
AYTUNÇ ALTINDAL, HZ. İSA'NIN YAŞAMADIĞINI İSPATLAMASI İÇİN AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NE “ŞAHİT OLARAK” ÇAĞRILDI
MÜSLÜMAN BİR TÜRK'Ü, VATİKANA KARŞI ŞAHİT YAZDILAR!
Eski bir Katolik rahip olan Luigi Cascioli ve iki arkadaşı Vatikan'a, İncil'de anlatılan Hz. İsa'nın aslında hiç yaşamadığı ve insanları bu masalla kandırarak vergi topladıkları gerekçesiyle dava açtı. İnsan Hakları mahkemesi'nin (AİHM) bakmayı kabul ettiği davanın tanığı ise hepimizin yakından tanıdığı bir Türk: Aytunç Atındal
Daha önce de İtalya ve Vatikan'a karşı birçok dava açan eski Katolik rahip Luigi Cascioli'nin ilk defa bir davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni (AİHM) böyle ilginç bir davaya bakmayı kabul ediyor” dememiz doğru olur. Dava konusu bir peygamber: Hz. İsa. Cascioli yaklaşık bir yıl önce Vatikan'a ve dolayısıyla Papa'ya karşı “yaşadığı kesin olmayan bir peygamber yüzünden insanları yüzyıllardır kandırarak vergi aldıkları” gerekçesiyle dava açtı. Dava ilk önce İtalya'da, Viterbo Mahkemesi'nde görüldü. Ancak İtalyan mahkemesi bu davayı sonuçlandırabilecek tek mercinin AİHM olduğunu belirtti ve davanın orada görülmesini karara bağladı. Şimdi Vatikan, Hz. İsa'nın yaşadığını AİHM'de görülecek olan davada ispatlamak durumunda. Bu davada Cascioli'nin savunmasını avukatları Giovanni de Stefano ve Domenico Morelli yapacak. Bu isimler daha önce Lady Diana, Kennedy ve Saddam Hüseyin gibi ünlü isimlerin de avukatlığını yapmışlardı. Avukatlardan ilginç olanı ise Cascioli'nin tanığını Müslüman bir Türk olması: Aytunç Altındal. Altındal davaya müdahil tanık olarak katılacak ve 5 Aralık'ta Stasbourg'da elindeki bilgileri ve kanıtları sunarak İncil'de anlatılan İsa'nın aslında yaşamadığı yönünde tanıklık yapacak. En konularda en “sivri” yorumlarıyla her zaman dikkatleri üzerinde toplayan Altındal için bile bu dava “Pes artık” dedirtecek cinsten; tabiri caizse “kendini aşan” Aytunç Altındal tanık olarak katılacağı davanın gelişim sürecini ve mahkemede sunacağı “kanılarını” HAFTALIK'a anlattı.
Bu davanın Vatikan'a karşı açılma gerekçesi nedir?
Gerekçe basit; Vatikan'nın yaşamamış birini, yani İsa'yı yaşamış gibi göstererek onun sırtından para toplaması. Bu dolandırıcılığa giriyor.
Peki, bu davaya sizi neden çağırdılar? İtalyan da değilsiniz, Katolik de...
Cascioli ve arkadaşları benden elimdeki kaynakları e belgeleri istemişlerdi. Bende kendilerine ilettim. Cascioli beni oraya kendini destekleyecek kişi olarak davet etti ve kitabımı da delil olarak mahkemeye sundu. Ancak beni tanık olarak değil şahit olarak da kabul edebilirler. Ya da bilirkişi heyeti kurarlar ve beni de o heyete dahil ederler. Orada ne olarak bulunacağım şu anda belirsiz. Tabii ben Vatikan'a vergi ödemediğim için onlara taraf olamıyorum. Yani Katolik olmuş olsaydım aslında bende taraf olacaktım. Türk olmam işin burasında önemli değildi.
Bu davada “sizin taraf” kaç kişi?
Cascioli ile beraber üç ve bir de ben dört kişi. Mahkemeye verilen isim şimdilik bunlar.
“Yaşamamış bir kişi” diyorsunuz… Ama İsa'nın adı sadece İncil'de değil, Kuran'da da geçiyor…
Zaten bu davanın konusu, İncil'de anlatılan İsa'nın gerçek olup olmadığı. Bakın, burası çok mühim. Yani İncil'de anlatılan İsa yaşadı mı yoksa yaşamadı mı meselesi. Şimdi Türkiye'de bir hata yapılıyor… Zannediyorlar ki İncil'de anlatılan İsa ile Kur-an'da anlatılan İsa aynı. “Hangi İsa” kitabını zaten bunun için yazdım ben.
Peki, iki İsa asında ne farklar var?
İncil'deki ve Kuran'daki İsa ancak yüzde on benziyor birbirine. İncil'dekinin yüzde 90'ı uydurma yani tahrip edilmiş. Aslıyla ilgisi yok, Türkiye'de de durmadan “İsa geri gelecek”, “Müslüman olacak”, “Müslümanları kurtaracak” falan diye palavralar atıyorlar. İncil'de anlatılan İsa bir Tanrı, Kur-an'da anlatılan ise bir peygamber. Tanrı ile peygamber birbirinden çok farklı. 124 bin peygamber var, kalkıp da bir insanı Tanrı yapmak başka şey. İşte Konstantin'in yaptığı bu. Yani sonuç olarak İncil'de anlatılan “ Tanrı İsa'dır, Kur-anda anlatılan peygamber İsa'dır. Birinde bir insan var; yaşıyor, insanlara doruyu, barışı, sevgiyi gösteriyor ve ölüyor. Diğerlerinde ise gerçekte onunla alakası olmayan olaylara yer veriliyor. Hepsi eklenti, hepsi sonradan İncil'e sokuşturulmuş cümleler.
Müslüman olmanız sorun yaratmıyor mu İsa davasında?
Ne olarak davet edileceğim belirsiz. Tabii ki mahkeme diyebilir ki “O bir Müslüman ne karışıyor bu işe!” Cascioli zaten mahkemede İtalyan sayısının fazla olmasından dolayı neler olacağını net olarak bilmediğini söylüyor.
“İSA, VATİKAN
LABİRENTLERİNDE TUTSAK”
Cascioli'nin şu andaki durumu nasıl? İtalya'da baskıyla karşılaşıyor mu?
Zaten aforoz ettiler, terside düşünülemezdi ya… Hem yeni bir gelişme daha oldu; mahkeme Cascioli'ye “hakaret ettiği” gerekçesiyle 1500 euro para cezası kesti.
Vatikan'nın sunacağı deliller neler?
Delil olarak sadece İncil'i gösteriyorlar. “İşte İncil, gördünüz gibi burada” diyorlar. Ellerinde sadece bu var. Zaten dördüncü yüzyıl o. Biz “İsa'nın yaşadığı tarih 0 35 yılları arası, bırakın İncil'i, belgelerinden söz edin diyoruz.
İncil tek başına yeterli bir delil m?
Hayır palavra. Biz onu söylüyoruz zaten. İncil'in yazılması sekizinci yüzyıla kadar sürüyor zaten. Dördüncü yüzyıldan dokuzuncu yüzyıla kadar araya devamlı bireyler sokuşturmuşlar. Hatta en yakın zamanda, 2000 senesinde bile sokuşturma yaparlar.
O nedir?
Şimdi, İncil'de anlatım erkek üzerine gider. Anlatımda Tanrı'dan “He” diye söz eder, yani erkek. Şimdi Protestan İncil'inde “He/She”, yani “Kadın /Erkek” diye söz ediyorlar. “Niye erkek oluyormuş”, “Tanrı kadın da olabilir” diye aralarında süren kavga var.
Yani her İncil'de durum farklı mı?
Zaten hepsi farklı. Bakın. Katolik İncil'i zaten çok farklı. Mesela bizdeki gibi bir laiklik Yunanistan'da yasak. Şimdi gidip de Yunanistan'da Katolik bir papaz 18 yaşından küçük bir çocuğa Katolik İncil'ini verse ve “Oku, bunun bir tartışalım” dese suçtur, altı ay içeri girer. Orada okutulan Ortodoks İncil'dir. Onun içinde yer alanlar öbür tarafta yoktur. Benzer şekilde mesela, Anglikan İncil'inde ise anne Meryem İsa'yı doğurur. Anglikan İncil'inde Meryem İsa'yı doğurmaz; İsa annesinin rahmini açar ve kendi dışarı çıkar. Güya Tanrı ya! Ve İngilizce'de bir deyim vardır: Lanet olsun kadıdan doğana.” Kadının ıkına sıkına doğum yaptığını kabul etmiyorlar, çünkü doğan bir Tanrı. Kadın sadece dünyaya gelmek için kullandığı bir araç. Kapsül gibi yani. Şimdi bunlar çok farklı İncil'ler. Kendi aralarında bile bir fikir birliği yok. Mesela dört tane evanjil var, İsa'nın babasız olduğu sadece bir tanesinde söz ediliyor. Diğerlerinde yok. Böyle bir mucize var da Markus dışındakiler neden yazmamış böyle bir şeyi?
Vatikan Katolik İncil'ini delil olarak sunacak değil mi?
Bizim davada normal olarak Katolik İncil'ini sunacaklar. Başkasını kanıt olarak vermesi mümkün değildir, veremezde zaten. O Katolik İncil'i de kelimenin tek anlamıyla rezaletin dik alası.
Sizin elinizdeki belgeler neler?
Onunla ilgili Yahudi kayıtları var, Roma kayıtları var. Bir sürü belge var. Her şeyi yutturmuşlar. İngiltere'de 1992'de “İsa'nın üç yüzü” diye bir kitabım yayımlandı. Ondan sonra televizyoncular geldi ve bana şu soruyu sordular: “O gerçek değil, bu gerçek değil… Peki bu İsa nerede?” Bende şu cevabı verdim: “İsa, Vatikan labirentlerinde tutsak. Labirentin içinde hapsetmişler İsa'yı. Ben Hıristiyan olsam elime pankart alıp ‘Free Jesus', yani ‘İsa'ya özgürlük' diyerek her gün dolaşırım Vatikan'ın ününde”. Tabii bunu dediğimde çok şaşırdılar.
“BU DAVADAN SONUÇ ÇIKMAZ”
Vatikan'ı kim savunacak?
Hukukçuları, kardinaller var. Hukuk konusunda ayet uzmanlar.
İsa'nın yaşadığını ispatlayamazlarsa ne olur sizce?
Öyle bir sonuç çıkmaz. Ben şöyle olacağını tahmin ediyorum; mahkeme diyeceki bu iş inanç meselesidir. İsa ister yaşamış olsun ister yaşamamış olsun fark etmez. Adam buna inanmak istiyorsa sana ne? Adam kanguruyu da inanabilir.
Dava para toplanması yüzünden açıldı.
Mahkeme, vergi alınmasına da şu cevabı verecek “Kanaryaseverler derneğine her 70 euro para ödüyor. Sana ne? Adamın keyfi misin?” Karar böyle çıkacak. Çünkü başka türlü bir karar çıkartması Hıristiyanlığın sonu olur. Benim kişisel olayım bu konuyu uluslar arası bir mahkemede bir dava haline getirmekti, kabul ettirdik ve getirdik. O kadar. Bundan sonuç çıkmaz. Hele hele İslamiyet karşısında İsa'nın yaşamadığına ikna olsa bile mahkeme bunu söylemeyecektir. İsa'yı da zaten peygamber olduğu için değil Yahudilerin kralı olduğunu iddia ettiği için öldürüyorlar. Yani neden orada bile dini değil siyasi.
VATİKAN DAVAYI KAYBEDERSE
NE OLUR?
Vatikan şu anda bu konuyla ilgili ne diyor?,
Açıklama yapmıyor, sessizliğini koruyor. Klasik numarasıdır zaten bu. Her konuda böyleler. Kilise içindeki oğlancılık meselesinde de sessizdiler. 4 bin 550 papaz bu işi yapmış. Sayıya bak, ordu be! Şimdiki Papa da “Bunu örtbas edin ve hiçbir dünyevi, sivil mahkemeye intikal ettirmeyin” diye altına imza atmış. Bunun delili var. Hatta BBC bunun belgeselini bile yaptı.
Peki İnsan Hakları Mahkemesi'nde davayı kazanırsanız iş nereye varacak?
O zaman İtalya'ya, davanın sevk edildiği mahkemeye geri gönderilecek konu. Çünkü işin dolandırıcılık tarafı var. Dolandırıcılık tabi adi suç kavramına giriyor. Mahkeme oraya geri gönderdiği zaman orada da kıyamet kopacak. Ama dediğim gibi, zaten oraya vardırmayacaklar bu işi
Haftalık Dergisi 17 Kasım 2006
Esquire temmuz 2006
![]()
“PAPA TÜRKİYE'Yİ KARIŞTIRACAK”
Papa 16.Benedikt'in Türkiye ziyaretine altı ay kaldı.Aytunç Altındal,bu ziyaretin tarihimizin en önemli sınavı olacağını düşünüyor.Altındal'a son günlerde zihnimizi iyice karıştırmaya başlayan terimleri de sorduk.Öyle cevaplar verdi ki,bildiklerinizi unutacaksınız…
EVANGELİSTLER
Günümüz Türkiye'sinde bir kutsal kitap var.Bunun adı Kitab-ı Mukaddes.Herkez buna İncil diyor.Kitab-ı Mukaddes iki bölümden oluşuyor.Birinci bölümüne “Eski Ahit” deniyor.39 tane kutsal metin var ve bu metinler Yahudilere ait.İkinci bölümün adı “Yeni Ahit”.Burada da 27 tane kitap var ve buralar da Hiristiyanlara ait.Bu ikinci bölümde yer alan 27 kitaptan ilk üçüne (Matta,Markus,Yuhana)”snoptik” deniyor.Snoptik,üçünün de benzer olaylar anlatığı anlamına geliyor.Dördüncü kitap,yani Yuhanna bunların dışında.Evangelistler bu dördünü aynı anda kabul ediyor.Evangelistlerin tamamı Protestandır.Bu Protestan Hareketin içinde şöyle bir durum var;İsa'nın bakireden doğma meselesi diğer üçünde yok,bir tanesinde var.16 yaşında,küçücük bir bakire kız dünyaya bir çocuk getiriyor,hiç kimse bundan söz etmiyor.Bu dört kitabında gerçekte İsa'dan en az 100 yıl sonra yazmış oldukları ortaya çıkıyor.Yani İsa'nın kendi yaşadığı dönemde yazmılmış olan belge yok.Böyle birisinin yaşayıp yaşamadığı bile belli değil.Ama seneler sonra birileri oturup böyle bir olay yazıyor.Bizi esas ilgilendiren,325 yılında İmparator Konstantin tarafından İznik'te toplatılan Birinci Ekümenik Konsül.Bu konsülde İsa,Konsantin'in emriyle devlet tanrısı haline getiriliyor.İsa'nın kendisinin böyle bir iddiası yok.Zaten son üç dört yılda yapılan kazılarda,İsa olarak anlatılan şahsın,Niğde Kemalhisar'da yaşamış Apollonius adlı birisi olduğu anlaşılıyor.Onun hayatı alınmış, buraya monte edilmiş.İncil'de anlatılan İsa gerçekte ortada yok yani.Biz Vatikan'la zaten bu yüzden mahkemelik olduk.
VATİKAN
Vatikan pislik yuvası haline gelmiş.her taşın,her pisliğin altından Vatikan çıkyor.Çocuk tacirlerinden tut,dolandırıcılığa kadar; Mason Locas'ından , Andro Sino Bankasına kadar çeşitli yerlerde ortaya koydukları yüzlerce silahlar,Hırvatistan'a yaptıkları yardımlar,bu gibi olaylarla dünya siyasetini kontrol etmeye uğraşıyorlar.”Polanya'ya silah kaçırın” diyorlar,Vatikan hallediyor o işi.”Şu isimlere para gönderin,uyuşturucu madde temin edilsin,içerde ayaklanma çıkarılsın” diyorlar, Vatikan organize ediyor. Gerçek gizli örgüt Vatikan!
AB
Ben AB'ye karşıyım.Ab,batı medeniyetini geliştirmek amacıyla hazırlanmış bir proje.AB bize “sen medeniyetini değiştirmediğin takdirde AB'ye giremezsin diyor.Dolayısıyla Türkiye ile Ab arasında doku uyuşmazlığı var.Yani bir taraf içinde medeniyet geliştirmesi olan Ab projesi,Türkiye için medeniyetini değiştirme projesi oluyor.Bu birinci mesele.İkinci mesele,AB'ni hazırlayan unsurlar Gnostik Hıristiyanlık tarafından yönlendirilmiş olan değerler sistematiği.Türkiye'de, temelde Gnostik Hıristiyanlığa dayalı bir değerler sistematiği yok.AB'nin Türkiye'ye hazmedemeyeceği konuşuluyor.Doğrudur,hazmedemez!çünkü aramızda düşünçe sistematiği farklılığı var.
BİLDBERG
Bildberg'in gerçek kurucusu Joseph Ratzinger adlı bir mason.Zamanında casusluk bile yapmış bir adam.1950lerde gelindiğinde Hollanda'da, Bildberg Otelinde Avrupanın yönetilmesi için kararlar alınmaya başlanıyor.Bildberg'in 39 üst üyesi var.Üç konseyin her bir 13'er kişiden oluşuyor.Dünyayı işte bu 39 kişilik kadro yönetiyor.Diğer çağrılan isimlerin hepsi dandik.Kimse “bildberge katıldım” diye havaya girmesin.8- 10 haziran arasında Bildberg Toplantısı var.Türkiye'de İslamcı kesimden Fehmi koru diye bir vatandaş var.Ona “Bıyıklarını kes,mason locasından izin al” dediler.Şimdi o gidiyor.Gide orada oturur,başka bir şey yapamaz.Diyecekler ki,”Bak aslanım,biz Türkiye'yi dinler ve kültürler arası diyalog diye 50 senedir kazıklıyoruz.Şimdi Türkiye'de dinler arası diyalog palavrasını yutturamıyoruz.Bu aptal Müslümanlar uyandı.Şimdi siz ne yapacaksınız?Gideceksiniz, dinler arası diyalog kampanyasını yeniden başlatacaksınız.AB'ye girmek istiyorsanız kendinizi değiştirmeniz gerektiğini,zaten zavallı insanlar olduğunuzu,Yüce Avrupa'nın her düzenine istinasız uymanız gerektiğini anlatacaksınız.”Sonuç şu :Yahudi ve Hıristiyan birleşip Müslümanları istedikleri gibi oynatabilir;olay da bu kadar basit.Dolayısıyla Bİldberg2de konuşulacak herhangi bir konu yok,en azından bizden katılanların şahit olacağı önemli bir konu yok.Fehmi Koru bu önemli geziden geldikten sonra karısı “Ne konuşulduğunu bana da mı söylemiyorsun,boşarım seni!” dese,Fehmi'nin verecek cevabı olamaz.Unutmayın, en büyük sır olmayan sırdır.olmayan sırrı taşımak ve korumak kadar da zor bir mesele yoktur.Masonlar da bu ilkeye göre çalışır.
PAPA
Papanın Türkiye'ye ziyareti çok önemli.Papanın Türkiye'nin kaderiyle ilgili gizli bir gündemi var.Papanın hazırladığı öyle talepler var ki,bu talepler karşılanmazsa “ Türkiye'nin AB'ye girişini engelleriz” diyor.Bu talepler arasında Ayasofya'nın Hıristiyan alemine iyadesi bile var. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyoruz.Türkiye egemenlik haklarını kaybettiği takdirde,vatanını kaybeder.Papanın talepleri Türkiye'deki anayaysa mevcut yasaya aykırı taleplerdir.Bu nedenledir ki, Papanın Türkiye'ye ziyaretini 6 ay önceden başta Türk milleti,T.C. devletini ve hükümeti uyarıyorum:Bakın beyler,bizden istenilecek olanları karşılarsak Lozan'da kazanmış olduğu haklarınızı, millet olma hakkımızı kaybederiz.Devlet olma ya da olmama noktasındaki bir tartışmanın içindeyiz.Bunun kararını 28-30 Kasım Tarihlerinde,Papanın Türkiye'ye ziyareti sırasında vereceğiz.Papayı geçen sene de Bartholomeos davet etmişti.Ben de dedim ki,”Bartholomeos'un böyle bir yetkisi yok,Bartholomeos dediğin kimdir?T.C devleti sana Papayı davet etmen için bir yetki mi verdi?Hangi hakla böyle bir davette bulunuyorsun,sen kimsin?bir de Fethullah Gülen diye bir herif var.Papa 2.Jean Paul'u,Fethullah Gülen 199 yılında davet etmışti.en bir devlet başkanını Türkiye'ye nasıl davet edersin?en Türkiye ve İslam aleminin temsilcisi misin hemşerim?Kalkıp,”Yahu Papa vallahi ben san geldim,sen de bana gel,kahve içelim.”diyeceksin.Sana bu hakkı kim verdi?
İLLUMİNATİ
Tapınakçıların hem spekülatif hem operatif tarafı var.Spekülatif tarafı olayları yorumluyor.Kendilerine karşı olan örgüt ya da adamlara karşı fikirle mücadele safhasını spekülatif olanlar yürütüyor Operatif tarafı ise doğrudan doğruya radikalizmi uygulamaya koyuyor.
MASONLAR
Ecevit 1975 yılında,”Masonluk,kökü dışarıda bir menfaat örgütüdür” diyor.Bizdeki masonluk,dandik masonluk.Bizdekilerin esamesi okunmaz.Gerçek masonluk Fransa'da.Fransız Büyük doğu Mason Locası etrafında toplanmıştır.Bu loca bir ay önce bir açıklama yaptı.”Fransa!da laiklik tehlikeye girmiştir.Laikliği korumak Fransız Büyük Doğu Mason Locasının birinci vasifesidir.Laikliği tehlikeye atan Fransa'daki Müslümanlardır.Dolayısıyla biz bunu koruması için her türlü yolu deneyeceğiz” dediler.”Hangi Yolu?”diye sorulduğunda,”Ona biz karışırız,size söylemimize gerek yok dediler”.bizimkiler de Fransız Büyük Doğu Mason Locasına bağlı.Onlar hangi emri verirse öyle olacak.
MALTA ŞOVALYELERİ
Bunların esas adı;Kudüs ve Rodos şovalyeleri.Osmanlı bunları sürdükten sonra Malta'da yerleştiler ve öyle anılmaya başladılar.Asıl görevleri,Kudüs'e gelen Hıristiyan haçlıları korumak.Bugün kullandığımız kredi kartlarını,bankamatik kartlarını,hepsini bunlar buldular;kan bankalarını yönetmek.Kana göre insanların tasnifini yapıyorlar,o iş çoktan bitmiş.Türkiyede iki üç yıl önçe patlak veren kan skandalı da onların numarasıydı.Özellikle kan bankalarını kontrol altına alıyorlar ki toprak iadesine bulunabilsinler.Kan ve toprak hakkı orantılı.Mesela Karadeniz Bölgesinde kan grubuna bakıyorlar.”Burada olması gereken kan grubu A ve B.0 çıkıyor.Kim bu?Türk değil, ermeni.”Mesele bu!
GİZLİ ÖRGÜT NUMARALARI
Bu örgütün ortaya çıkışında çeşitli şekiller var.Birinci yol:”Efendim bir yerlerde büyük sırlara vakıf olan üstadlar var.O üstatlar beni seçti,bu dünyadaki en önemli sırrı söyledi” gibi numaradan gazlarla örgüt kurup,etrafında topladığı insanlardan para koparmaya çalışmak.Buna enigmatik diyoruz.Bu,en iyi işleyen palavradan biridir.
İkincisi;bazı sırlar vadır,o sırlar bir grup şahıs kendileri bulup çıkarmışlrdır,lütfedip bizi de aralarına almak istiyorlardır.Bu bir çekim,cazibe yoludur.”bizim teşkilata girdiğinde korunursun,elit olursun,kimse sana dokunamaz.”
Bu avantajlar insanlara cazip gelir,"Bir an önce mason olsam,fason olsam da bir yırtsam"diye düşünür.bu kerizler,yolda geçerken kendine omuz koyan adama"Bak ben şu örgüttenim" demek için fırsat kollar.
Üçüncüsü;ortada müthiş bir sır var.Bu sır kainatın sonunu getirir;olmayan sır!Dolayısıyla o olmayan sırrı bilen üç kişi vardır.Sadece üç kişi.Bu,Yahudilikten kaynaklanıyor.Yahudilikte,"Tetragramaton" yani "Dört harf"kavramı var.tanrının adı bile bilinemez ve söylenemez,sadece dört harfle gösterilir.Bu tanrının adını bilen kişi sayısı sadece üç.Üç büyük Rabbay biliyor.Biri Kabalcı Rabbay,diğeri Ortodoks Rabbay,bir de devletin temsilcisi olan haham biliyor.Bu üç hahamın dışında hiç kimse Tanrının adını telaffuz edemiyor.
HİTLER
Hitleri yetiştiren gizli bir teşkilat var:Thule Gazale.Teşkilatı,1911 de Türk vatandaşlığına geçmiş olan bir Alman,Alfred Laor kuruyor.Fakt serserinin biri bu.Mısıra gitmiş gelmiş,Beykozda Hüseyin Paşa Yalısında yetişmiş,mesleği itibariyle elektrik teknisyeni ama büyük bir maceraperest.O sırada İstanbulda yaşayan GÜl ve Haç Kardeşliği Teşkilatının başı olan Wİlhelm Von Der Rosa adlı kişiye yamanıyor ve "Beni evlat edin"diyor.Adam ölünce oğlu pozundaki Alfred Laor baron oluyor.Adam tam bir casus,çift taraflı çalışıyor.Thulenin kuruluş yeri Teşvikiye.Oradan 1918 yılında Münihe gidiyor.Yaklaşık 170 suikast yapmış olan Blankist teşkilatının,1905 deki şok baskından sağ kalbilen üyeleri,Laorun organizasyonu etrafında birleşiyor.Hitleri yetiştiren ve işbaşına getiren bunlar.
TAPINAK ŞOVALYELERİ
Gizli bir örgütlenme modelidir.872 yılındaAbdullah ibni Meymun adlı bir şahıs tarfından başlatılan bir radikalizm akımıdır.İki kolu var;Carmetiler ve Dailer denir.Bunlar her türlü sabotaj,suikast yapacak şekilde örgütleniyor.!2inci yüzyıla gelindiğinde Haşhaşin adıyla ortaya çıkıyorlar.Kendi içlerinde bir örgütlenmeleri var.Bu örgütlenmeler bazı sırlar da içeriyor.Gül ve Haç kardeşliği, masonlar,Round table,CFR,Bildberg tümüyle bu mantıktan oluşmuş örgütler.bu iddia,1920lerde Neste Webster adlı bir bilim adamının hazırladığı raporlardan ortaya çıkıyor.Bu raporun bir nushası NY Public Libraryde var.ben bu raporu Bİlinmeyen Hitler kitabımda yayınladım.Bu,gizli örgütler üzerine gizli bir rapordur.Tapınak Şovalyelerinden İlluminatiye kadar hepsinin çıkışı bu raporda ayrıntısıyla anlatılıyor.
GÜL VE HAÇ KARDEŞLİĞİ
Tapınacıların hepsi katolik,Gül ve Haççıların hepsi Protestan.Dolayısıyla örgütlenmenin içinde temel bir ayrım var.Bu ayrım;Tapınakcılar deisttir.Yani üç büyük dinden her hangi birine bütün kurallarıya uyup,Allah böyle ulaşmayı ilke edinirler.Bir de deist var.Deist de der ki;Bir yaratıcı güç var.Bunu adına solcuysan enerji dersin;sağcıysan Allah dersin;mukaddesatçıysan fikir,idea dersin;koministsen madde dersin.Ne olursa olsun bir yaratıcı güç var.Bu güçü kabul ediyorum,ama bu güç benim gündelik hayatıma yön vermiyor."Bu temel ayrım çercevesindeGül ve Haççılar,Masonlar ve İlluminati,deist olarak adlandırılır.
Haftalık dergisi 30 haziran- 6 Temmuz
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NE VERİLEN VATİKAN, BELKİ DE TARİHİNİN EN ZOR SINAVLARINDAN BİRİNİ YAPACAK
Vatikan, Hz. İsa'nın yaşadığını ispatlamak zorunda
“İSA TANRI'NIN OĞLUYSA BEN DE GÜNEŞİN OĞLUYUM”
AİHM'de görülecek davaya müdahil, tanık olarak çağrılacak olan Aytunç Altındal'dan, Luigi Cascioli, görülecek olan dava ve Hz. İsa ile ilgili öne sürülen iddialar hakkında görüşlerini aldık.
“Bu dava, İnsan Hakları Mahkemesi'nde henüz görülmedi. 6 Mayıs 2006'da AİHM davaya bakmayı kabul etti. Luigi Cascioli bana bu 19140-06 numaralı dosyayı gönderdi. Daha henüz etüd safhasında. Davanın görülmesi için bu etüd safhasından sonra tarih verilecek. Cascioli benim de müdahil olarak davaya gelmemi ve elimdeki bilgileri, kanıtları getirmemi istedi. Cascioli ve bana göre İncil'de anlatıldığı gibi İsa Mesih diye biri yaşamış değil. Mevcut Katolik İncili'nde anlatılan İsa Mesih diye biri yaşamamıştır. Zaten İsa'nın kendisinin de böyle bir iddiası yok. Michael Baigent'in yazdığı “Jesus Papers” (İsa'nın Mektupları) adlı kitap okunacak olursa, bununla ilgili çok ilginç bilgilerle karşılaşılacaktır. Tanrı'nın oğlu konusuna gelirsek, 325 senesinde İmparator Constantin bu tartışmalara son vererek “İsa Tanrı'nın oğluysa olsun; ben de güneşin oğluyum” demiştir ve onun emriyle İsa mesih yapılmıştır. Konumuz Vatikan'ın hiç yaşamamış bir kişi üzerinden vergi topluyor olması. Bu Cascioli'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görülmesi kabul edilen ilk davası. Zaten doğrudan gidip de başvuramıyorsunuz. Viterbo mahkemesi biz bu davaya bakmaya yetkili değiliz dedi ve davanın Strasbourg İnsan Hakları Mahkemesinde görülmesine karar verdi.”
AYTUNÇ ALTINDAL'IN BAHSETTİĞİ KİTAPTA ANLATILANLAR
İsa'nın Mektupları
İsa hakkında bütün bildiklerinizin, bütün anlatılanların ve yüzyıllarıdır süre gelen bütün inanışların yanlış olduğunu bir düşünün. İmkansız diyorsunuz, ama yazar Michael Baigent hiç de böyle düşünmüyor. Ona göre Hz. İsa ile ilgili bilinen çoğu gerçek aslında “gerçeğin kendisi” değil. Michale Biagent, Hıristiyan dünyasını çok kızdıran şu tezi öne sürüyor: “İsa ‘ben tanrının oğlu değilim' demişti”. Bu tabiki Hıristiyanlığın şu ana kadar oluşturduğu ve üzerine titrediği bütün temel inançlara meydan okuyan bir sav. Hz. İsa'nın mektupları 1960'larda Kudüs'te bir evin altında duruyormuş. İki rulo halindeki bu mektupların bugün Vatikan'ın elinde bulunduğunu iddia eden Baigent, mektuplarda Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğunu reddetmesine karşın Tanrı'nın ruhuna sahip olduğunu söylediğini iddia ediyor. Tabii Vatikan bütün bunları yalanlıyor.
Peki ya bu mektuplar ortaya çıkar ve AİHM'de görülecek davada delil olarak sunulursa ne olur? Şurası muhakkak ki Hıristiyan dünyası bu davadan çıkacak sonuca göre büyük bir sarsıntı yaşayabilir.
Durmuş Hocaoğlu
Entellektüel, bir cemiyetin düşünen beyni ve kanayan vicdânıdır. Düşünen beynidir ve bu sebeple de, Kant'ın büyük bir isâbetle belirtmiş olduğu gibi - ki O, yaşadığı çağda henüz “entellektüel” ve “bilim adamı” kelimeleri îcad edilmediğinden, her iki mânâyı da tazammun eden “filozof” terimini kullanır - siyâsete girmemelidir; çünkü, der Kant, “iktidârın gücü, aklın muhâkeme kabiliyetini ifsâd eder”. Yâni filozof da siyâsete girince, her siyâsetçi gibi, siyâsetin mülevves çamuruna bulaşır ve “gerçeği” söyleme kabiliyetini kaybeder. Hâlbuki, entellektüel, yine Kant'a göre, “gerçeğe ihânet edemeyen kişi”dir; halbuki siyâset, umûmiyetle gerçeğin kaatili ve hâinidir. Ve yine bu sebeple, entellektüel, ancak siyâsette müşâvir, yâni danışman, hakkın ve hakîkatin yolunu gösteren ve fikirlerinin kaale alınmadığını görünce de tereddüt etmeden siyâsetçiyi terkeden şaşmaz prensip sâhibi er kişi olabilir; daha fazlası değil. Kezâ entellektüel vicdandır ve vicdan olduğu için de fizikî gücü yoktur, fizikî güç siyâsettedir, ancak onun da vicdânı yoktur; binâenaleyh, entellektüel ancak mânevî baskı gücüne sâhiptir ve onu kullanmalıdır, bu onun için bir tercîh mes'elesi değil, mecbûrî tek istikamettir. Ancak, bu da vicdânı olan bir cemiyette bir iş yapabilir.
İmdi, hayâtı boyunca, kirlenmemek ve aklını ve muhâkeme kabiliyetini fesâda vermemek için aktif siyâsetten uzak durmayı îmânının altıncı şartı mesâbesinde kesin bir prensip olarak kabûl eden, cemiyetinin kanayan vicdânı olan bu hüviyetimle sesleniyoum:
Ey Türkler! Vatanınıza ve devletinize sâhip çıkınız!
Çünkü, Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!
Ey Türkler! Vatanınızı ve devletinizi, bir yandan AB üyeliği safsatacılığı ile ülkenizin hâkimiyetini devretmek sûretiyle, bir milletler-üstü oluşumun sıradan ve parçalanmış bir eyâleti olarak ve diğer yandan da çoğu da sanal olarak îcad edilmiş alt-kimlikler yoluyla içten parçalanarak kaybetmek üzeresiniz.
Ey Türkler! Ben vicdânım; vazîfem ve vazîfem olduğu kadar da tek imkânım, îkaz ve ihtar etmektir; bunun için de durmadan, bıkıp usanmadan sizin vicdanlarınız üzerinizde baskı yapmak mecbûriyetindeyim ve bu vazîfe bilinciyle haykırıyorum:
Ey Türkler! Sizler ki, Asya'nın çocuklarısınız; Asya'nın, yâni bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlâkın menbâı, Güneş'in doğduğu bu azametli kıt'anın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya'dan kopup Küçük-Asya'ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idâre ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük-Asya'nıza ric'at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabiî hudutlara sıkıştınız.
Ey Türkler! Ya İkinci Endülüs, ya da İkinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.
Ey Türkler! Anadolu, Küçük-Asya, dikkatli olmazsanız sizi boğacak bir tuzağa, İkinci Endülüs'e dönüşmek üzeredir.
Çünkü Ey Türkler, millletlerin yükseldiği yerden düştüğünü unutmayınız! Sizler ki Asya'nın bağrından kopup gelerek tarihinizin zirvesine burada çıktınız, ammâ, burada düşmek üzeresiniz; burada “efendi” oldunuz, ammâ, burada “kul” olmak üzeresiniz.
Ey Türkler! Tarihte bir kazananlar vardır ve bir de kaybedenler ve dahi, tarih, kaybedenleri değil kazananları baş tâcı yapar. İmdi sizler, kaybedenleri oynuyorsunuz; ikbâl yıldızınız sönmek üzere.
Ey Türkler! Kezâ tarih, merhametsizdir; yere düşenlerin üstüne basarak ilerler. İmdi sizler, yere düşmek üzeresiniz. Yere düşmeyiniz! Aksi takdirde, tarih, ağır gövdesiyle sizi de ezer geçer ve çöplüğüne atar.
Ey Türkler! Gökleri ve yeri yaratan ve onları direksiz ayakta tutan Rabbim ki, âmennâ ve saddaknâ, her şeye gücü yeter, ammâ, kendisini değiştirmeyenleri kendisi değiştirmez; ol sebebe binâen kendinizi değiştiriniz, değiştiriniz de elinizi kolunuzu bağlayarak boş yere duâ etmeyiniz; burası duânın hükmünün bâtıl olduğu noktadır.
Ey Türkler! Ve dahi yine O, Hâlık-ı Zü'lcelâl, devirleri insanlar arasında döndürür, bâzan birini yükseltir, bâzan da diğerini; liyâkatini kaybeden, uyuşan kavimleri yere indirir, genç ve dinamik olanları tepeye çıkarır.
Onun için, vicdânınız olarak haykıryorum:
Ey Türkler! Liyâkatinizi kaybetmek ve uyuşmak üzeresiniz. Sakın ha!
Ey Türkler! Bu da geçer” demeyiniz! Sakın ha!
Aksi takdirde, elbet de geçer; lâkin unutmayınız ki, “geçer ammâ deler de geçer” ve ölüyü diriye, geceyi gündüze dönüştüren Rabbim, efendileri kula, kulları da efendiye dönüştürür; sizi indirir ve hattâ yere çakar, çakar da dün yönettiklerinizi başınıza geçirir.
Ey Türkler! Milletler yükseldiği yerden düşer; ammâ, düştüğü yerden de yükselir.
Ey Türkler! Sizlerde yükselecek güç var; sizde her şey var. Yeter ki gerçek ile sahteyi, gerçek aydın ile propagandistleri ve lobicileri, gerçek lider ile fareli köyün kavalcılarını ayırdedebilecek bir bilinç ve ferâsete kavuşunuz; gücünüzü keşfediniz ve irâdenizi hareket geçiriniz.
Ey Türkler!
Bu bir manifestodur.
Sizi, kanayan vicdânınız olarak, hiç rahat bırakmayacağım.
Türkiye''de Neler Oluyor, Türkiye''ye Neler Oluyor?
Durmuş Hocaoğlu
Üstüste, bilâ fâsıla tam yirmi bir yazıyı MHP''in "Onurlu Avrupa Birliği Üyeliği" tezinin kritiğine hasredince, gündemden ister istemez koptum. Gündemden koptum, fakat bu gerekli idi fikrimce - üstelik çok da gecikmiş olarak - ve doğrusu, bin tirajlı bir dergidense ellibeşbin tirajlı bir günlük gazetede yayınlanmasının daha müessîr olma ve biânenaleyh gayesine daha iyi hizmet edebilme imkânına sâhip olabileceğini düşündüğüm için böyle yaptım, tıpkı bundan önceki tefrika yazılarım gibi...
Şimdi artık gelecek cevapları bekliyorum.
Lâkin, bu arada, Türkiye''de neler oldu ve Türkiye''ye neler oldu, şöyle bir bakıverelim.
Yâni şimdi sorumuz şu: "Türkiye''de Neler Oluyor, Türkiye''ye Neler Oluyor?"
Bu başlıkta bir tecrübe-i kalemimi, bundan dörtbuçuk yıl kadar önce, haftalık "Gelecek" gazetesindeki köşemi kapatırken son yazım olarak kaleme almıştım [Gelecek., Sayı: 18., 15.06.2001]. Aradan geçen bu müddet zarfında, kendime tekrar aynı suâli sordurmaya zorlayan sebepler hemen-hemen, üç aşağı-beş yukarı aynı: Türkiye''nin vazıyeti, bir belirsizlik tablosu çizmektedir; tarih kadar eski bir felsefî kavram olmakla berâber, fizik ilmindeki gelişmelere bağlı ve paralel olarak, aynı zamanda bir ilmî kavrama da dönüşen "kaos" terimini kullanmanın tam sırası: Türkiye, bir kaos keyfiyetinde, bir kaotik manzara resmediyor.
Kaos''u kısaca hâtırlayalım: Bir sistemin girdileri - veya başlangıç şartları - ne kadar "iyi" ölçülürse ölçülsün, şâyet sonuç bu ölçüm değerlerine tam bir bağımlılık arzetmiyor ve önceden yapılan hesaplamalar tam bir kat''iyet arzetmeyen nihâî netîcelerle karşılaşıyorsa, bu sistem, kaos hâlinde olan bir sistem, bir kaotik "sistem"dir. Bu konuda fizikî dünyada en mümtaz misâl, hava tahminleridir; bugünden yapılan ölçmelerle yârına âit yapılan hava tahminleri ne kadar az tutarlı netîceler veriyorsa sistem o kadar kaotiktir ve hepimiz de pratikten biliriz ki, az ya da çok, gerçekleşen hava durumu, hesaplananla az ya da çok mutlaka bir fark arzeder, hele uzun zaman tahminleri, tam bir kaostur. Fakat ne var ki, yine de pratikten hepimizin bildiği gibi, bugünkü hesaplamalarımızla yârınki hava durumunu "tam" bilemesek bile, kıştan sonra bahârın, bahardan sonra da yazın geleceği, şüphe duyulmayacak bir bilgidir. İşte, bu, "kaos"un, yâni "karmaşa"nın, "kozmos"a, yâni "düzen"e tahvîlidir: Her kaos şu veya bu şekilde müşahhas, el ile tutulan bir sonuç verir, yeni bir "düzen" oluşur.
Tarihin mekanizması da, tıpkı atmosferinki gibi, kaotiktir; bugün eldeki veriler ne kadar iyi tâyin edilmiş olursa olursa olsun, yârına âit tahmin ve öngörmeler yerine, çok alâkasız, hattâ tamamiyle sürpriz niteliğinde sonuçlarla karşılaşabiliriz. Ancak, yine atmosferik fizikte olduğu gib bilinen birşey vardır ki, bunun sonucunda mutlaka bir yeni düzen oluşacaktır; ama problem de tam buradadır: Bu düzen, kıştan sonra bahârın, bahardan sonra da yazın gelmesindeki gücvenilirlik gibi bir güvenli sonuçla mı noktalanacaktır? Bu noktada, tarihin böyle bir sonuç vermekte zorlandığını biliyoruz. Biliyoruz, ammâ, yine de, bu yeni düzen hakkında bâzı şeyler söyleyebiliriz: Meselâ, her canlının muhakkak ölmesi gibi her devlet de - er ya geç - muhakkak ölür ve yine meselâ, hürriyet ve istiklâline, ülkesine ve devletine sâhip çıkamayan cemiyetler bu değerlerini muhakkak ve mutlaka kaybeder.
Sözü getirmek istediğim nokta burası: Türkiye bir kaos hâli yaşıyor ve bu kaosun nasıl bir kozmosa, nasıl bir yeni düzene tahvîl olacağı da Türklerin hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmakta gösterecekleri ferâset, basîret, idrâk, şuur, irâde ve kararlıkla orantılıdır.
Şu hâlde, mes''eleyi daha da açık ve net bir hale getirecek olursak, "Türkiye''de Neler Oluyor; Türkiye''ye Neler Oluyor?" suâlinin cevâbının, burada düğümlendiğini de teslîm etmekliğimiz îcap etmektedir: Türkler, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmakta ne derece ve mertebede ferâset, basîret, idrâk, şuur, irâde ve kararlıkla mücehhezdirler?
Can sıkıcı bir suâl olduğu hemen belli oluyor; çünkü Türklerin, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmak gibi âcil bir mecbûriyetle yüz-yüze bulunduklarını îmâ etmektedir; ama hayır daha fazlası: Bu suâli soran çahıs, sâdece îmâ ile iktifâ etmiyor ve herkesin anlayacağı ap-açık bir lisan ile, Türklerin, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmak gibi âcil bir mecbûriyetle yüz-yüze bulundukları çok kritik bir süreç yaşamakta olduklarını söylüyor; ama daha daha da fazlası, söylemiyor, kendi cemiyetinin kanayan vicdânı olarak, haykırıyor.
Haykırıyor ve diyor ki: "EyTürkler!....
İşte Bütün Mesele Bunlar
BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM
Türkler Uyanmadan Gelecek Yüzyılın Enerji Kaynakları
BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM
Ele Geçirilmek İsteniyor. Uluslar arası Güçler Derler ki;
BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM ve
‘ Türkiye Türklere Bırakılmayacak Kadar Zengin Bir Ülkedir'
Hiçbir zaman zenginliklerimizin tam farkında olamadık. Türkiye'nin stratejik önemini kavramak ve neden Türkiye'nin dünyadaki süper güçlerin odak noktası olduğunu anlamak için ve neden Türkiye ile ilgili bu kadar çok komplo teorisini olduğunu çözmek için bizim bilmediğimiz ancak dış mihrapların çok iyi bildiği zenginliklerimizin ne olduğunu anlamamız gerekiyor, vakit çok geç olmadan.
Gelecek 50 yıl içinde dünya petrol rezervleri dibe vurduğunda, dünya, tarihinin en büyük sorunlarından biri ile karşılaşacak. Bu durum çözülemeyecek ekonomik ve sosyal bunalımları getirecek. Dünyayı yönlendiren üst tasarımlar bunu görmekteler mi evet kesinlikle evet. Peki ne yapmaktalar. Görünen yüzü ile alternatif enerji kaynaklarının bulunmasına ve bunlarla işleyecek araçların yapılması için araştırma ve geliştirme çalışmalarına her türlü desteği veriyorlar. Peki başarıya ulaşmışlarmıdır? Evet. Yeni alternatif enerji kaynağı olabilecek, petrolun yerini alabilecek, dünya üzerinde var olan BOR madenini keşfetmişlerdir. Bununla da kalmayıp işi pratiğe uygulayarak borla çalışan araba üretmişlerdir.Arabayı bor madeni ile çalıştıracak patentli 600 proje orta çıkmıştır. Amerikan Millenium Cell (MC) ve stratejik ortağı Daimler-Chrysler(DC),seri üretime bile geçti. Bu gelişmeler Türklerden, ülkemizdeki bor zenginliğine egemen olmak için gizli tutuluyor.
Dünya üzerindeki stratejik enerji kaynaklarına sahip bölgeler üzerinde güçlü bir devletle karşılaşmanız mümkün değildir. Bu bölgelerde emperyalizmin uluslar arası şirketlerini görürsünüz. Buralarda ABD'ye ve İsrail'e kafa tutacak tek bir devlet bulamazsınız. Bağımsız hareket edebilme özelliğine hiçbir zaman ulaşamayacak olan bu devletler, zenginliklerine rağmen sürekli ekonomik etnik ve sosyal çalkantılar içindedir.
Geçtiğimiz yüzyılın ve şu anın enerji kaynağı petrol kaynakları Osmanlı İmparatorluğu'nun
Yani Türk'lerin kontrolu altındaydı. Ne tesadüf ki gelecek yüzyılların enerji kaynağı olacak madenleri yine Türklerin kontrolunde.
Osmanlı İmparator'luğuna ne oldu. Bilindiği gibi entrika ve savaşlarla imparatorluk yıkılmıştır. Bu bölgeler güç merkezlerinin denetimine geçmiştir. Uluslar arası şirketlerle şekillenen sömürü sistemleri kurulmuştur. Uluslar arası petrol şirketleri aslan payını aldıktan sonra Araplara kalan ise emperyalist güçlerin herhangi bir sorun çıktığında el koyabilecekleri bankalarda yatırıma dönüştürülmektedir. Petrol zengini ülkelerden S.Arabistan, İran ve Irak petrol gelirlerini kendi savunma ve ağır sanayilerini kurmak için kullansalardı, İsrail, Ortadoğu'da bu Arap devletine karşı kafa tutabilirmiydi?
Türkiye'nin tek başına güçlü bir devlet olması üst tasarım güçlerinin aleynine bir durumdur. Türkiye'yi bölme ve bölünen parçalar üzerinde kendilerini egemen kılma gayreti içinde olacaklardır.
Türkiye ve Türk Milleti ile mücadeleleri şimdilik örtülü devam etmektedir. Çok yakın bir gelecekte bu örtülü savaş, aleni bir savaşın temelini oluşturacaktır. Onun için kesinlikle olacağı görünen bu savaş için Türk Milletinin inancı, vatan ve bayrak sevgisi ile galeyana gelme ve savaşma cesareti kırılmaya çalışılmaktadır. Toplum psikolojisini etkileyecek görebildiğimiz veya göremediğimiz her türlü yöntem kullanılmaktadır.
Gelecek Yüzyılda Enerji Kaynağı Olacak BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM
BOR
Bilgisayardan silaha, nükleer teknolojiden akaryakıta kadar birçok alanda kullanılan bor, ister istemez, gelecek yüzyılda enerji kaynaklarını yönlendirmek isteyen ve hatta ele geçirmek isteyen emperyalist güçlerin ilgi odağı
Dünya bor rezervinin yüzde 70`i Türkiye`de.Bizi yüzde 13`le ABD takip ediyor.Rezervlerini yıllar önce kullanmaya başlayan Amerika`nın, kendi topraklarından çıkarabileceği miktar gittikçe azalıyor. Bor zengini Türkiye ise bu potansiyelini ancak bor madenini ham satarak
değerlendirebiliyor. Mamul bor ürünleri üretebilmek için gerekli teknoloji
Türkiye`de mevcut değil. Çünkü bor teknolojisini geliştiren batılı ülkeler bu know-how ‘yu bize vermeyi şiddetle red ediyorlar. İşin özü, Bor madenimizi ham cevher olarak adeta sudan ve kumdan ucuza satıyoruz ve pahalı ithal ürünler olarak geri alıyoruz.
Bor bileşikleri ile elde edilen yakıtla Ford'un Explorer model arabası çalışabiliyor.
Sodyum bor hidritle çalışan otomobilin yakıtı yer işgal edecek şekilde depolamasına gerek olmadığı için menzili iki katına çıkabiliyor. Aynı zamanda patlama ihtimali olmadığı için güvenliği tam oluyor. Çevre kirliği vermeyen temiz ve atıksız bir bir yakıt, bor bileşenleri, bor elementi yakıt olarak kullanıldıktan sonrada değerlendirilebiliyor. Bor elementinin özellikleri ile her şey çok güzel. Sorun olan batılıların bor elementini kullanan teknolojilerle ilgili Türk yetkililere ve uzmanlara bilgi vermek istemeyişleri. Tamam, bor ile geliştirdiğiniz teknolojiyi ve Know-How ‘yu Türklere öğretmeyin, fakat Bor elementi rezerv zengini olan olan biziz. Ancak işler öyle olmuyor.
Teknoloji geliştiremeyen Türkiye'nin böyle ekstra özellikte, enerji zenginliğine sahip çıkmasıda zor oluyor. Nitekim, söz konusu güçler geliştirdikleri teknoloji de vermedikleri gibi, özelleştirme dalgasını arkalarına, her şeyi satmaya kararlı iktidarı da yanlarına alarak Türkiye'yi bor konusunda baskı altında tutmaları, bor madenini devletin verimli ve etkin kullanımını engelleyici şekilde davranmaları zor olmuyor. Bu nedenle Türkiye bor madenini hammadde olarak satıp, rezervlerini en ucuz şekilde kullandırtıyor.
TORYUM
Toryum radyoaktif bir element, nükleer enerji elde etmekte kullanılıyor. Toryum ile dünyanın en temiz enerjisini elde etmek mümkün. Yani en atıksız en katıksız enerji kaynağı olabilecek element TORYUM. Dünyada en çok Toryum rezervine sahip ülkeler şöyle sıralanıyor. 800.000 ton ile Türkiye birinci durumda. Bu miktardaki Toryum'un piyasa değeri 120 trilyon dolar. İkinci ülke ise Hindistan, toryum miktarı 300.000.ton. Türkiye'nin toplam borcu 220 milyar dolar civarında, görüldüğü gibi Toryum madenini hammadde olarak satsak hiç işlemesek hiçbir ara ürüne dönüştürmesek bile piyasa değeri ile tüm ülke 545 defa borçlarımızı ödeyebiliyoruz. Akıllı bir kullanımla, Türkiye Cumhuriyetinin ve gelecek nesillerimizin yaşamını ve refahını garanti altına alabiliyoruz.
NEPTÜNYUM93 Atom Numaralı Neptünyum radyoaktif bir elementtir ve uranyum pillerinin üretiminde kullanılır. 1940'ta California Üniversitesi profesörlerinden Amerikalı Mc Millan ve Abelson tarafından keşfedilen bu radyoaktif element, son yıllarda alternatifleri içinde en ucuza mal ediliyor ve enerji üretiminde had safhada faydalanılıyor. Türkiye' de Neptünyum'un tahmin edilen rezervi 127.000 Ton… bu elementin bulunduğu ikinci ülke Bulgaristan. Onun rezervi 2.500 Ton. Sahip olduğumuz Neptünyum'un değeri 9 Trilyon $ civarında. Yine aynı şekilde Türkiye'nin toplam borcu 220 milyar $.Yani toplam borcumuzun 40 kat fazlası.
Kim İşletecek Bu Madenleri? Bu elementleri kullanılacak teknolojileri Türkiye olarak geliştirebilecek miyiz?
Ülkemizin zenginliklerini tam olarak bilemeyebiliriz. Yüce Türk Milleti gerekli bilgiyi aldığında gerekli bilinç seviyesine son derece hızlı ulaşıp, zenginliklerini ve vatanını kanının son damlasına kadar koruyacak bir millettir. Sorun olan, bilgilere sahip olup, insanımızın geleceğini karartacak kararlar alan, bu "Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar zengin bir
ülkedir" diyen kimselerle dans edip hala ve hala doğru dürüst bir milli duruş sergilemeyen iktidardır. İktidarın açık bıraktığı kapıları kapatmak için gelecek nesillerimizin göbeği çatlayacak bu kesin.
Emine Aksoyer, 10.kasım.2005
Kendini ŞEYHÜLİSLAM zanneden BAKAN kim?
Aytunç Altındal, AKP iktidarının Ruhban Okulu'nun açılmasına dair tutumunu, Türkiye'de bugüne kadar laikliğe yapılmış en büyük saldırı olarak nitelendiriyor.
Bakan 24 saatte açarım diyor. 24 ay geçse açamaz. Kanun değişikliği yapılmadan böyle bir şey mümkün değil. Bakan diyor ki; “biz Hollanda'da katedrali alıp cami yaptık”. Yalan. Yalan söylüyor. Hangi katedral alınıp cami yapılmış? Yok öyle bir yer! Varsa göstersin. Ama gösteremez, çünkü katedraller Vatikan'ın malıdır. Kim malını kime veriyor da katedrali de alıp cami yapıyorsun. Bu çok önemli, çok tehlikeli bir nokta. Bu olay dinin siyasete alet edilmesidir. Bakan kendini şeyhülislam yerine koyuyor. Dini gerekçelerle, Hıristiyan Ruhban Okulu açmaya kalkıyor. Kur'an da, hadislerde de, ayetlerde de böyle bir şey yok. Hani dini gerekçe? Türkiye'de laiklik hiçbir zaman bu kadar ihlal edilmedi. Bu olay tarih boyunca laisizme yapılmış en ağır saldırıdır.
HEYBELİ ADA RUHBAN OKULU'NUN KISA TARİHÇESİ
Heybeliada Ruhban Okulu 809 yılında Despotla Manastırı adıyla kuruldu. 860-862 yıllarında Kazaklar tarafından yıkılan okul, Patrik Fotios'un onarımının ardından yenide açıldı. Bir dönem Aya Tiada adıyla manastır-okul olarak sonrasında da 18. yüzyıla kadar manastır olarak faaliyetini sürdürdü. Kurum 1772 de yeniden kendi bünyesinde okul açtı. Bu okul da 1821 yılında çıkan yangında yandı. 1844'de açılan yeni binası ise 1894 depreminde büyük hasar görerek kullanılamaz duruma geldi.
Bugünkü binanın inşa tarihi 1896. Okul Lozan'a kadar Yüksek Ortodoks İlahiyat Okulu adını taşıdı. Lozan'dan sonra 1951 yılına kadar orta derecede meslek okulu olarak kabul edildi. Milli Eğitim Bakanlığı'nın 8 Aralık 1950 tarih ve 927.601 sayılı kararı ile teoloji fakültesine dönüştürüldü. 25 Eylül 1951 tarih ve 151 sayılı yazı ile de yurt dışından yabancı öğrenci kabul etmeye başladı. Heybeliada Ruhban Okulu Anayasa Mahkemesi'nin 12 Ocak 1971 tarih ve 1971-3 sayılı kararıyla kapatıldı. 1972 yılından itibaren Özel Heybeliada Erkek Lisesi adı ile azınlık okulu olarak faaliyetini sürdürdü. 1952 yılında Heybeliada‘da öğrenim gören 70 öğrenciden sadece 10 tanesi Türk'tü. 1971'e kadar verdiği 226 mezunun sadece 38'i Türkiye vatandaşıydı. Okulun 127 yılda verdiği toplam 930 mezundan 343'ü psikopos, 12'si psikopos Patrik seçildi. Okulun 1 Ekim 1844'teki açılışını Fener Patrikhanesi yaptı ve bu tarihten kapanışına kadar geçen sürede papaz yetiştirdi. Okuldan mezun olan papazlar dini misyonlarından çok siyasi faaliyetleriyle dikkat çektiler. Atanan metropolitler gittikleri yerlerde Türk düşmanlığını yaydılar. Okuldaki casusluk faaliyetleri dolayısıyla bazı patrikhane üyeleri ve metropolitler, vatandaşlık kanununu ihlal ettikleri için Türkiye'den kovuldular. Ruhban Okulu'nun Türklerin zihnine kazınan iki önemli mezunu var. Biri Atatürk'ün Nutuk'ta nefretle andığı, Patrikhane'yi fesat ve hıyanet ocağı olarak nitelemesine de sebep olan Mavri Mira üyesi ve eski Fener Patriği Athenagoras. Diğer ünlü Heybeli mezunu da Kıbrıs ta binlerce Türk'ün katlinden sorumlu olan, bir bebek katili
ve soykırım önderi Makarios.
GRUP 13
Ingilterenin en korkulan özel istihbarat ve operasyon birimi. En dikkat çeken özelligide kullandigi rakam. Bütün Avrupada tarihsel olarak 13
rakami kötü sans ile birlikte anilir hatta Norveç mitolojisinde 13 ölüm demektir. Bu ultra gizli birimin tek bir görevi var : suikast ve bütün dünyada gölgeler arasinda bu görevini yerine getiriyor. Bu ünite hakkinda bilinen seyler çok az ama yinede bildiklerimizi sizinle paylasmaya çalisacagiz.Eski bir polis ajani olan Garry Murray ki kendisi "Enemies of the State" adindaki çok kapsamli bir kitabinda yazaridir Grup 13 hakkinda bir kitap yazmaya karar vermis ve bu konuda arastirmaya baslamis. Fakat fikrini degistirmesi pek de uzun sürmemis tabi. Bir gün yolda giderken Transit bir minibüsün içine sürükleniyor ve kafasina bir silah dayandiktan sonra bir ses arastirmalarina devam etmesinin pekde akillica olmayacagini söylüyor. Tabii bay Murray hemen mesaji aliyor ve bugünlerde degisik bir kitap konusu üzerinde çalismakta.
Grup 13ün kökleri esas olarak 1970lerde Kuzey Irlandada görev yapan eski SAS askerleri ve istihbarat operatörlerine dayaniyor. Bu dönemlerde Ingiliz istihbarat servisleri IRAnin bölgedeki etkinligini kirmaya çalisiyorlardi fakat gerek bütün bu farkli servisler( MI5,MI6,SAS ve Askeri İstihbarat)birbirleri ile de rekabet halindeydiler. Bazen bu rakip servisler karsi teskilatin gizli ajanlarini IRA'ya yem yapmaktan çekinmezdi. Rakip istihbarat birimleri birbirlerinin mekanlarina bomba koyar suçuda IRAya atarlardi durum son derece kaotikti anlayacaginiz.
Grup 13'ü olusturan diger birim SASa gelince tam açilimi (Special Air Service) olan bu birim Ikinci dünya savasinda David Stirling denen biraz deli bir komando subayi tarafindan kuruldu. Birimin amaci düsman hatlarinin gerisine sizip sabotaj ve suikastler düzenlemekti. 1969 senesinde SAS Kuzey Irlandaya gönderildi amaci IRA ya karsi suikast dahil çesitli operasyonlar düzenlemekti. SAS bölgeye intikalini gizlemek için degisik birlik isimleri altinda bölgeye gitti.
1974 senesi Ingiltere için çok kritik bir yildi. Isçi partisi seçimden zaferle çikmis ve bir askeri darbe dedikodusu ortaligi kaplamisti.Sag gruplar ve Sol gruplar arasinda bir çatisma havasida yavas yavas olusuyordu. O zamanlar Ingiliz Milliyetçileri ülkenin bu Isçi partisi iktidari ile Moskovanin bir uydusu olacagini düsünüyorlardi ve bir sag darbeyle bu hükümetin devrilmesi için pek çok grup faaliyete geçmisti. Bu gruplardan biri GB75 adindan milliyetçi bir yapilanmaydi ve ilginç olan grubun kurucusu SASin eski kurucusu olan David Sterlingdi.Bu ve buna benzer gruplar Ingiliz Istihbarati tarafindanda el altindan destekleniyordu.1970 senesinde baska bir gizemli grup daha faaliyete geçmisti bunlar kendilerine Direnis ve Psikolojik Operasyonlar komitesi diyorlardi (RPOC). RPOC ayni Italyadaki Gladio gibi herhangi bir sovyet isgali sonrasinda faaliyete geçmek için kurulumus gizli yapilanmanin bir parçasiydi. Bu örgütde bütün istihbarat ve SAS birimleri ile yakin iliksi içindeydi.
SASin kendi istihbarat agi varmi yokmu resmi olarak bilinmiyor yalniz Ranulf Fiennes adindaki eski bir SAS komandosu (simdi ise Kutup gezgini)nun anilarini yazdigi (The Feather Men) kitabinda bir ayrinti gözümüze çarpti. Burada Fiennes emekli olduktan sonra üzerine bir ölüm kontrati açildigini ve bir kiralik grubun pesine düstügünü söylüyor fakat kisa bir süre sonra SAS daki bir arkadasinin kendini aradigi ve pesindeki kiralik grubun SAS tarafindan yok edildigini söyliyor ve telefonu kapatiyor. Fiennes bunun üzerine yaptigi arastirmalarda SAS bünyesinde çok gizli bir birim oldugu ve bu birimin görevinin SAS çalisanlari ve ailelerine yönelebilecek her tür tehditi ortadan kaldirdigini söylemekte.
Grup 13 buraya kadar saydigim bu ve buna benzer gruplardan türetilmis olabilir. Fakat kesin olarak bildigimiz bu grubun "islak operasyonlar" denilen suikast görevlerini yerine getirdigi. Ingilizler suikast tekniklerini siklikla kullanirlar. En iyi bilinen bu suikastlerden biride 1987 yilinda Cebelitarikda sikistirilan bir IRA timinin SAS tarafindan yok edilmesi olayidir. Bu operasyonda 3 IRA üyesi sogukkanlilikla infaz edilmistir. Bu dönemde
Kuzey Irlandada pek çok suikast operasyonuda ayni sekilde basariyla ifa ediliyordu.Grup 13ün ima edildigi baska bir yerde Gene (Chip) Tatumun anilaridir. Tatum eski CIA üyesidir ve Amerikan merkezli uluslararasi bir suikast biriminin varligindan söz ediyor. Bu birimin ismi (PEGASUS) ve bu birimin Ingilteredeki ucundanda 13 diye bahsetmekte. Bu 13 olsa olsa Grup 13 olabilir. Esas Korkuncu Tatum PEGASUSUN 20 sene içinde dünya çapinda pek çok politikaci ve isadamini öldürdügünü söylemekte.
Baska bir SAS suikastida 1984 senesinde Polis memuresi Yvonne Fletcherin Libya Kültür ateseligi önünde öldürülmesi. Bu cinayetin suçu o zamanlar Libyalilarin üstüne atilmis ve bütün Ingilterede bir Libya düsmanligina yol açmisti. Aslinda olay basitti memure Fletcher bir SAS atis teknigi olan "Ölümcül Sürat" teknigiyle vurulmustu. Bu teknik SAS sniperlarin çok kullandigi bir atistir ama olay Libyanin üstüne atilinca kimse bu soruyu sormadi. Suikastin sebebi Libyaya saldirmak isteyen Amerikanin Ingilizler nezdine Libyaya yönelik bir düsmanlastirma operasyonuydu.
Bu grup Ingiliz Disisleri tarafindan eski SAS ve özel güvenlik birimlerinden seçilenlerden olusturlan özel ve parali kontratlarla çalisan bir grup.Bu gruba 13 numarasinin verilmesinin sebebi beklide Soguk Savas döneminde KGBnin suikast timinin isminin (Bölüm 13) olmasiydi. Istihbarat camiasinda bu tip seyler saka olarak algilanir. Ama tabi vurulanlar ve suikaste ugrayanlar için bu pekde komik degil.Iste son olarak Irakla ilgili iki isim ve baslarina gelenler.
Birinci Körfez savasinda gündeme gelen Irak Süper Topunun mucidi Dr Gerald Bull- Brükseldeki dairesine girerken sirtindan vuruldu.
Ikinci Körfez savasinda gündeme gelen Biyolojik silah uzmani Dr David Kelly ormanda bilekleri kesilmis bir halde bulundu.Murat Lokmanoğlu
Dünyanın En Büyük Putu
Sevgili dostlar 28 ekim 1886 tarihinde zamanın Amerikan başkanı Grover Cleveland binlerce insanın katıldığı bir tören eşliğinde New York da dünyanın en büyük putunun açılışını yapmıştı. Evet bahsettiğim hepimizin filmlerden aşina olduğu ve New Yorkun hemen girişinde duran Özgürlük Heykeli. Bu gün size bu heykelden bahsedeceğim. Efendim bu söz konusu heykel Fransız Büyük Doğu Locası masonlarınca Amerika'daki mason kardeşlerine tarihin ilk masonik devleti olan Amerikanın yüzüncü kuruluş yıldönümü sebebiyle verilmiştir. Bu taştan bayan sağ elinde devasa bir meşale vardır. Bu meşale masonik bir semboldür ve adı da "aydınlanmanın meşalesidir". Meşale daha çok Illuminati örgütünün yaygın olarak kullandığı bir semboldür. Özgürlük heykelinin elindeki meşale gibi semboller pek çok yerde de bulunabilir mesela öldürülen başkanlardan Kennedy'nin mezarının üstünde ve Prenses Diananın ölümüne yol açan "kazanın" meydana geldiği tünelin tepesinde de aynı meşalelerden vardır. Biraz düşünürseniz sizde ülkemizde kullanılan meşale sembollerinin yerlerini ve kimler tarafından kullanıldıklarını bulabilirsiniz.
Neyse biz gene heykelimizi anlatmaya geri dönelim. Heykel dünyaca ünlü heykeltıraş Bartholdi tarafından yapılmış ve çelik iskeleti de ünlü Eyfel kulesini yapan Gustave Eyfel tarafından meydana getirilmiştir. Bu iki isimde ünlü ve bilinen masonlardandır. Peki şimdi akla bir soru geliyor bu özgürlük heykeli neden kadın ve bu kadın kim. Bu kadın antik tanrıça İsis'dir, Romalılar bu tanrıçayı Juno olarak tanırlar. Burada size ilginç bir not 1963 senesinde Vatikan madeni bir para bastırdı. O dönem papa 23.John adında biriydi ve kendisi masondu işte onun bastırdığı bu paranın üzerinde koskoca bir tanrıça Juno yani İsis resmi bulunmaktaydı.
Peki Masonların bu tanrıça İsisle zoru nedir acaba diye bakarsak ilginç bilgilere ulaşıyoruz. Bu tanrıça esas olarak Babil kökenli bir puttur daha sonra Mısır ve Roma'ya geçmiştir. Özelliği ise özgürlük tanrıçası olmasıdır zaten o yüzden Amerika'da ki puta "Özgürlük Heykeli" denir. Yalnız bu tanrıçanın sembolize ettiği özgürlük biraz farklı bir özgürlüktür. Buna göre Babilde bu tanrıçanın tapınaklarına giden herkes bu tapınaktaki kadın rahibe veya erkek rahiplere bir ödeme yapmak zorundaydı bu ödeme şekli ise cinsel ilişkiydi. Bu sebeple bu sapkın tapınaklar bir çeşit randevu evi gibi çalışırdı ve o yüzden de bu Tanrıçaya "Fahişelerin Anası" lakabı takılmıştır. Yani tam bir nefsani sapkın dindi ve o yüzden bunun sembolü olarak tapınaklarında sürekli fuhuş ayinleri düzenlerlerdi. Şimdi biraz düşünelim acaba son iki yüz yıldır dünyaya yayılan her tür ahlaksızlığın temelinde olan iyi ya da kötü yoktur önemli olan zevk almaktır felsefesi hangi ülkeden yayılmıştır. Tabii ki dünyanın ilk masonik devleti Amerika yani Tanrıça İsis'in en büyük putunun dikili olduğu ülkeden yayılmıştır. Heykelin başındaki taçta tam yedi sivri uç bulunur. Bunlar Illuminatinin yayılacağı yedi kıtayı simgelerler. Heykelin hemen giriş bölümündeki levhada ise taş bir levhaya bir şiir kazınmıştır. "Sürgünlerin annesi" temasının işlendiği bu şiir Emma Lazarus isimli Yahudi bir bayan şaire aittir ve kendisi Siyonizm'in kurulmasından on üç sene önce Filistin'de bir Yahudi ülkesi kurulmasını savunanlardandır. Evet sevgili dostlar işte size Amerikanın milli sembolü olarak bilinen dünyanın en büyük putunun kısa bir tanıtımı. Herhalde Amerika'dan neden çok hazzetmediğimizin sebebi biraz anlaşılmıştır.
Serdar Kuru
Durmuş Hocaoğlu
Türkiye Sâdece ve Yalnız "Türkiye" Olarak Düşünülemez
Türkiye''yi sâdece ve yalnız "Türkiye" olarak, yâni sâdece ve yalnız kendisinden ibâret olarak düşünmek, dâvâyı baştan kaybetmek demektir. Çünkü böyle bir düşünce izolasyonizmdir, kendi içine veya üstüne kapanmaktır; kendi içine kapanan her siyâsetin mukadder âkıbeti ise er veya geç kendi içine çökmektir. Kaldı ki bahse konu olan Türkiye olunca vazıyet daha da kritikleşmekte ve tam anlamıyla bir vehâmet kesbetmektedir; çünkü Türkiye''yi, sâdece ve yalnız Türkiye olarak düşünmek demek, O''nun ne olduğunu anlamamak demektir. Böyle demektir; çünkü, bütün Türk ve İslâm âleminin yükü Türkiye''nin omuzlarındadır; tıpkı tarihte olduğu gibi. Evet, aynen öyle: Tıpkı tarihte olduğu gibi. Şöyle bir düşünelim ve hipotetik tarih yapmaya çalışalım: Türk ve İslâm dünyasının babası Osmanlı, Türk ve İslâm âleminin düşmanları karşısında asırlar boyunca azgın dalgalara karşı göğsünü siper etmiş bir dalgakıran gibi durmasaydı, tarih nasıl olurdu acaba? Bugün yaşanan trajedilerin asırlar önce yaşanmayacağını ve bu dünyanın belki de çoktan - anakronikleşmiş cemiyetler gibi - silinip gitmiş olmayacağını tahmîn etmek zor olmasa gerek ki bu tahmîni kolaylaştırmak için bir tek Endülüs örneği dahi kifâyet eder. Ve devam edelim: Osmanlı - güçlü kanatlarının altında koruduğu ve birkısmı ise handiyse evlâdı saydığı tebaasının da gafilâne ''katkı''larıyla - çökmemiş olaydı, bugünkü trajediler aynen bu çapta yaşanabilir miydi? Evet diyecek olanların kanıtlarını çok merak ediyorum doğrusu. Ben "hayır" diyorum; zîra, müslim veya gayri gayri müslim, O''ndan ''kurtulduğu'' için bayram edenlerin hemen tamâmı bugün şu veyâ bu şekilde bir başka hâkim gücün kanatlarının altındadırlar, hattâ bir kısmı varlıklarını dahi silme süreci bahasına.
Şimdi de tarihten geleceğe dönelim: Türkiye sâdece ve yalnız Türkiye olarak düşünülemez; çünkü, Türkiye''siz bir Türk ve İslâm âlemi çok daha şedîd, çok daha vahîm, çok daha hayâtî inkırazlara gebe olacaktır. İmdi lûtfen dikkat: Dünya haritasına dikkatlice bir nazarla bakılınca hemen görülmektedir ki, Amerika, Türk ve İslâm âleminin tam ortasına bir kama gibi girmeye çalışmaktadır. Şâyet bütün işler hesaplandığı gibi gidecek olursa, İran''ın düşürülmesi ile, Irak''ta tutulan köprü başı ileri karakol hâline dönüştürülen Afganistan ile irtibatlandırılımış olacaktır ki, bu Türk-İslâm dünyasının tam orta yerinden çatlaması demektir. Buna, Suriye''nin de Iraklaştırılmasını ve "Büyük Kürdistan"ın ve akabinde "Büyük Ortadoğu"nun te''sîsini de eklediğimizde bu çatlama tam bir kopuşa dönüşecektir: Ortasından yarılmış, ikiye ayrılmış bir Türk-İslâm dünyası.
Bu senaryoya, bir de Türkiye''nin - ülke ve millet olarak, Haluk Şahin''in gururla ifâde ettiği üzere, "10-15 yıl süreyle her gün gübre şerbeti içerek" [*] - AB üyeliği ile müstakbel Büyük Avrupa Federasyonu''nun bir parçası veya, nisbeten daha ehven gibi görünmekle berâber aynı, hattâ daha bile rezil bir kapıya çıkacak olan imtiyazlı ortaklık statüsü ile Büyük Avrupa Federasyonu''nun kapı kulu olmayı bağımsızlığına tercîh ederek kendi eliyle hürriyet ve istiklâlini silip atmasını ve varlığını Türk ve İslâm dünyasından koparmasını da ekleyecek olursak, sahne tamamlanmış olacaktır: Artık, bidâyetinden beri Haç''ın karşısında Hilâl''in tek başına temsilciliğini ve yılmaz müdâfiîliğini yapmış olan Türkiye, hem de paramparça, lîme-lîme olmuş, adı bile Türkiye olmaktan çıkmış olarak, Türk ve İslâm dünyasının kalbinden sökülüp atılmış, saf değiştirmiş, Hilâl''in karşısında ve Haç''ın yanında yer almış olacaktır.
Türkiye yoktur artık; bin yıllık eşsiz destan tüyler ürpertici bir trajedi ile noktalanmış, tarihin perdesi üzerine kapanmış; Batı, hiçbir şeyi unutmayan, hâfızası bir fil gibi derin, inadı bir katır gibi kalın, kini bir deve gibi kavî Batı, en büyük hasmını dizlerinin üstüne çökertmiş, tarihî rövanşını almıştır.
Türkiye yoktur artık!
Artık Türk ve İslâm dünyası, kalbini ve kahramanını kaybetmiştir; çünkü bir Türkiye yoktur. Artık Türk ve İslâm dünyası için eskisinden de beter günler kapıya dayanmıştır; çünkü Türkiye yoktur!
Yârın devam edeceğiz; ama şimdilik birbiriyle bağlantılı şu iki soruyu soralım: 1: Türkiye''de kaç - veya hangi - siyâsî parti, bu ufukta bir siyâset doktrinine sâhip? Bağışlayınız, ben göremiyorum; ya siz? 2: Niçin, iktidârı ve muhâlefetiyle her siyâsî parti - "milliyetçilik" pazarının rant yiyicileri de dâhil - bu tasfiye projesine dört elle sarılmakta yarış hâlindeler?
[*] "Her Gün Gübre Şerbeti"., Radikal., 01.10.2004, Cuma., Bu hârikulâde yazıyı okumak isteyenlerin emrindeyim; bir "mail"kâfi. - D. H.
Ermeni Devleti'nin Resmî Tezinin Tetikçiliğini Yapan Sahte Konferansa Dâir
Durmuş Hocaoğlu
Türkiye Kamu-Sen İstanbul İl Başkanı Sn. Hanefi Bostan''ın geçen Cuma günü yayınlamış olduğu "Ermeni Devleti''nin Resmî Tezinin Tetikçiliğini Yapan Sahte Konferansı Teşhir ve Protesto Ediyoruz" başlıklı bildirisinin maalesef basında gerektiği ölçüde yer almamış olması dolayısıyla, geçtiğimiz hafta İstanbul''da yapılan Ermeni Konferansı hakkında bir yorum yapmak yerine, bugün bu sayfada, bu bildiriyi, sütûnumun hacmini çok aştığı için yaklaşık olarak yarısını çıkarıp en can alıcı bölümlerini sizlere ileterek paylaşmayı daha faydalı buluyorum. Söz Sayın Bostan''da:
.../ Bu konferans, Türkiye''yi bir kaatil devlet ve Türk Milleti''ni de bir kaatil millet olarak ilan ve tescil etmek amacına yönelik, ülkemizi ve milletimizi arkadan hançerleyen bir ihanet hareketinin adıdır./.../.../Evet: Bu konferans, ap-açık bir ihanet hareketidir. Çünkü.../.../konferans düzenleyicilerinin asıl gayesi, iddia ettikleri gibi Ermeni meselesi üzerinde bilimsel bir değeri ve ciddiyeti olan bir toplantı düzenlemek değil, Ermenistan''ın, Ermeni diasporasının, Ermeni ırkçılarının ve Ermeni meselesini yaratan, besleyen ve finanse eden bütün Türk ve Türkiye düşmanlarının ortak tezinin, tarihin en büyük yalan ve iftiralarından birisi olan "Türklerin Ermenileri kitlesel olarak katlettiği" iddiasının "bilimsellik" maskesi altında Türk kamuoyuna kabul ettirilmesinden ibarettir.
Zira bilimsel bir konferansın olmazsa olmaz şartlarının başında şu iki husus gelmektedir:
1: Bilimsel konferanslar, belirli bir konunun, bütün yönleriyle ve komplekssiz bir şekilde ele alınarak enine-boyuna tartışılıp irdelendiği ve gerçeği ve yalnız gerçeği aramaya yönelik akademik disiplinli, tefekkür ve tartışma ortamlarıdır. Hiçbir bilimsel konferans, sadece önceden belirlenmiş, doğruluğu tartışılmaz hale getirilmiş birtakım şablonları onaylamak, onaylatmak ve bu istikamette kamuoyu oluşturmak için yapılmaz. Hâlbuki söz konusu bu sahte konferans, tam tersine, ele aldığı Ermeni meselesini, tam ve kaskatı bir siyasî bakışla, Ermenicilerin tezleri doğrultusunda ve o sahtekârlıkları Türk ve dünya kamuoyuna kabul ettirmek için ve gerçeği ve yalnız gerçeği aramak değil, gerçeği ve yalnız gerçeği katletmek için tertip edilmiştir./...
2: İkinci olarak da, bilimsel konferanslar, mutlaka ve mutlaka konunun uzmanlarının katıldığı en üst düzey akademik toplantılardır. /.../İşte, söz konusu konferansın sahtekârlığının en büyük kanıtlarından birisi de bu noktada sırıtmaktadır: Ermeni meselesi, öncelikle Osmanlı tarihinin içerisinde cereyan etmiş hâdiselerle ilgilidir, yâni, Osmanlı tarihinin bir parçasıdır. Bu ise, Ermeni meselesinin, öncelikle ve behemehal bir "Osmanlı tarihi uzmanlık alanı" olması demektir. Hâl böyle olunca, gerçekten bilimsel olmak gibi asaletli bir iddia taşıyan bir toplantıya, konunun birinci derecede referans kaynağı olarak, Osmanlı tarihçilerinin davet edilmesi gerekmektedir. Ancak../.../sahte konferansın tertipçileri, "Türk Devleti''nin resmî tezi" diyerek reddettikleri millî ve onurlu görüş yerine "Ermeni Devletinin resmî tezi"ni savunmakla görevli / görevlendirilmiş oldukları için, aralarına konunun uzmanı Osmanlı tarihçilerini almamışlardır. Nitekim konferansa katılan tebliğcilerin künyelerine bakıldığında, içlerinde değil ki Osmanlı tarihi uzmanı olmak.../.../o tarihlerde basılmış Arap harfli Türkçe bir gazeteyi bile okumaktan aciz toplama adamların ezici çoğunluğu oluşturduğu açıkça görülmektedir ve bu gruba, "profesör" unvanı taşıyanlar da dâhildir./...
Konferans düzenleyicileri, Batı tezgâhlarında çok uzun zamandır kotarılıp pişirilen ve AB sürecinde de artık kıvama erişerek servise hazır hâle geldiğine iyice inanılan, bütün tarihin en muhteşem sahtekârlık nümunelerinden olan Ermeni Soykırımı denen kokmuş leşi zorla Türklere yedirmeye çalışmak için bütün dış güçlerle el-ele kol-kola asıldıkça asılıyor, abandıkça abanıyor ve .../.../demek istiyorlar ki: "Ey Türkler ve Ey Türkiye! İlk adım olarak, kendinizi kaatil bir millet ve kaatil bir devlet olarak bütün âleme ilân ediniz"!
Tabiatıyla bundan sonrasını tahmin etmek de zor değil! Önce "özür" dileme; ama yetmez! Nasıl olsa kaatiliz ya; dahası gelmeli: Sonra "parasal tazminat"; o da yetmez, sonra "toprak tazminatı"... Yani, Türkiye''den bir Ermenistan çıkarılmasına kadar yolu var./..."
.../unutmayınız ki: Nasıl ki her gecenin bir sabahı varsa, her ihanetin de hesabının sorulduğu bir gün vardır.
Avrupa Birliği''nin Geleceği ve Türkiye: XII
Durmuş Hocaoğlu
"AB''nin geleceği Kant ve Hegel arasındaki düellonun netîcesine bağlıdır diyebiliriz... mükerrreren: Hangisi ?" demiştik.
Evet : Acaba, hangisi bu düellodan galip çıkacak? 19.asır Avrupasında Milliyetçilik ve Ulus-Devlet ile Kozmopolitanizm ve Birleşik Avrupa idealleri, bir bakıma birbiri ile yarış hâlindedir denebilir.Devir esas olarak, yarışı açık farkla önde götüren milliyetçiliğin muzafferiyyet devridir diyebiliriz. Fakat, milliyetçiliğin bu versiyonunun git-gide tırmanan kan dökücülüğüne ve kıyıcılığına paralel olarak, ilk bakışta garip ve tuhaf olduğunu düşündürecek bir şekilde kozmopolitanizm de yükselme trendine girmiştir. Bu suâlin cevâbını irdelerken dikkat çekilmesi gereken mühim bir husus, Kantgil Kozmopolitanizm''in, bir bakıma, Hegel''in felsefesine aykırı ve fakat diyalektiğine uygun bir şekilde, Avrupâî milliyetçiliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmasıdır.
Acaba neden? Fikrimce, birinci "acaba"nın cevabı, işte bu ikinci "acaba"nın cevâbının içinde gizli olsa gerektir ki bu da yine felsefî bir analiz anlamına gelir; ancak, değer de.Değmeden de öte, ucuz - hattâ çoğunlukla ucuzdan da öte müptezel - beyin ifrâzatlarının fikir diye orta yerde gezindiği bahtsız bir ülkede bu iş bir vecîbedir ve hattâ farzdır da - en azından farz-ı kifâye.
İmdi; Hegel felsefesi , kendisine çok şey borçlu olduğu bizzat Hegel tarafından "hiçbir önermesi yoktur ki, Mantık''ıma uyarlamamış olayım" şeklinde dürüstçe ifâde edilen ve ilk defa, fikirlerinin müphem ve zor anlaşılır olması hasebiyle "karanlık" ünvânıyla da anılan Antik Grek filozofu Herakleitos (535-470 veya 540-480) tarafından temellendirilen ve " oluş yoktur, sâdece varlık vardır " diyen Elea filozoflarının statik varlık anlayışı yerine " varlık yoktur, sâdece oluş vardır " şeklinde özetlenebilecek bir prensip üzerine oturtulan dinamik varlık anlayışı üzerine binâ edilen ve bilâhare Marxist felsefenin de omurgasını oluşturan Diyalektik Mantık ve onun rüknü olan "değişim" üzerine kuruludur.
Hegel''e göre Düşünce ile Varlık bir ve aynı şeydir ve binâenaleyh, Düşünce''nin (Mânâ''nın) diyalektiği ile Varlık''ın (Madde''nin) diyalektiği aynıdır; aynı kökten gelmedir ve aynı gerçeğin iki yüzüdür. Çünkü, O''na göre, Diyalektik, sadece bir akıl yürütme metodu değil, Tabiat''ta ve Tarih''te kendisini gösteren Geist''ın değişmesinin ve gelişmesinin ifâde tarzı, bir anlamda "anayasa"sıdır.Şu hâle göre, herşey durmadan değişir; Varlık, ya da var-olmak, değişmek demektir. Fakat bütün bu değişmenin arka-planında, Mutlak Varlık olan ve bütün varlıkları (tek-tek ferdî varlıkları) kaplayan ve kendisinden çıkaran şey, yâni Geist bulunmaktadır. Hegel Diyalektiği''nin özü "Çelişme, Zıtların Birliği ve Mücâdelesi ve Sentez" olup, buna göre, ilkin, her şeyin, kendisi ile çelişki içerisinde olan bir zıddı vardır; bu, Çelişme prensibidir.
Beri yandan çelişki dışta değil içtedir, yâni, her şey, kaçınılamaz bir şekilde kendi zıddını kendi içinde taşır, ondan ayrılamaz ve fakat aynı zamanda da onunla mücâdele hâlindedir; bu da Zıtların Birliği ve Mücâdelesi prensibidir.
Yâni: Her şey bir ''tez''dir; fakat hiç bir şey "değişim"den müstağnî, sâbit ve müstakarr olmayıp, kendi zıddı olan ''anti-tez''ini de içinde taşır.Bunların her ikisi bir arada mündemiç iken dahi öncelikle, aralarında zıtlıktan kaynaklanan bir ''muhâlefet'' mevcut olup bu muhâlefet kemmiyet (nicelik, kantite) îtibâriyle büyüyünce "mücâdele" başlar.
Tez, varlığını korumak, anti-tez ise bu varlığa son vermek ister; netîcede, mücâdelenin belirli bir nicelik değeri aşılınca devrim niteliğinde bir dönüşüm vuku'' bulur ; niceliksel (kemmî, kantitatif) birikim, niteliksel (keyfî, kalitatif) bir hâle inkılab eder; tez yıkılır ve ortadan kalkar.Fakat meydana gelen ''yeni'' tam tamına anti-tez''in kendisi de değildir; daha doğru bir ifâde ile, ne ''tez''dir, ne de ''anti-tez'', her ikisinin devâmı ve netîcesi olan yepyeni bir şeydir: "Sentez". İşte, bu da Sentez prensibidir.
Tez, varlık''tır, Antitez bu varlığın inkârı (nefy, negation), Sentez ise ''inkârın inkârı'' (nefyin nefyi, negation of negation) ve yeni bir varlıktır.Tez''in "kendisine yabancılaşma" (alienation) süreci de olan bu süreç ile ortaya çıkan Sentez de bir varlık olmak îtibâriyle netîcede bir ''tez''den başka bir şey değildir ve kendi zıddını yâni anti-tezini de içinde taşır; böylece " tez, anti-tez, sentez "den oluşan bu üçlü çevrim her şey için, her zaman ve mekân için geçerli bir ve tek kanun olmaktadır.
Ne var ki, bu değişimin ilânihaye sür-git devam etmeyeceğini düşünen Hegel, değişimi bir noktada durdurur ; içtimâî planda değişimin durduğu nokta, O''nun Augustinus felsefesinden aldığı ve çağımızda Fukuyama tarafından daha basit bir uyarlamasına teşebbüs edilen "Tarihin Sonu" olup bu da, yine Hegel''e göre , İdeal Devlet olan ve ideal olduğu için de antitezi bulunmayan Prusya devletidir.
Yâni, bidâyetinde dâimî değişmeden yola çıkan Hegel, nihâyetinde değişmezliğe varmış olmaktadır.Ancak, tarih, Hegel''i tekzîb etmiş bulunmaktadır: O, gerçekten değişmektedir; muhtemelen paradoksal bir biçimde, Hegel''i aşan Hegelgil bir mantık ve metodla. Durmuş HocaoğluAvrupa Birliği'' nin Geleceği ve Türkiye: XIII
Kantgil Kozmopolitanizm''in Hegel Patriotizmi ile aynı çağda yükselmesinin, Hegel''in umûmî felsefesine aykırı ve fakat mantık ve metoduna uygun olarak açıklanabileceğini söylerken, bu olgunun sâdece tarihin belirli bir dönemine hasredilmesinin de hatâlı olacağını eklemeden geçmemeliyiz.
Filhâkîka, ister Kant versiyonunda olduğu gibi "patriyot", ister "vatanseverlik hürriyet için bir tehdittir" diyen ["Patriotism, A Menace To Liberty" (1911)] Emma Goldmann''ın "anarşist" versiyonunda olduğu gibi "antipatriyot" olsun, Kozmopolitanizm ile Patriyotizm''in, aşağı-yukarı bütün tarih boyunca, yan-yana mevcut olageldiğini söyleyebiliriz.
Nitekim, tarihte bilinen en kıdemli devlet formasyonunun ortaya çıkmış bulunduğu ve aynı zamanda bilâ fâsıla en uzun süre devam ettiği Eski Mısır''da vatanseverlik ile kozmopolitanizm ve dünya devleti idealleri adetâ yaşıt olduğu gibi, meselâ Eski Yunan''da edebî olarak Homeros''un, Iliada''da bilhassa Hector''un şahsında yücelttiği [msl., bkz: Moses Hadas., "From Nationalism to Cosmopolitanism in the Greco-Roman World"., Journal of the History of Ideas, Vol.
4, No.1.(Jan., 1943), pp.
105-111], felsefî olarak da Platon ve Aristoteles''in birçok eserinde temellendirdiği Grek vatanseverliği ve milliyetçiliği ile yine aynı çağlarda Stoacılar''ın kozmopolitanizmi de yaşıttır.
Yapışık düşman kardeşliği Roma''da da devam etmiş, İmparator Marcus Aurelius''un katı vatan aşkı ve disiplinli ahlâk üzerine temellendirilmiş patriotizmi ile, büyük kısmı îtibâriyle pagan Roma''nın Hristiyan vatandaşlarına uyguladığı görülmemiş zulümlerin eseri olan Din ile Devlet arasındaki çatışmalar döneminde, Roma''nın çökmesinde yıkıcı bir te''sir icra edecek kadar yükseliş dahi kaydedebilmiştir.
Sonraki tarihlerde Roma''yı yıkmak üzere gelen barbarların Kilise tarafından ehlîleştirilerek modern Avrupa milletlerine dönüştürülmesi ile vatanseverlik tekrar tırmanışa geçmiş; ancak daha sonra, modern milliyetçilikler çağı ile birlikte, her türlü vatanı ve düzeni reddeden Anarşizm yanında adı Marksizm de kozmopolitan bir ideoloji olarak milliyetçilik ve vatanseverliğe paralel bir ilerleme sağlamıştır.
İşte, teferruatta aralarında farklar olsa da esas olarak kozmopolitan bir karakteri bulunan, bütün Avrupa millletlerini ve devletlerini velev konfederasyon, federasyon veya herhangi bir başka usûlle bir araya toparlayarak milletler ve devletler üstü bir Avrupa birliği inşâ etmeye yönelen bilumum fikirler de bu dönemde yükselmiştir. Milliyetçilik ve vatanseverlik (patriyotizm) ile zıddı ve muhâlifi olan kozmopolitanizm arasındaki bu kavgalı birliktelikte kıdem ve başat rol ikincisinin değil birincisinin olmuştur.
Çünkü kozmopolitanizm, esas olarak aktif değil pasif bir eylem ve fikirdir; bir "anti"dir, bir "zıd"dır, zıddı olmadan kendisi olamaz.
Bunun yanında, bu kavgalı birliktelik, Hegel''in kavaramıyla "zıdların birlikteliği", her ne kadar Hegel diyalektiğinin metoduna ve mantığına uygunsa da sonuna kadar değildir; zîra, bu birlikten bugüne dek sentez olduğu söylenebilecek pek birşeyler çıkmamış, doğrudan ya da dolaylı, birisi - hemen ekseriyetle de patriyotizm - galip gelmiştir.
Meselâ, felsefî temel olarak kozmopolitan bir ideolojiyi, nihâî safhada ise önce bütün dünyayı kapsayan "Tüm Halkın Devleti"ni, sonra da Devletsiz Dünya''yı hedef ittihaz edinen Marksizm, "işçilerin vatanı yoktur, sâhip olmadıkları şey ellerinden alınamaz" [Marx - Engels., Manifesto., 1848, Bölüm.
II] sloganını bir prensip hâline dönüştürmesine rağmen, eninde-sonunda patriyotizme mağlûp olmuştur; hem de Berlin duvarından çok önce.
Nitekim, tek bir örnek olarak, Lenin''in Proletkült taraftarlarına karşı en umûmî mânâda Rus millî kültürünü, aslen bir Gürcü - daha doğrusu, Joseph Vissarionovich Dzhugashvili nâm bir Gürcü Yahûdisi - olmasına rağmen kendisini Rus hisseden - Stalin''in "Marksizm ve Dil Üzerine"de [Çev.: Celal Üster., Koral Yay., İst., 1976; İngilizcesi: "Marxism and Problems of Linguistics", ilk yayını, 20 Haziran, 4 Temmuz , 2 Ağustos 1950, Pravda] Rus dilini savunurken göstermiş olduğu celâdeti vermek kâfi olsa gerektir.
Bunun yanında, belirli bir topluma aît olan ve belirli bir asabiyeye dayanan Milliyetçilik ve Patriyotizm''den farklı olarak Kozmopolitanizm, herkese âit olmakla hiç kimseye âit olamama tehdîdi altına bulunduğu gibi, yine bu sebeple de asabiyesiz kalmaktadır ve bu da Haldûn''un nazariyesine binâen ciddî bir zaaf ve mukavemetsizlik teşkîl etmektedir ki bu da O''nun öncelik - yâni inisyatif - sâhibi olmasını neredeyse imkânsız kılmaktadır. Hegel''in mantığına ve diyalektiğine "zıdların birliği" açısından uygunluk arzedilmesine karşılık bir senteze yol açılamaması, burada bir aykırılık yaratmakta ve her iki zıddiyet arasındaki münâsebetin Yunânî menşe''li diyalektik ile İrânî menşe''li düalitenin bir nevi'' eklektizmi gibi bir sonuç yaratmaktadır.
Yine belirtilmesi gereken bir başka husus da şudur ki, yukarıda anlatılanlara binâen, bir dinin ancak ve yalnız, adı ne olursa olsun, bir başka din ve dinleştirilen bir başka şey tarafından yerinden oynatılabilmesi gibi, bir asabiye, milliyetçilik ve vatanseverlik de, esas olarak ancak, adı ne olursa olsun, bir başka asabiye, milliyetçilik ve vatanseverlik tarafından yerinden oynatılabilmektedir ve bu noktai nazardan bakılınca, Avrupa Birleşik Devletleri projesinin elitlerinin niçin bir yeni asabiye, bir yeni vatan ve bir yeni milliyetçilik inşâ etmeye gayret ettiklerini açıkça görülebilmektedir. Durmuş HocaoğluSayfa Başı
Avrupa Birliği''nin Geleceği ve Türkiye: XIVMes''elenin çözüm noktasına doğru yaklaşmış sayılabiliriz: Anlamlı bir içtimâî/siyâsî varlık, birlik ve bütünlük oluşturmak üzere bir araya cem'' olmuş insanları birlikte var kılan asıl bağ, dayanışma gücü (social solidarity), İbn Haldûn''un "asabiye" dediği şeydir; Asabiye adetâ her şeydir, O olmazdan diğerleri olmaz ve kökü de muayyen bir soya âit olmaktır.
Bu âidiyet hissi fıtrîdir, amma, muhakkak ki beslenerek büyür; işte onun adı da - resmen konmuş olsun ya da olmasın ve hangi türden olurs aolsun - vatanseverlik ve milliyetçiliktir, başkası değil.
Tabiatiyle, yeri gelmişken çok kısaca ihtar etmek gerekir ki, milliyetçilik ile vatanseverliğin arasındaki farkı farkeden ve "milleti adına güç toplama arzusu"na indirgediği söylenebilecek olan milliyetçiliğe vatanseverliğe nisbetle aşağı türden bir yer veren birçok kişiye - meselâ, bkz: George Orwell, Notes On Nationalism., Mayıs 1945 - karşılık, hakîkat hâlde, Maurizio Viroli''nin "Yurtseverlik bir kendini verme biçimi olarak anlaşılmaz; onlar daha çok saygı, şefkat ve merhametten (charity) bahseder.
Fark yalnızca terminoloji farkı değildir; fark yurtseverliğin özünü oluşturan tutkuların farklı bir yorumu ile ilgilidir.
Yurtseverin aşkının ve şefkatinin nesnesi cumhuriyet ve belli bir yerde özgür yaşayabilmektir.
Milliyetçiliğe gelince, onu millet adına güç arzusu olarak tanımlamak milliyetçi birçok düşünür açısından kuşkusuz doğru olmakla birlikte, örneğin, önde gelen bir milliyetçi olan Herder için uygun değildir" [Vatan Aşkı., ISBN 7539-176-2, Çev.: Abdullah Yılmaz., Ayrıntı Yay., İst., s.14] cümleleri ile isâbetle belirttiği gibi, milliyetçilik vatanseverlikten daha yüksek düzeyde bir şey demektir: Her milliyetçi vatanseverdir, hem de herkesten ziyâde, "salt vatansever" de dâhil; çünkü O, çok daha yüksek, hattâ en yüksek, limitlere varmış bir sadâkat ve fedâkârlık ile beslenen bir dayanışma hissinden beslenir.
İmdi buna göre, bir toprak, bir arâzi, O''nun üzerinde mukîm olanlarca fizikî bir toprak olmaktan çıkarılıp, anadan, babadan, yardan, evlâd ü ıyâlden, mâl ü mülkten, servet ü sâmândan geçerek, uğruna bir yedeği olmayan bedenlerini seve-seve, gerçekten seve-seve, gerçekten aşk ile - yâni "vatan aşkı" ile - toprağa sermekten târifsiz bir haz duydukları nisbette ancak "vatan" kılınmış ve ancak varlığı, bekası ve istikbâli en sağlam te''mînât altına alınmış olur; ne var ki, bu denli aşırı mertebeden ağır bir fedâkarlığın yapılabilmesi, ancak ve yalnız, o toprağın kalplerde temellük ettirilmiş olması anşart gerektir: Hiç kimse "benim", ama münhasıran, yâni tekelinde addederek "benim" demediği bir toprak için bu kadar ağır bedel ödemeye yanaşamaz; bu, insan fıtratına muhâliftir ve her türden kozmopolitanizmin Aşil Topuğu da burasıdır: Bir kozmopolitanın vatan dediği şey, ya birçok hâlde olduğu üzere, hudutları belirsizdir, veya belirli olsa bile "herkes"indir - çünkü Kozmopolitan Tevfik Fikret''in "vatanım rû-yi zemîn, milletim nev''i beşer" sloganında görüldüğü gibi vatan her yer, millet ise herkes olmaktadır - ve bu sebeple de herkese âit olan hiç kimseye âit olacağı için, hiç kimsenindir ve dahi hiç kimsenin olanın âkıbeti ise "hiç"tir,"lâşey"dir.
Binâenaleyh; Avrupa Birliği''nin geleceğinin te''minat altına alınabilmesi, yâni O''nun "hiç" olmaktan kurtarılıp "var", "lâşey" olmaktan kurtarılıp "şey" kılınabilmesi de ancak ve yalnız kurucu babaların tasarlamış olduğu gibi üye devletlerin bir tek devlete dönüştürülmesi ile sağlanabilecek olan ve resmî adı ne olursa olsun - çünkü işin o ciheti esas olarak bir nominalizm mes''elesidir - mâhiyeti ve fonksiyonları îtibâriyle bir "Avrupa Birleşik Devletleri" inşâ etmek ile kabil olacağına göre, bu devletin gerçekten gerçek patriyotizmini ve nasyonalizmini temellendirmek de birinci dereceden mühim bir hedef olmak durumundadır ki bu ise üye milletlerin bir tek millete, "Avrupa Milleti"ne tahvîli demektir.
Bu noktada, tam denk düştüğü için, bundan iki sene kadar önce yazdığım kısa bir yazıdan kısa bir iktibasta bulunmak istiyorum: ["Avrupa İnsanı" ve Eğitim., Eğitim-Bilim., Sayı: 66, Mart 2003, s.28-29]: "O hâlde Avrupa Birliği''nin hem nihâî hedefine sâlimen varabilmesi ve hem de o hedefte mümkün olduğunca istikrarlı ve dayanıklı olabilmesi için yapılacak olan şey, söz konusu bu dayanışma rûhunun, bütün üye milletleri bir ve tek millete tahvîl edecek olan bütüncül ve kapsayıcı bir yeni toplumsal kollektif kimliğin, yâni bir tür "Avrupa Milleti"nin ve binâenaleyh bir Avrupa Milliyetçiliği''nin inşâıdır.
Bir kere daha ve vurgu ile belirtelim ki, ya Avrupalılar bir tür Avrupa Milleti ve buna dayalı bir Avrupa Milliyetçiliği geliştirerek Avrupa Birliği''nin nihaî hedefine varmasını sağlayacaklar ve çapı çok daha büyük bir tür "Hiper Ulus-Devlet" inşâ edecekler, veya, üye milletlerin geleneksel kimlikleri ve buna dayalı milliyetçilikleri ve ulus-devletleri, er ya da geç, ama mutlaka ve behemehâl bir gün, hâricî bir baskıya hâcet kalmadan AB''nin başını yiyecektir." "Milletler-üstü bir yapılanma için "milliyetçilik" kavramı ilk ve kaba nazarda paradoksal gibi görünse de, "Avrupalılık" kimliğinin "Avrupa Milliyetçiliği"ni de, zarûrî olarak berâberinde getirmesi gerektiğinin ve dahi getirdiğinin ve bunun da aslında milliyetçilikler ve ulus-devletler çağının bitmediğinin ve fakat format değiştirirerek devam ettiğinin ve hattâ çapının büyüdüğünün delillerinden birisi olduğu gibi, aynı zamanda, Avrupa''da el''ân mevcut olan milletler ve milliyetçilikler ile, bütün bu milletleri ve milliyetçilikleri potasında eritmeye yönelmiş yeni bir millet ve yeni bir milliyetçilik oluşumu arasındaki kıyasıya mücâdelenin de delîli olduğu kabûl edilmelidir." Durmuş HocaoğluAvrupa Birliği''nin Geleceği ve Türkiye: XV
Durmuş Hocaoğlu
İmdi; çok kesin olarak ileri sürebiliriz ki, Avrupa Birliği''nin önünde, bidâyetinden beri, iki seçenek bulunmaktadır: Ya, resmî adı ne olursa olsun, mâhiyeti ve fonksiyonu itibâriyle, kurucu babalarının büyük ideali olan ve ilk defa Victor Hugo''nun 21 Ağustos 1849 tarihli Paris Barış Kongresi''nin açılışında irâd ettiği nutkunda kavramlaştırdığı [Oeuvres Complètes de Victor Hugo., Actes et Paroles I: Avant L''exil, 1841-1851., Publication: Num.
BNF de l''éd. de Paris: J. Hetzel , A.
Quantin, 1882., Discours D''ouverture., 21 Août 1849, Clôture du Congrès de La Paix., pp.487-491] ve yüzbir yıl sonra bu kerre de Winston Churchill''in 19 Eylûl 1946 tarihli Zürih Üniversitesi''nin açılışı münâsebetiyle irâd ettiği nutkunda siyâsî bir projeye dönüştürdüğü "Avrupa Birleşik Devletleri" olmak, veya bunun dışında "herhangi birşey"; yâni, hepsi, er ya da geç - ya aşağı yukarı yâhut da tamâmen - aynı kapıya çıkacak olan "ve diğerleri".
Avrupa Birleşik Devletleri dışındaki bütün varyasyonların tamâmının, kabaca, işbu "ve diğerleri" kategorisi altında toplanabileceğini bilmek gerektir; çünkü, Avrupa Birliği''nin kaderine hükmetme mevkıinde bulunan Avrupalı akbudun zimamdarların ve reyleri ile kendi geleceklerine katkıda bulunan karabudunların, Avrupa Birliği ile anladıkları ve düşündükleri şey şâyet "pazara kadar" değil de "mezara kadar" kopmaz bir birlik ise, bunun tek, rakipsiz ve alternatifsiz hall tarzı, ancak ve yalnız Avrupa Birleşik Devletleri olacak, bunun dışındaki bütün yolların tamâmı er ya da geç ama mutlaka ve behemehâl, kaçınılamaz bir sûrette, üç aşağı-beş yukarı, aynı kapıya çıkacaktır: Ya daha küçük bir AB - yâni küçük bir Avrupa Birliği''ne dönüşmüş bir AB - veya külliyen dağılma .
Zîra, bir devlet, yâni gerçek bir devlet, bir bağımsız devlet formasyonu ancak, bire-bir onun yerini alan, onun bütün mâhiyetini hâiz olan ve bütün fonksiyonunu îfâde bir başka gerçek, yâni bağımsız devlet formasyonu tarafından ilga ve iptâl edilebilir.
Bu ise, AB''nin kaderini tâyin edecek olan felsefelerden hangisinin bu düellodan galip çıkacağının da belirlenmesi demektir: Her iki hâlde de bütün yollar, Hegel-gil bir kapıya çıkmaktadır, Kant-gil değil.
Kuşkusuz Avrupa Birleşik Devletleri, Kant''ın kozmopolitanizmini de aşan bir proje demektir ve "Kant-çı" (Kantist) değil Kant-gil (Kantian) olarak adlandırışım bundandır; aynı şey, Hegel felsefesi için de geçerlidir: Hegelci (Hegelist) değil, Hegel-gil (Hegelian).
Tam olarak Kantçı değil; çünkü, hâtırlanacağı gibi, Kant, tasarlamış olduğu Dünya Devleti''nin oluşum merkezi ve modeli olacak olan Avrupa Federasyonu''nun, bir "milletler ligi" (civitias gentias) olmasını önermekteydi; nitekim, devletlerin ilga edilmesini, Ebedî Barış''ta "Bir devlet, üzerinde kurulmuş olduğu toprak parçası gibi bir mülk (patrimonium) değildir.
Kendi hakkında ancak kendisinin karar verebileceği ve kimsenin emrine ve arzusuna bağlı olmayan bir insan topluluğudur.
Devletin, bir ağaç gövdesi gibi, kendine hâs kökleri vardır.
Onu, aşı yaparmışcasına, bir başka devlete katmak, manevî kişiliğinden yoksun bırakmak, bir eşya derecesine indirmek olur.
Bu da aslî mukavele fikrine aykırıdır.
Böyle bir mukaveleye dayanılmaksızın halk üzerinde hiçbir hak da düşünülemez." diyerek reddeden Kant [Bölüm: II], "Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi"nde de, hasretle beklediği Dünya Devleti''nin emârelerinin görüldüğünden bahsederken, "Devletler arası ilişkiler şimdiden öylesine içiçe geçmiştir ki, kendi kültürünü ihmal eden her devlet diğer devletler üzerinde etki gücünü yitirmek zorunda kalır." derken [Sekizinci Önerme] aynı kararlılığını tekrarlamaktadır ve esâsen Kantgil Kozmopolitanizm''in aynı zamanda nevi şahsına münhasır bir patriyot (vatansever) vasfı taşıdığının kabûl edilmesinin gerekçesi de budur.
İmdi tekrar edelim: Şâyet Avrupa Birliği, nihâi durakta tam olarak Avrupa Birleşik Devletleri''ne dönüşecek olursa, bu Hegelgil felsefenin galebesi demektir; çünkü, Avrupa Birleşik Devletleri, diğer devletleri yutarak, onların gövdelerini sindirerek vücud bulmuş bir gerçek bağımsız devlet olacaktır; mükerreren: Böyle olmalıdır da; çünkü Haldûn''un bu güne kadar hep doğrulanmış olan tarih felsefesi, "şan ve ihtişâma - yâni hükümranlığa - tek başına sâhip olmanın, mülkün tabiatından olduğunu" [Mukaddime: III/X ], daha açık bir dil ile, "hükümranlığın taksîmat kabûl etmediğini" defaatle isbat etmiştir ki bu da aynı toprak parçası üzerinde aynı anda iki devletin birlikte var-olamayacağı demektir.
Aksi ihtimâlde ise Avrupa Birleşik Devletleri projesi tarihe gömülürken belki bir çekirdek kalacak, geri kalanı er-geç dağılacak ve bu dağılma da bağımsız devletlerin rövanşı olacaktır ki bu da yine Hegelgil bir süreçtir.
Tabiatiyle burada dikkat edilmesi gereken mühim bir husus, bilhassa Türkiye açısından bâhusus mühim bir husus, AB sürecinin çok uzunca sürmesi durumunda, dağılırken dahi, içine giren milletlerin aynen çıkmalarının beklenmemesidir.
Nasıl ki vaktiyle Roma''yı yıkmaya, talan etmeye gelen barbar kavimler Roma''nın içine girip yerleşince Roma''yı içten yıkmalarının bedelini, Roma tarafından adetâ tanınmayacak şekilde değiştirilmeye mâruz kalmakla ödediler ise, aynı sonuç, böyle bir AB sürecinde ortaya çıkabilir; hattâ çıkacaktır da. Şimdi şuna kısaca bakıp konuyu kapatalım: Acaba son referandumlara bakarak AB''nin kesin bir çöküş sürecine girmiş olduğunu düşünmek mümkün olabilir mi?Durmuş Hocaoğlu
ABD ve İngiltere'nin hilafet projesi engellenmeli
Atatürk‘ün vasiyetini saklamasınlar
ABD'nin ve İngiltere'nin bir hilafet projesi var ve şu anda da Türkiye'de kendisinin halife olabileceği düşüncesinde insanlar var, bir tanesi de Amerika'da bunların... Mustafa Kemal Paşa'nın Nutuk'ta da yer alan bir tasavvuru var.Diyor ki “ Günümüzde (1920'lerden söz ediyor) 3 tane müslüman ülke var, Türkiye, İran ve Afganistan... İleride bu sayı 45-50'ye çıkar, o zaman müslüman devletler bir araya gelirler ve 5 devletten oluşan bir dış konsey kurarlar ve bu konsey büyük millet meclisleri aracılığıyla, rotasyan usulüyle hilafeti temsil eder ” projesi bu... Bugün ABD de diyor ki “ Hilafet devletler nezdinde olursa İslam ülkeleri güçlenir, bir şahsı halife etmekle bunu yürütmek lazım .” İngiltere'nin de isteği bu...
Adamlarından birini halife diye yutturabilirlerse onunla anlaşarak işleri götürecekler .Halbuki İslam ülkeleri birliğinin dış konseyi olursa götüremeyecekler.Mesele burada.Ben bir şahsa binaen hilafet kurulmasına karşıyım; zaten cumhuriyet ilan edilmeniz için saltanatı kaldırmanız lazım.
Cumhuriyet saltanatın alternatifidir.Ama hilafet başka bir olay. ..Zaten Mustafa Kemal Paşa da 1922 yılının Kasım ayında Meclis'te yaptığı saltanat ve hilafet konulu konuşmasında saltanatı eleştiriyor, hilafeti övüyor.Bunun belgelerini 1981'de eski Türkçe olarak yayımladım. ABD'nin büyük Ortadoğu projesinde bir yandan Fener Patriği'nin ekümenik yapılması var; bir yandan da Türkiye'nin hilafeti ve halife olarak kendi adamlarını getirme konusu var.
Bunun önünü kesmek için diyorum ki, Mustafa Kemal Paşa'nın bir tasavvuru vardı; bu maalesef bu güne kadar konuşulup tartışılmadı.Hilafetin kaldırıldığı günden bu yana bu tartışma var.O günlerdeki kanunlarımız “hilafet büyük millet meclisinin nezdinde temsil ediliyor” deniyor.1924'te hilafet kaldırılırken yabancı devletlerle girilen mali ilişkilerde “İslam'ın halifesi bunlara el açtı” dedirtmeme düşüncesi rol oynadı.İleride Güçlendiğimizde niçin olmasın diye bir görüş var.
Avrupa birliği hayali bitti, o iş yattı.Yıllardır bunu hiç olmayacağını, hatta imtiyazlı ortaklık bile verilmeyeceğini anlatıyorum.Türkiye'nin yeni birlikteliklere ihtiyacı var.bu noktada Mustafa Kemal Paşa'nın tezi tartışılır; beğenilir beğenilmez kurulmuş bir G8 var.AB hayali yerine G8 ve İslam kalkınma Örgütü'nün de başkanlığında yeni arayışlara gidilebilir.
Belgelerin açıklanmasını, hilafet konusunun da Mustafa Kemal Paşa'nın çizdiği Şekilde tartışılmasını ve ABD ve İngiltere'ye de şahız bazında bir hilafet kurdurma imkanının ortadan kaldırılmasını istiyorum. Ekümenliğe karşı çıkışımında nedeni bu... Çünkü ‘eğer papaz ekümenik oluyorsa, ben de halife olurum' diyecekler bulunur.”
Milli Görüş İktidar Olsaydı Türkiye'nin Ekonomik ve Siyasî Açıdan Dünyadaki Konumu Ne Olurdu? Aytunç Altındal , Haziran 2005
D-8'ler hayata geçirilmiş olsa idi ve Sayın Erbakan, hâlâ, Başbakan olmuş olsaydı, Türkiye'nin ekonomik ve siyasî açıdan dünyadaki konumu ne olurdu; artı, Müslüman âlemi üzerinde etkisi ne olurdu? Bakın, o dönemde, ben de çok içinde olduğum için biraz daha yakından biliyorum. Hazırlanan görüşler, tezler, karşı görüşler, vesaireler vardı, bunlar tartışılırdı; ama, bakın şöyle bir durum vardı: Türkiye dış borçlarını indirmek istiyordu. Fehim Bey burada yok, kulakları çınlasın. Biz, kendisiyle birlikte Amerika'ya gittik ve orada yetkililerle görüşülüyor. İşte, böyle biz oturduk, karşımızda da işte üç tane adam oturuyor, Dünya Bankasının temsilcileri. Türkiye olarak 4 milyar dolar borç ödeyeceğiz, indirmek istiyoruz dendi. Adamlar hiç oraları değil. Sonrasında ortaya çıktı, şunu söylediler bize, aynen, yahu Türkiye borç ödeyemez, borç almak zorunda, yani, ezcümle anlatıyorum, mealen. Türkiye borç almak zorunda; siz dış borç ödemeye geliyorsunuz, nasıl şey bu yahu, olmaz böyle bir şey ; onun için, bırakalım bunu dedi. Siz neden borç istiyorsunuz, ne kadar, libor bilmem ne falan, benim de bilmediğim kelimeler bunlar. Olay bu. Türkiye dış borcunu bile ödeyemiyor. Ne oldu bunun üzerine; Türkiye, ilişkilerini biraz dondurunca, hemen heyetler gelmeye başladı. Bu heyetler geldi, bakın, ilk defa, o dönemde hiç kimse davet etmedi, çağırmadı, etmedi, İsrail Dışişleri Bakanı atladı, Türkiye'ye geldi. Burada bütün bakanlar, sayın dostlar buradalar. Birdenbire çatkapı adam geldi Türkiye'ye. Hatırlarsınız, içeride bir odaya aldı Sayın Erbakan onu Başbakanlıkta “ yahu, bu adama ne diyeceğiz ” diye. Yani, kendi kendine geldi adamlar, bırakmıyorlar zaten. Peki, Erbakan ve o günkü hükümet işbaşında kalsaydı, kalabilir miydi; kalamazdı; çünkü, yanındaki ortağı zaten altını kazıyordu. 4 milyar dolar borç ödeyeceğimizi söylediğimiz gün, Ufuk Söylemez, o parayı başka yere transfer etmişti.
Onun için, olmuyordu. Tek başına iktidar olsa, o zaman çok olay değiştirdi. Tek başına iktidara gelinseydi, bugünkü... İşte, bugün gelenler onun sayesinde geldiler. Ama, bugün gelenlerin işte başındaki yönetici grubu çıkarın, gerisi gene Millî Görüş içindedir, benim kanım yani. Onu yöneten birileri var. Yani, burası, bir anlamda, teşbihte hata olmaz, Millî Görüş hareketi, bir Erbakan airlinesdı, 4 tane terörist bastılar, uçağı kaçırdılar ve olan oldu yani. Olay bu.
Siyonistler nerelerde yoklar ki. Bugün gelirken, sabahleyin, uçakta, bir değerli profesör geldi, kendini tanıştırdı, Kemal Yalınkılıç Bey, kendisini anmadan geçemeyeceğim. Beyefendi, Millî Parklar Genel Müdürü. Dedi ki: “Aytunç Bey, o boyutlara geldi ki iş, benim kendi genel müdürlüğüm, Kaçkar Dağlarında, İsrailliler dolaşıp, oradaki bitkileri, bilmem neleri, böcekler dahil topluyorlar, götürüyorlar, mâni olamıyoruz. Yeni çıkan bir kanun var, adam gelip dolaşıyor, götürüyor. Dağlarımızdaki börtü böcek bile gidiyor yani.” Kaynağını da söyledim. Börtü böceği bile çalıyorlar herifler yahu! Nerede kaldı toprak, nerede kaldı Türkiye'nin siyasî yapısı?!
Bize bir İsrail siyonist kazığı esas şudur : Efendim, bu Ermeni meselesini tarihçilere bırakın. Bizi 50 sene uyuttular bu numarayla. Bu, siyasî bir olaydır diye bas bas bağırdık zamanında. Bunun tarihle hiçbir ilgisi yok dedik. Efendim, tarihçilere bırakın bu işi dediler. Bu, İsrail teziydi; ama, İsrail'in kendisi, meseleyi tarihçilere bırakmadı. 6 milyon Yahudi gerçekten öldürüldü mü, öldürülmedi mi, bilinmiyor; ama, adam, 1948'de faturayı kesti, Almanların önüne koydu. Öyle tarihçilere bırakalım falan da demedi. Parayı da bastıracaksın dedi. 60 senedir de parayı alıyor. Bize geldi aynı İsrailliler, aman bu meseleyi tarihçilere bırakın dediler. Oysa, bu olay, siyasî bir olaydı ve çok ilginçtir ki, Ermeni meselesini dünyada kabul etmiş ve onaylamış bir tek devlet tarih kurumu yoktur. Hiçbir devletin tarih kurumu Ermeni meselesini Türkler soykırım yapmıştır diyemiyor, sadece siyasî komitelerin sözleri bunlar. İşte, bu oyun, en büyük oyunlarından biriydi.
Siyonizmin Türkiye'deki Etkisi, biliyorsunuz, adamların bir sözü var, onunla tamamlayayım. Diyor ki: “ Biz, iki devlet kurduk; önce, Türkiye'yi, sonra İsrail'i. ”
Allah hepimizin yardımcısı olsun; inşallah, bunları yırtacağız ve kıracağız. Sayfa Başı
Kilise Ekümenizm ve Politika
Yeni Papanın bir kitabı var. 1986'da yayımlandı. Kitabın ismi ‘ Curch Ecumenism and Politics ' Kilise Ekümenizm ve Politika.
Yeni Papa ekümenizm şampiyonu kiliseler arası dayanışmayla Müslüman yani Hıristiyan olmayan diğer halklara yönelik ekümenik hareketlerin hızlandırılmasını isteyen, düşünen bu nedenle de Türkiye'ye çok yakında baskı yaptıracak olan bir Papa . Ve ermeni meselesinde de yaptıracak, Apo'nun serbest bırakılması meselesinde de yaptıracak, Türkiye'nin Avrupa ilişkileri konusunda da yaptıracak. Şimdi siz düşünün bakalımTürkiye'nin içinde bulunduğu şartlarda bu baskılara dayanabilmesi için nelere ihtiyaç var. Birincisi ihtiyaç olan nedir onu tespit etmek lazım ama bir avantaj var ortada Türkiye bunu kullanmalı. Protestan Almanya'nın radikal kökten dinci bir Papası var şu anda. Bu çok büyük bir siyasi avantajdır görebilen için . Bu konu üze