. Ama bu büyük ve köklü davaya hançerler sivrisinek vızıltısı gibi gelir. Ben çok ağır konuşmak yada insanları incitmek istemiyorum.
O yada bu sebepten dolayı ayrılanlar birilerinin MÜTEMMİM CÜZ'Ü olmadılar mı? Arkadaşlar, davalar da vücut gibidir. Bir insanın eli kesilse, kolu kesilse, ayağı kesilse bile
“Şunu herkes bilmelidir ki KAFA NEREDEYSE VE SAĞLAMSA VÜCUT YAŞAR ama daha yeryüzünde kendi kendine yaşayabilen AYAK TESPİT EDİLMEMİŞTİR”.
Bu dava şerefli bir davadır. Bu dava yüce bir davadır. Çünkü AKİF'in dediği gibi:
Feryadı bırak, KENDİNE GEL, ÇÜNKÜ ZAMAN DAR….
Uğraşki: TELAFİ EDECEK BUNCA ZARAR VAR.
Anlayanlar anlamayanlara ne demek istediğimi anlatsın.
HAKKINIZI HELAL EDİN!
Yonca BAYRAK, 08.05.2003
Lefkoşa - KIBRIS
Büyük Babil Kralı Nebukadnezar M.Ö. 587 yılının 9 AV günü, Kudusü ele geçirir. Ve Yahudileri Babile götürür. Bunun üzerine yahudiler intikam yemini ederler. Kuşaklar boyu bu hasretle yanıp tutuşurlar. Sonunda Saddam Masonu iktidara gelir. 2590 yıl sonra Abraham tankları, Nebukadnezar ve Hammurabi tümenlerini savaşmadan bozguna uğratır. Eski Babil toprakları işgal edilir. Binlerce masum çocuk ölür. İlk, Babil Kızları dedikleri Müslüman kadınları ve onların doğum evleri bombalanır…………Katliam, katliam, katliam.
Yahudiler Nebukadnezar'ı asla unutmadıkları gibi, Babil'den intikam almaktan asla vazgeçmediler. Bu umutlarını şiir ve edebiyatlarına da yansıttılar. İşte bunlardan biri;
Babil'in nehirlerinin kenarında, orada oturduk ve Sion'u andıkça ağladık.
Oradaki söğütlerin dallarına çalgımızı astık.
Çünkü orada bizi sürgün edenler bizden şarkılar istemişti.
Ve bize acı verenler, azap edenler bizden eğlence istemişti.
Sion şarkılarından birini okuyun bize demişlerdi.
Babil topraklarında Tanrı'nın şarkıları nasıl okunur ki?
Eğer unutursam seni ey Yeruşalayim sağ elim çalmayı unutsun.
Eğer seni anmazsam,
Eğer Yeruşalayim'i en büyük sevincimden üstün tutmazsam.
Dilim kurusun, damağıma yapışsın.
Onu temeline kadar yıkın, yıkın diyen Edomoğullarına karşı,
Hatırla Yeruşalayim gününü Ey Tanrım.
Ey sen harap olası BABİL KIZI, bize karşı yaptığın,
Karşılığını sana verecek olana ne mutlu,
SENİN YAVRULARINI TUTUP DA, KAYAYA ÇARPACAK OLANA NE MUTLU.
(MİZMOR 137)
Süleyman EYYÜP, 20.05.2003
MUSA'NIN NECİP (!) EVLATLARI BİLSİNLER Kİ:
Yahudi denilen mahluku dünyada Yahudi'den ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü insanlık daima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı halde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur. Dilimizdeki "YAHUDİ GİBİ", "ÇIFITLIK ETME", "ÇIFIT ÇARŞISI", "HAVRAYA BENZEMEK", "YAHUDİDEN YUMURTA ALAN İÇİNDE SARISINI BULAMAZ" gibi sözler bu alçak millete ırkımızın verdiği değeri gösterir. Bu yalnız bizim memleketimizde böyle değildir. Almanya'dan kovulan Yahudileri kabul etmek misafirperverliğinde bulunan Fransa'da bile Yahudiler hakkındaki en basit iltifatın "PİS YAHUDİ" terkibi olduğunu o memlekete gitmiş olan arkadaşlarımız söylüyor.
Almanya, Lehistan, Macaristan, Romanya gibi bazı memleketlerde ise Yahudi aleyhtarlığının nasıl yırtıcı bir şekil aldığını ve birgün bu memleketlerdeki Yahudilerin muhakkaka kapı dışarı edileceğini hepimiz biliyoruz. Yahudi meselesini ilk halleden memleket Almanya olmuştur. Başka milletler bundan ders alacaklardır. İsveç gibi kendi halinde bir milletin bile Yahudi düşmanı olması bu menfur milletin bütün dünyada nasıl telakki olunduğunu ispat etse gerekir.
İstanbul'da çıkmaya başlayan Milli İnkılap mecmuasının Yahudilerin hakiki mahiyetini meydana koyan neşriyatı üzerine Yahudiler arasında bir galeyan olduğunu, hatta onların Beyoğlu'nda gizli bir toplantı yaparak Milli İnkılap mecmuasına karşı mukabil cephe almak için bazı kararlar verdiklerini işittik. Yalnız bu hareketleri bile onların Türkiye'ye karşı besledikleri duyguları gösterir. Bir defa hükümetten gizli toplantı yapmak kanuni bir cürümdür. Müddei umumiliğin dikkatini celbederiz. Saniyen kendi aleyhlerinde neşriyat yapılmamasını istiyorlarsa bu vatana sadık kalmağa mecburdurlar. Onlar her hareketleriyle ve çıfıt yaygaralarıyla bizden ayrı olduklarını daima bize anlatırlarken biz de herhalde onlara methiye yazacak değiliz. Biz Yahudi'lerin memleketteki meş'um iktisadi ve ahlaki rolünü biliyoruz. Hatta mütareke yıllarında İstanbul'u süsleyen İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan, Yunan ve Ermeni bayrakları arasında bir de Yahudi bayrağı olduğunu unutmadık. Eliza Niyego adındaki Yahudi kızının cenaze merasiminde yaptıkları edepsizliği de kendileri unutmamışlardır. Bir maliye memuruna rüşvet teklif ederken Ankara'da yakalanan iki Yahudi avukatla, Türklüğü tahkir yüzünden tevkif olunan Yahudi kızı meseleleri de onların namussuzluklarının son perdesini teşkil ediyor. Öyle ikide bir Yahudileri Türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi kandırmağa çalışacaklarına namuslu Türk tebaası olarak kalsınlar yetişir.
Çünkü biz onları Türkleşeceklerini asla unutmadığımız gibi bunu istemeyiz de. ÇAMUR NE KADAR FIRINA VERİLSE DEMİR OLMAYACAĞI GİBİ YAHUDİ DE NE KADAR YIRTINSA TÜRK OLAMAZ. Türklük bir imtiyazdır, her kula, bilhassa Yahudi gibi kullara nasip olmaz.
Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri giderek: ONLARI KORKUTURUZ. MALUM YA ATALARIN SÖZÜNE GÖRE YAHUDİ'Yİ ÖLDÜRMEKTENSE KORKUTMAK YEKTİR.
Nihal ATSIZ
Orhun, 1934 Sayı:7
Büyük Türk düşünürü ve yazarı Nihal Atsız'ın Musa'nın necip evlatları yazısını 69 yıl sonra okumak insana ayrı bir haz ama aynı zamanda da büyük bir üzüntü veriyor. Bugün o çıfıt ve korkak Yahudi yeryüzüne nizam veriyor. Hatta aleyhinde iki satır yazı bile çıksa Tanzanya'nın ormanından, Tibet'in dağına kadar seni arayıp bularak, hesap soruyor.
Ey Atsız! Sen yaşarken bir Yahudi devleti görmüştün. Şimdi sayıları bir elin parmaklarını geçen Yahudi devletleri var. Ömrün mücadele ile geçti. Ama mücadele daha yeni başladı. İyi ki görmedin bugünleri, hazmedemez, ağlardın. Sizden sonra felaketler oldu. Milletimizin başına "benim teyzem Kürt'tü" diyen Cumhurbaşkanları, "verdimse ben verdim" diyen Başbakanları, Kıbrıs'ta sırtaki oynayan Dışişleri bakanları, Bilderberg gömleği giyen çoluk çocuklar geldi.
Ey Koca Atsız! Sen hapislerde tahtakurulu tek battaniyeli yatakta yatardın. Bugün Hain Başı İmralı'da arı sütlü, az kaymaklı kahvaltılar yapıyor. Bir vakit kafayı Kürt Yahudisi, General Mustafa Barzani'ye takmıştın. O artık öldü. Şimdi küçük Mesud Barzani "Musul - Kerkük Kürt'tür Kürt kalacaktır" diyor. Bir vakit kafayı Said'i Kürdi'ye takmıştın, onu sorarsan artık yok. Ama baş talebesi Vatikan'a Papa'nın ayağına gitti. Daha sonra da Pensillvanya'yı nurlandırmaya ABD'ye uçtu, daha da dönmedi. Bu arada Dönmeler tam gaz ilerliyor. Liselerden sonra Üniversiteler de açtılar. Üç Sabatay bir kanalda, bir Sabatay bir kanalda Mehmet Aziz Aziz Avrupa Birliği ve ekonomi anlatıyorlar. İnanmayacaksın ama Kemal Derviş diye bir Selanik'li Meclis'te Amerika aleyhine oy kullandı! Yani anlayacağın it ürür kervan yürür.
Ey Koca Atsız! Türkçülük Dünyası'ndan da haberler var. Hayalin bir kerecik bile olsun Ural Altay Dağlarını görmek, Tanrı Dağlarından su içmekti. Bir grup hareketli milliyetçi de iktidara geldi. Hem de Ramazan'da Küba'ya bile gittiler. Biri puroyla, Kastro Şapkasıyla poz verirken öteki kumsalda şortuyla el salladı. Bu arada unutmadan söyleyeyim biri de Çin Cumhurbaşkanı'na Doğu Türkistan'da yaptıklarından ötürü herhalde en büyük devlet nişanını taktı. Artık Türkçülük yüzünden hapse giren yok. Ya ortada Türk kalmadı ya da fikir yok! Belki de herşey çok güzel gidiyor da bizim haberimiz yok!
Ey Koca Atsız! Ekonomi rayında! Kurtuluşumuz turizmde! Eğer bir iki tane daha çıplaklar kampı açarsak Akdeniz'de bir şeyler patlayacakmış. Bu arada Nezahat'in adı "Nez" oldu, Şakire'nin de "Şakkira", Leyla'nın da "Laila". Sen iyi bilirdin Mehmet Akif "değmesin ma'bedimim göğsüne na-mahrem eli" derdi, şimdi turistler cenabet cenabet camilerde dolaşıyor. Aman bunu atlarsam çatlarım Baş Papaz Haliç'i Vaftiz etti! Foka Yortusunda! Foka Yortusunda! Maksat turizm kalkınsın. Turizmin başındaki ulu ulu soylar, öger öger bu olaya baktılar!
Hey Koca Atsız! Anlat anlat bitmiyor. İyisi ile kötüsü ile bir davaya sıkı sıkı sarıldın. Siz bir nesil idiniz gelip geçtiniz. Sizin yaptıklarınız size, bizim yaptıklarımız bize kalır. Herşeyin en doğrusunu ALLAH bilir.
BİR KERE YÜKSELEN BAYRAK BİR DAHA İNMEZ .
Yonca BAYRAK, Bebek, İstanbul, 20.05.2003
AMERİKA IRAK'TA NE YAPMAK İSTEMİYOR?
Hristiyan Tarık Aziz'in de teslim olduğu bu günlerde sadece Iraklılar'ın değil tüm dünyanın kafası iyice karıştı. Hala Irak'ta kimyasal silah bulunamadı.(pardon; birkaç sheltox, birkaç detan, iki şişe tuz ruhu). Saddam'ın da ne ölüsü ne de dirisi ortalarda gözükmüyor. Çok gariptir ki, yinede savaşın meşruiyeti tartışılamıyor. Çünkü Bush çıktı ve dedi ki: "biz bu harekatı Irak'a demokrasi getirmek için yaptık....". Hoppala!
Yahu Bush madem demokrasi istiyorsun o zaman tam katılımlı bir genel seçim yaptır. Irak Halkı kendi liderini kendi kaderini tayin etsin. Sen de bu adil seçimde İsrail, AB, BM, Vatikan'la birlikte gözlemci bulundur.
Ne yazık ki bu asla olmayacak bir hayalden ibaret. Çünkü böyle bir seçim olsa %65'i Şii olan Irak Halkı ezici bir çoğunlukla iktidarı Şii yönetime verecektir. O zaman da İran, Suriye ve Irak sanki Şii Paktı kurmuş gibi olurlar. Bu da Amerikanın ve İsrail'in hiç işine gelmez. Demek oluyor ki Irakta tam katılımlı bir genel seçim demokrasi havarileri tarafından asla yaptırılmak istenmiyor.
Yine çok ilginçtir ki, Wasp 'çı olduğunu vurgulayan Amerikan yönetimi ( Türkiye'deki bazı aklı evveller kendilerini Anadolu Wasp'çısı ilan etmişlerdir). İnatla Irak'a yahudi asıllı generaller ve emekli generaller yollamaya devam ediyor. Bu olay kaderin bir tesadüfi değilse ki ben öyle olduğunu zannetmiyorum, organize bir planı gösteriyor. Bu da apaçık "Suriye'nin Golan tepeleri'ne ve su kaynaklarına sonsuza dek veda etmesi" demektir.
Sonuç olarak Amerikan Yönetimi ne adil bir seçim, ne insan hakları, ne de medeniyetler arası diyalog istemiyor.
Yonca BAYRAK, 28.Nisan.2003
29 Haziran Pazar günü Edirne'de tarihi kırkpınar yağlı güreşleri yapıldı. O an aklıma Kel Aliço lakaplı bir pehlivan geldi. Zaten herkesin aklına yağlı güreşler deyince Kel Aliço ve Koca Yusuf gelir. Pekala kimdi bu Kel Aliço? Rivayete göre kırk yıl hiç yenilmeden Baş Pehlivan kalmış bir şampiyonlar şampiyonuydu. Bugün üst üste dört yıl kazanabilen bir Baş Pehlivan yokken onun bu gücü her halde herkesi etkiler. Sonunda bu Kel Aliço kendi talebesi Koca Yusuf isimli pehlivana bırakmıştı yerini. Bu olayı da herkes bilir.
Oysa işin aslı hiç de öyle değildir. Bu Kel Aliço dedikleri vicdansız, utanmaz, acımasız bir adamdır. Evet gücü vardır ama esas gücü hainliğidir. Bu Kel Aliço er meydanında ilerde kendine rakip olabilecek ve hatta yenebilecek gençleri belirler, daha sonra onlarla idman yapıyor bahanesi ile güreşir ve kollarını kırardı. Kırardı ki, gelişip serpildiklerinde kendine rakip olamasınlar diye.
Türk Milleti!!! Ne yazık ki bu millet siyasetin içindeki Kel Aliço'ları çok gördü. Bu adamlar sağın, solun, her partinin başında kırk yıldan bile fazla kaldılar. Ve nice pırlanta gibi gençleri, aslan gibi lider adaylarını kimi zaman teröre, kimi zaman eyleme, kimi zaman yolsuzluğa ve hatta kimi zaman da ihanetin içine soktular ki bu fosiller alttan gelen olmadığı için Allah canlarını alıncaya veya tasfiye oluncaya kadar partilerinin başında kaldılar. Bu Tanzanya'da bile olmayacak bir hadise iken Türk Yurdu Türkiye'de bu milletin başına geldi. Fakat görülüyor ki Kel Aliçoluk bir müddet daha sürecek. Kırkpınar Pehlivanları kemerden vazgeçemedikleri için bunu yaparlardı. Bizim siyasetin Kel Aliçoları koltuktan vazgeçemedikleri için bunu yapıyor.
SON SÖZ: “İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helak eder misin, ALLAH'IM…..” (A'raf / 155. ayetin bir kısmı)
Oya Alpan , 02.07.2003 ,
|
|
|
Copyright ® 2003
. www.subrosa.com.tr . Her
hakkı saklıdır.
|