Faideli Bilgiler

  1. Yemek ile Çay
  2. Kakao
  3. Bitki Çayları
  4. Göz Tansiyonu Glokom
  5. Cam Tavan Sendromu
  6. Tuna Valsi, 5. Senfoni ve İbrahim Tatlıses'in bazı türkülerinin sara nöbetlerini tetikliyor
  7. Yoğurt kilo vermek isteyenler için ideal bir besin kaynağı.
  8. Yeniyılzedelere Öneriler
  9. Televizyonun Çocukların Beslenme Alışkanlıklarına Etkisi
  10. Kuş Gribi
  11. Alzheimer'a Erken Teşhis Yapan Bilgisayar Programı Geliştirildi.
  12. Güneş Gözlüğü Satın Almak İsteyenlere Tavsiyeler
  13. Gözlük Seçiminde Yüz Yapısına Göre Dikkat Edilecek Noktalar
  14. Şimdi Güneşlenme Zamanı
  15. Meme Kanseri
  16. Ülkemiz Çok Dinamik Bir Gençliğe Sahip Ülkemizin Kıymetini Bilelim
  17. Çocuk Felci
  18. Deniz Kızı Sendromu
  19. Kalp krizi riskini azaltan üzüm, bozulan cilde de iyi geliyor
  20. Klima Kullanırken Nelere Dikkat Etmeli
  21. Alzherimera'nın Devası Balık'ta Saklı
  22. Sağlıklı Güneşlenmek İçin Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
  23. Masaj, Bebekle Duygusal Bağı Güçlendirir
  24. Dünya İklimindeki Yaşamı Tehdit Eden Değişim
  25. İnsan Embriyosundan İlk Kök Hücre Üretildi
  26. Çocuklar Balıkyağı Değil, Taze Balık Yemeli
  27. İyotlu Tuzun Faydaları
  28. Sentetik Giysiler Risk Taşıyor
  29. Küresel İklim Değişiklikleri ve Olası Sonuçları(I)
  30. Ayak Sağlığınız İçin Topuklarınıza Dikkat
  31. İnsan Embriyolarını Klonlamak İçin Hükümet İzni Alındı
  32. Kuşburnu C vitamininde Birinciİ
  33. Nasırın Bitkilerle Tedavisi
  34. Romatizma Tedavisi

YEMEK İLE ÇAY KANSIZLIK YAPIYOR

 

Adnan Menderes Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdal Beşer, çayın yemekle birlikte tüketilmemesi gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. Erdal Beşer, çayın vücuttaki kan düzeyi üzerindeki etkilerini saptamak üzere, 200 üniversite öğrencisi üzerinde araştırma yaptıklarını belirtti.

Prof. Dr. Beşer, öğrenciler arasında çayı hatalı tüketenlerin kan düzeylerinin daha düşük bulunduğunu vurguladı.

Çayın, yemeklerden en az bir saat önce ya da en az bir saat sonra içilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Beşer, "Çay yemekle birlikte tüketilmemeli. Çayın basit bazı kurallara uyulmadan içilmesi halinde başta kansızlık gibi çeşitli olumsuz etkileri görülebilir." dedi.

Prof. Dr. Beşer, yemeklerden bir saat sonra içilen çayın kan düzeyi üzerinde olumsuz etkisi olmadığını belirterek, "Günde ortalama 5-6 fincan şekersiz çay içilebilir. Yaşlılara ve ergenlere günde 1-2 fincandan fazla çay önermiyoruz. Çünkü çayda bulunan kafeinin kalsiyum-mineral dengesi için olumsuz etkileri olabilir." diye konuştu.

Prof. Dr. Beşer, çayın açık ve limonla içilmesini önerdiklerini, mide ülserine yatkın olanların çaydan sakınmaları gerektiğini bildirdi. 17.04.2007

 

 

ÇOCUKLARINIZI AŞILAYIN

 

Dünyada her yıl milyonlarca çocuk önlenebilir hastalıklar yüzünden ölüyor.

Veremden 2 milyon, kızamıktan 1 milyon çocuk hayatını kaybediyor.

Bütün bu hastalıklardan aşı yaptırarak korunabilirsiniz.

Dünya Sağlık Örgütü aşılama bilincinin geliştirilmesi amacıyla bu yılki Aşı Haftası'nın sloganını "Aşılayın, Önleyin, Koruyun" olarak belirledi.

Aşı takvimi doğru uygulandığında verem ve kızamık başta olmak üzere menenjit, difteri, tetanoz ve Hepatit-B gibi hastalıklardan çocukları korumak mümkün olabiliyor.

Çiçek ve çocuk felci hastalıkları aşı sayesinde neredeyse yok oldu.

Dünya Sağlık Örgütü kızamık hastalığını yeni hedefi olarak belirledi.

Kızamık hastalığının tedavisi yaklaşık 900 YTL iken bir doz kızamık aşısının maliyeti 20 kuruş.

Türkiye de yaptığı çalışmalarla 2010 yılında kızamıktan tamamen kurtulmayı hedefliyor.

2006 yılında aşı takvimine eklenen menenjit, kızamıkçık ve kabakulak ile birlikte koruma sağlanan hastalık sayısı 10'a yükseldi.

Bu aşılar sağlık ocakları, sağlık evleri, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri, devlet hastaneleri, toplum sağlığı merkezleri ve aile hekimliği birimlerinde ücretsiz olarak yapılıyor. 17.04.2007

 

farklılıkları nedeniyle okullarda eğitim göremeyen 3-15 yaş arası otistik çocukların, uygun ortamlarda eğitilmeleri amacıyla, Antalya'da Otistik Çocuklar Merkezi açıldı.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın sekizincisini Antalya'da açtığı Otistik Çocuklar Merkezi'nde, 3-15 yaş arasındaki 30 çocuk eğitim görüyor.

Özel eğitimden geçen öğretmenlerce bireysel eğitimin uygulandığı okulda, çocuğun eğitsel performansı ve otistik özellikleri göz önünde bulundurularak planlama yapılıyor.

Okul öncesi 3-6 yaş, ilköğretim birinci kademe 7-11 yaş ve ilköğretim ikinci kademe 12-15 yaş gruplarında eğitimin verildiği merkezde, otistik çocuklar, sosyal gelişim yönünden grup ve kaynaştırma yoluyla eğitime hazırlanıyor. 19.02.2007

 

Kakaoda bulunan "flavanol"ün, beyine daha fazla oksijen gitmesini sağladığı belirlendi.

Amerikan Bilimsel Gelişmeler Derneği'nin yıllık toplantısında bir rapor sunan Nottingham Üniversitesi'nden Ian MacDonald, bir antioksidan olan ve kakao çekirdeğinde bulunan Flavanol'ün, beyine fazla oksijen gitmesini sağlamasının, ileri yaşlardaki bellek sorunlarını azalttığını söyledi.

Harward Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Norman Hollenberg de Panama'daki kızılderili kabilesi "Cuna"lar üzerinde yapılan incelemelerde, kakaonun doğal biçimini tüketmelerinden ötürü benzer sağlık işaretleri gözlendiğini bildirdi.

Çikolatanın tatlı bir gıda olmasından ötürü ortaya çıkan kalori sorunundan ötürü, yoğun çikolata tüketimi tavsiye edilmiyor, kakao öneriliyor. Ancak kakaoların büyük bölümü de, verdiği keskin tattan ötürü, flavanol düzeyi azaltılarak piyasaya sürülüyor.

Bu nedenle yurtdışındaki kimi firmalar, flavanol içeriği yüksek siyah çikolataları piyasaya sürmeye hazırlanıyor. 19.02.2007

 

Uzmanlar sağlıklı ve uzun bir yaşam için, her derde deva olan bitki çaylarını öneriyor.

Türkiye'de de gün geçtikçe ilginin arttığı bitki çaylarının, insan sağlığı için sayısız yararı bulunuyor. Son dönemde tüketimi artan bitki çayları, özellikle kafeinden ve asitli içeceklerden uzak durmaya çalışan insanların öncelikli tercihi haline geldi.

Wales Üniversitesi uzmanlarından Prof. Dr. Jeremy Rees İngiliz Daily Mail gazetesine yaptığı açıklamada bitki çaylarının sağlığa olan yararlarının şöyle özetledi:

Yeşil Çay:
Newcastle Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre yeşil çay Alzheimer'ın oluşmasında etkili olduğu düşünülen enzimleri bloke ediyor.

İçinde bulunan anti-oksidanlar sayesinde kansere karşı vücudu koruyor. Kansas Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göreyse yeşil çay kansere sebep olan serbest radikallerin oluşmasını engelliyor. Yine içinde bulundurduğu K vitamini sayesinde kemiklerin sağlamlaşmasını sağlıyor, diş çürümesini önlüyor.

Nane Çayı:
Soğuk algınlığı ve gribe karşı vücudu koruyor. Yapılan bazı araştırmalara göre, içerdiği kimyasal maddeler sayesinde migren ağrılarının da önüne geçiyor.

Isırgan Otu Çayı:
Romatizmaya karşı etkili olduğu söyleniyor. İçinde bulunan demir, folik asid ve B vitaminide vücut direncini artırıyor.

Papatya Çayı:
Sakinleştirici özelliği sayesinde iyi bir uyku için vazgeçilmez olduğu söyleniyor. Ayrıca sindirim sorunlarına karşı etkili.

Karahindibağ Çayı:
Kanı temizliyor. Havuçtan bile yüksek oranda A vitamini içeriyor.

Meyankökü Çayı:
Özellikle ülser sorunu olanlar için öneriliyor. Menapoza bağlı bazı sendromlara karşı da kullanılıyor.

Kuru Üzüm Çayı:
İçinde yüksek oranda anti-oksidan bulunuyor. Bu özelliği sayesinde kansere karşı etkili.

Böğürtlen Çayı:
Anti oksidan miktarı yüksek. Özellikle hamile kadınlara tavsiye ediliyor.

 

Göz tansiyonu Glokom

 

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşen Arıtürk, halk arasında "göz tansiyonu" veya "karasu hastalığı" olarak bilinen glokomun, dünyada 7 milyon kişinin kör olmasına neden olan yaygın bir göz hastalığı olduğunu belirtti.

Körlük oluşturan göz hastalıkları içinde üçüncü sırada yer alan ve önlenebilir körlük nedenlerinden biri olan glokomun, genellikle 40 yaşın üzerinde görüldüğünü ve çok sinsi seyirli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Nurşen Arıtürk, "Hiçbir bulgu vermeden ilerleyebilir. Son evrede görme azlığı ile kendini belli eder. Bu aşamadan sonra tedavi edilse de kaybedilen görme geri gelmez. Erken teşhis edildiğinde hastalığın ilerlemesi önlenebilir. Normal göz muayenesi sırasında tespit edilen anormal göz içi basıncı ilk bulgu olabilir. Bu nedenle 40 yaşından sonra düzenli yapılan göz muayeneleri erken tanı ve tedavi için en iyi yoldur" dedi.

Farklı Glokom Tipleri Var
Farklı glokom tipleri bulunduğunu, bunlardan birinin de ileri yaşlarda ani olarak ortaya çıkan dar açılı glokom olduğunu kaydeden Prof. Dr. Arıtürk, "Dar açılı glokom, şiddetli göz ağrısı, kızarıklık, bulantı ve kusma ile karakterizedir. Acil tedavi gerektirir. Bebeklikte ve çocukluk çağında görülen glokom tipleri ise daha farklıdır. Gözlerde sulanma, ışığa hassasiyet ve gözde büyüme ile karakterizedir" diye konuştu.

Glokomun nedeninin henüz tam olarak bilinmediğini vurgulayan Arıtürk, hastalığın göz tansiyonunun yükselmesine, göz içinde sürekli olarak üretilen göz içi sıvısının (humoraköz) boşalım kanallarının tıkanmasına bağlı olarak dışa çıkamaması ve göz içinde birikmesine neden olduğunu açıkladı.

"Tedavi Mümkün Ama Tamam İyileşme Olmaz"
Glokomun tedavisinin mümkün, fakat tamamen iyileştirilmesinin mümkün olmadığına dikkat çeken Arıtürk, şöyle devam etti:

"Tedaviyle hastalığın hızı azaltılmakta, fakat tamamen iyileştirilmesi mümkün olamamaktadır. Tedavide öncelikle ilaçlar kullanılmakta, yeterli gelmezse lazer tedavisi, sonra da ameliyat yapılmaktadır. Bazen çok ilerlemiş olgularda ameliyat önce tercih edilebilir. Doğuştan glokomu olan bebeklerde durum biraz daha farklıdır. Bu hastalarda tedavide öncelikli seçenek ameliyattır. Bir kez ameliyat yeterli olmayabilir; 2. ve 3. kez ameliyat gerekebilir. Glokom kalp hastalığı gibidir. Oluştuktan sonra yaşam boyunca sizinle birliktedir. Sürekli kontrol altında olmayı ve sürekli düzenli ilaç tedavisini gerektirir. Ameliyat olunsa bile sonradan tekrar ilaç tedavisi gerekebilir. Erken teşhis ve tedavi sizi körlükten koruyacaktır."

 

Vücudunuzdaki Kanamalar

 

Hayatları boyunca kadınların cinsel yaşamlarını en fazla etkileyen 3 jinekolojik sorun bulunuyor. Kanama düzensizlikleri, enfeksiyonlara bağlı vajinal akıntılar, kasık ve bel ağrıları.

Her 3 sorunun da büyük bölümüne ait tedavilerin mümkün olduğunu belirten uzmanlar, sağlıklı bir cinsel yaşam için bu belirtilere neden olan hastalıkların tedavisinin şart olduğunu vurguluyorlar.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Hakan Seyisoğlu, kanama düzensizliklerinin ortaya çıkması halinde öncelikle doktora başvurulmasının gerekli olduğunu vurguluyor.

Seyisoğlu ''Normal şartlarda ilk kanamayı takiben yaklaşık 2 yıl içinde adet kanamaları düzene girer. Menopoza yaklaşıncaya kadar da bu düzen devam eder. Buluğ çağında ya da menopoza yakın dönemlerde adet düzensizlikleri çok sık görülür. Bu dönemlerdeki düzensizliklerde belirgin bir anormallik görmezsek pek fazla tedavi yapma gereği duymayız. Bizim için en önemli kanamalar, beklenmedik zamanda ortaya çıkan, düzensiz ve uzun süreli kanamalardır ki mutlaka araştırma ve tedaviyi gerektirir. Bu kanamalar normalden fazla bir kanama şeklinde olabildiği gibi hafif lekelenmeler tarzında da görülebiliyor'' diyor.

Düzensizliğin Nedeni Araştırılmalı
Menopoz döneminden sonra 'miktarına bakılmaksızın' görülen her türlü kanamanın önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Hakan Seyisoğlu, diğer kanama düzensizlikleri arasında 'sık adet görme', 'seyrek adet görme', 'hiç adet görmeme', 'adet ortası kanamalar', 'adet sırasında aşırı kanama ya da az kanama', 'adet süresinin uzun ya da kısa olması' gibi sorunların da yer aldığını belirtiyor. Bunların yanı sıra, rahimde görülen ve selim huylu olarak bilinen 'myom' adı verilen urlar, hormonal etkilerin dışında kanama düzensizliklerinin en sık sebepleri arasında kabul ediliyor.

Takip Edilmeli
Myomlar, yerleşme bölgelerine göre kanama miktarını artırırken, jinekolojik ve ultrason muayenesi sonucunda yeri tespit ediliyor. Rahim içindeki zarın normalden fazla gelişmesi de kanamalara yol açarken, bu zarın özellikle ileri yaşlarda aşırı olarak gelişmesi gözlem altına alınmayı gerektiriyor. Cinsel temastan sonra veya tuvalet sonrası kurulanırken de kanamaların meydana gelebildiğini ifade eden Prof. Dr. Seyisoğlu, şöyle konuşuyor:

'Kanama olsun veya olmasın düzenli aralıklarla yapılan 'smear taramaları' kadın sağlığı açısından büyük önem taşıyor. Eğer yaptığımız muayene, ultrason ya da smear sonuçlarında şüpheli bir görüntüye rastlarsak, yardımcı tanı yöntemlerini kullanırız. Bu amaçla biyopsi yaparak patolojik tanıya gidebiliriz'' diyor.

 

Amerika Birleşik Devletleri'nde üç yıl süren bir araştırma sonucu, kanda NT-proBNP adıyla bilinen amino asitler birleşimi düzeyinin kalp krizi ya da felç geçirme riskini ölçtüğü ortaya çıktı.

Amerikan Tıp Derneği dergisinde yayınlanan araştırma sonucuna göre, kanda ölçüm sonucu bu birleşim düzeyi yüksek çıkanlar, düşük düzeyde çıkanlara oranla yaklaşık sekiz katı kalp krizi ya da felç olma riski taşıyorlar.

Bin kişinin katıldığı araştırmayla ilgili bilgi veren California Üniversitesi'nden Bibbins Domingo, bu kan testi sonucu kalp krizi ya da felç riskinin ölçülerek önleyici tedavi yöntemlerine geçilebiliceğini bildirdi.

Testin maliyetinin 20 ila 40 Amerikan doları olduğu kaydediliyor.

 

 

Soğuk Algınlığına Karşı Alınacak Tedbirler

 

Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Erkan Karataş, soğuk algınlığını önlemek için bol bol C vitamini, mentol, sarımsak ve çinko alarak vücut direncinin ve savunma mekanizmasının güçlendirilebileceğini söyledi.

GAZÜ Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Karataş, yaptığı açıklamada, soğuk algınlığının aslında dört mevsim görülebildiğini, daha çok kış aylarında ortaya çıkan, hapşırma, burun akıntısı, boğaz ağrısı ve burun tıkanıklığı ile kendini gösteren, hafif kırgınlık oluşturan, çeşitli virüslerin yol açtığı, hafif seyirli bir hastalık olduğunu anımsattı.

Hastalığa yakalanmamak için öncelikle soğuk ve yağışlı havalarda soğuğa maruz kalmamaya önem verilmesi gerektiğini ifade eden Karataş, "Soğuk ve yağışlı hava, soğuk algınlığı virüsünü getirmez. Daha çok soğuk algınlığı olan bir kişinin burun akıntısının aksırık, öksürük veya elden ele bulaşması sonucunda virüslerin aktarılmasıyla hastalığın yayıldığına inanmamız gerekir. Hapşıran ve öksüren kişilerin elleriyle veya maske ile ağızlarını kapatması gerekir" dedi.

Soğuk havada insanların kapalı mekanları tercih ettiğini, bu tür ortamlarda virüsün bulaşmasının kolaylaştığını anlatan Karataş, kapalı ortamların sık sık havalandırılması gerektiğini söyledi.

Karataş, soğuk algınlığı yapan virüslerin, saatlerce ellerde ve çeşitli eşyada (havlu, mendil, masa) canlı kaldığını, kirli hava, sigara kullanımı, yetersiz ve dengesiz beslenmenin soğuk hava ile birleşince, vücudun direncinin daha çok düşürdüğünü ve virüslerin bulaşmasının kolaylaştığını belirtti.

Bu nedenle ellerin yıkanması, çevrenin temiz tutulması gerektiğini dile getiren Karataş, şöyle konuştu:

"Portakal, limon ve mandalina gibi C vitamini içeren yiyecekler ile birlikte yüksek dozda C vitamini kullanımı, esansiyel yağlardan oluşan mentol, içinde bir sülfür bileşiği olan sarımsak ve çinko alınarak vücut direncimizi ve savunma mekanizmamızı arttırabiliriz. Ayrıca istirahat edilmesi ve stresten uzak durulması da vücut direncinin yeniden kazanılmasına yardım eder. Soğuk algınlığı hastalıklarında organizmanın sıvı ihtiyacı önemli ölçüde artar.

Düzenli biçimde bolca sıvı tüketilmelidir. Sigara savunma sistemimizin çalışmasını yavaşlatır ve daha kolay şekilde hasta olmamızı sağlar. Toplumda alkolün soğuk algınlığına iyi geldiği sanılır ama alkol damarlarda genişlemeler yaparak geçici rahatlama sağlar ve koruyucu tedavide yeri yoktur. Terleme geçici olarak kendinizi iyi hissetmenizi sağlayabilir, çünkü burun ve baştaki dolgunluk hissini giderir. Vücut 3-4 gün içinde virüsleri yok edebilecek antikorlar üretir ve ancak o zaman soğuk algınlığından tamamen kurtulabiliriz."

 

  Cam Tavan Sendromu

Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görür.
Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar.
Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır ama başlarını tavandaki cama çarparak düşer.
Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar başlarını cama vururlar.
Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çeker. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıplamamayı öğrenir.

Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır.
Tüm pirel er eşit yükseklikte, 30 cm zıplar!
Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.
Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı "hayat dersi"ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkanları vardır ama kaçamazlar. *Çünkü engel artık zihinlerindedir*.
Onları sınırlayan dış engel kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel varlığını sürdürmektedir.
Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini gösterir.

Buna "*cam tavan sendromu*" denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.

Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir.
Yapabileceğin, yapabileceğini düşündüğün kadardır.

 

Kalp hastalıklarının arkasındaki sinsi isim olan kolesterolün kontrol altında tutulması gerektiği bildirildi.

Amasya Sabuncuzade Şerefeddin Devlet Hastanesi'nden yapılan açıklamaya göre, kolesterol düzeyinin yüksek olmasının kalp damar hastalığı tehlikesini arttırdığına dikkat çekildi.

Kolesterolün insan vücudunun bütün hücrelerinde bulunan yağ benzeri bir madde olduğu hatırlatılan açıklamada şöyle denildi:

"Kolesterol hücre zarının, bazı hormonların yapımında kullanılır, ancak kanda fazla miktarda bulunması zararlıdır. Kolesterol bir yandan karaciğerde üretilirken, besinlerle de alınır. Et, süt ürünleri, yumurta gibi hayvansal kaynaklı besinlerde kolesterol bulunur, meyve, sebze ve tahıllarda ise bulunmaz. "

 

Genç kızların yaygın şekilde giydikleri düşük belli ve göbeği açıkta bırakan kotlar, belkemiğinin altındaki sinirlere baskı yaparak kalçalarda ''paresthesia'' adı verilen bir yanma hissine neden oluyor.

ABD'de yayımlanan New York Post gazetesinin haberine göre, genç kızların yaygın şekilde giydikleri düşük belli ve göbeği açıkta bırakan kotlar, belkemiğinin altındaki sinirlere baskı yaparak kalçalarda ''paresthesia'' adı verilen bir yanma hissine neden oluyor.

Gazetedeki habere göre, Kanada'da yayınlanan Canadian Medical Association Journal isimli tıp dergisine bir makale sunan Dr. Malvinder Parmar, göbeği açıkta bırakan kot giyen genç kızları uyararak, eski moda yüksek belli pantolonlara yönelmeleri çağrısında bulundu.

Düşük belli kotların sinirlere baskı yaparak ağrıya neden olduğunu, kalçalarda yanma hissi yarattığını ve belkemiğinde hassasiyete yol açtığını belirten Kanadalı doktor, özellikle arka cepte taşınan kalın cüzdanın bu ağrıyı daha da arttırdığını kaydetti.

Dr. Parmar, kısa süre önce kendisine kalçalarda yanma ve ağrı hissiyle başvuran hafif kilolu 3 genç kadının da 6 ila 8 ay süreyle düşük belli kot giydiklerine dikkat çekerek, bu hastaların 4 ila 8 hafta bol kesimli pantolon giydikten sonra hiçbir şikayetleri kalmadığını belirtti.

Tüm dünyanın yanı sıra New York'ta da son derece moda olan düşük belli kotları satan mağazalar ise Kanadalı doktorun uyarısını fazla ciddiye almadılar.

 

Mide yanmasına karşı kullanılan bazı ilaçların kemiklerin zayıflamasına yol açtığı bildirildi.

İngiltere'de yapılan geniş kapsamlı bir araştırmada mide ekşimesi ve yanmasına karşı kullanılan bazı ilaçların bir yıldan fazla alınmasının 50 yaş üstündekilerde kalça kırıkları riskini artırabildiği saptandı.

Araştırmacılar, söz konusu ilaçların mide asidini azaltırken kalsiyumun emilmesini zorlaştırdığını belirttiler.

Journal of American Medical Association'da yayınlanan araştırmada, İngiltere'deki 145 bin hastanın kayıtları incelendi. Araştırmada incelenen hastaların ortalama yaşının 77 olduğu belirtildi.

Bu ilaçları bir yıldan fazla kullananlarda kalça kemiği kırılmasının kullanmayanlara göre yüzde 44 daha fazla olduğu saptandı.

İlaçlar ne kadar uzun süre kullanılırsa riskin o kadar fazla olduğu belirtildi. Bir yıldan fazla süre yüksek dozda ilaç kullananlarda riskin 2,5 kat fazla olduğu belirlendi.

Araştırmada, ilaca bağlı kemik kırılmasının erkeklerde kadınlara göre daha fazla görüldüğü de tespit edildi. Bunun nedeninin, kadınların menopozdan sonra kemik erimesine karşı kalsiyum kullanmalarının olabileceği belirtildi.

 

"Quantum" tekniği ile deri üzerinde ölçümler yapılarak, vücudun geneli hakkında bilgi sahibi olunuyor.

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Anatomi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ahmet Kalaycıoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, quantum fiziğinden yararlanarak üretilen quantum tekniğinin, vücutta gözle görülemeyen her türlü değişikliği tespit ve tedavi amaçlı kullanılan modern bir tıp metodu olduğunu söyledi.

Kalaycıoğlu, "Bozulmayı tespit amaçlı değerlendirebileceğimiz en küçük birim hücredir. Bugünkü tıp ve fizik bilgilerimize quantum fiziği kökenli tıp tekniği girmesi ile artık bizler hücre düzeyinde değerlendirmeler yapabiliyoruz. Bu da bize vücuttaki bozulmalar henüz hastalık haline gelmeden, yakalama ve bunu tedavi etme fırsatını vermektedir" dedi.

Vücutta hasarlar başlamadan, erken teşhis ve tedavi olunması durumunda hem sağlıklı hücrelere yardım edileceği, hem de canavar hücrelerin oluşmasına engel olunabileceğini kaydeden Kalaycıoğlu, "Bu konuda quantum tıbbının en büyük faydası, yarım saat gibi kısa bir sürede sadece derideki elektriksel aktiviteyi ölçerek vücudunuzun her organının durumunu gözler önüne sererek size tedavi protokolünü sunmasıdır" diye konuştu.

Teknik Yüzde 80-90 Doğru Bilgi Veriyor
Yapılan ölçüm sırasında ve sonrasında teyit edilmesi gereken özel konu ve tanılar için hekim önerisiyle klasik tıbbın ve teknolojinin imkanlarından faydalanılabileceğine işaret eden Kalaycıoğlu, "Bu metotla yapılan çalışmalarda yüzde 80-95 oranında doğru bilgi veriliyor. Geri kalan kısım ise sadece uygunsuz şartlarda ölçüm yapılması veya özel nedenlerden kaynaklanmaktadır" dedi.

Gecikmiş olmamak kaydıyla 200'e yakın hastalıkta quantum tekniğinin tedavi amaçlı kullanılabildiğini ifade eden Kalaycıoğlu, şunları kaydetti: "Tüm vakalarda mevcut kullanılan ilaçlara devam edilmesi, ilaç kullanılmıyorsa hekim tarafından değerlendirilen ilaçların kullanılması öneriliyor. Çünkü yapılan çalışmalarda, kullanılan ilaçlarla birlikte quantum tıbbı tatbik edilen vakalarda iyileşmenin hızlandığı, daha az ilaç tüketildiği, kullanılan ilaçtan daha yüksek verim alındığı gözlenmiştir." şeklinde konuştu.

Kalaycıoğlu, quantum tedavisinin, kan akımını artırmak, iltihap gelişmesini önlemek, bağışıklık sistemini uyarmak ve hedefe yönlendirmek, ağrıyı azaltmak, kolojen sentezini artırmak, bazal metabolizmayı artırmak, genç ve dinç kalmak gibi yöntemlerde kullanılabildiğini de söyledi.

Quantum rehabilitasyon terapide, kompleks ve ağır ameliyatlar, uzun süreli radyasyon veya kemoterapi uygulama sonrası hemen tatbik edildiğinde, normal iyileşme sürelerini 2-3 kat azaltabildiğinin görüldüğünü belirterek, "Quantum teknolojisi sporcuların, savaşa katılan askerlerin ve afet sonucu yaralananların psikolojik durumlarını geliştirir. Geriatri dalında yapılan ciddi araştırmalara göre, quantum tıp rehabilitasyon ve önleyici terapilerinin insan ömrünü 7-12 yaş uzattığı kanıtlanmıştır" diye konuştu.

İlaçla Beraber Uygulandığında İlacın Etkisini Artırıyor
Kalaycıoğlu, quantum metodunun, beraber uygulandığında ilaç tedavisinin etkisini arttırdığını, bir süre sonra ilaç kullanımının miktarını azalttığı hatta tamamen kaldırdığını ifade ederek, "İyileşme süresinin zamanını 2-3 kat azaltır. Hastanede yatan hastaların tedavi süresini azaltır, ayakta tedavi edilen hastaların tedavi imkanlarını zenginleştirir. Hastalıktan korunma katsayısını arttırır" dedi.

Quantum tekniğinin dünyada 30'dan fazla ülkede kullanıldığını belirten Kalaycıoğlu, "Rusya, İsviçre, Almanya, Danimarka, Fransa, ABD, Kanada, Norveç, İsveç, Kore, Polonya, Tunus gibi ülkelerde 9 bin 800'e yakın merkezde bu teknik kullanılmaktadır. Türkiye'de Trabzon'da resmi olarak hizmete başlamıştır. Bu bölge adına ve ülke adına büyük bir atılımdır" diye konuştu.

 

Rüzgarlı havalarda, karbonmonoksit zehirlenmeleri can alıyor.

Uzmanlar, bir kaç basit tedbirin zehirlenmeleri önleyebileceğine dikkat çekiyor.

Özellikle Lodos'un etkili olduğu Marmara Bölgesi'nde karbonmonoksit zehirlenmeleri sıkça yaşanıyor.

"Beyaz ölüm," olarak bilinen karbonmonoksit zehirlenmesinde, kişi zehirlendiğinin farkına varamıyor.

İlk on beş dakikada müdahele edilmemesi halinde ise ölüm kaçınılmaz.

Ancak basit bir kaç tedbir zehirlemeyi önleyebiliyor. Bunun için bacanın rüzgar almaması, binalara yakın bacaların yan binanın üst katlarına en az bir metre yukarı çıkması gerekiyor.

Yatmadan önce sobadaki ateşin söndürülmesi, yatılan odalarda soba bulundurulmaması, küllüklerin dolu olmaması ve baca temizliği de tavsiye edilen tedbirler arasında yer alıyor.

 

Türkiye'yi etkisi altına alan soğuk hava, zatürre açısından risk oluşturuyor.

Her yıl 500 bin kişiyi etkilediği tahmin edilen zatürre hastalığı, çocuklar, yaşlılar ve kronik sağlık problemleri olan kişiler için hayat risk oluşturuyor.

Türkiye'deki ölüm sebepleri arasında beşinci sırada yer alan zatürre tipik ve A tipik olmak üzere ikiye ayrılıyor. 30 farklı mikroorganizmanın sebep olabildiği zatürreden korunmak için kapalı ortamların sık sık havalandırılmasını öneren uzmanlar, sigara içenleri de ayrıca uyarıyor.

Kronik akciğer hastalığı, diyabet, böbrek yetmezliği gibi hastalıkları olan kişilere zatürreden korunmak için aşı yaptırmaları tavsiye ediliyor.

 

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, depresyonun, insan sağlığını en çok tehdit eden 4. hastalık olduğunu belirtildi.

Türkiye'de de 15 milyon kişinin bu hastalığa yakalanma riski bulunduğu varsayılıyor ve her 5 kişiden 1'inin yaşamının bir döneminde depresyona girdiği belirtiliyor.

Ekonomik problemlerin depresyonu tetiklediğinin bilimsel bir gerçek olduğunu vurgulanan raporda, işsizlik ve geleceğe yönelik kaygılar, güven duygusu azlığı, bireyin yaşamında ortaya çıkan ani ve şiddetli değişikliklerin depresyonun gelişmesini artırdığına işaret ediliyor.

Bunların yanı sıra, örf, adet ve geleneklerin bireyler üzerinde oluşturduğu baskı ve aile yapısının değişmesi sonucu bireyin yalnızlaşmasının da depresyon gelişimini tetiklediği vurgulanıyor.

Hastalığın doğru teşhis ve etkin bir tedaviyle minimum 6-8 ayda, ortalama 1.5 yılda tedavi edilebildiği belirtilerek, bugün bilinen en etkili tedavi yönteminin ''psikoterapi'' ve ilaç tedavisi olduğu öne çıkarılıyor.

Antidepresan ilaçlarla yapılan tedavilerin, bilinenin aksine hastalar üzerinde çok ciddi bir risk oluşturmadığına da dikkat çekiliyor.

 

Çeşitli nedenlerle çekilerek eksiltilmiş dişlerin boşluğunun mutlaka yapay bir dişle doldurulması gerektiği aksi durumda, sindirim sistemi ve konuşma bozukluğu, çene eklemi rahatsızlığına neden olabileceği bildirildi.

Kocaeli Diş Hekimleri Odası Başkanı Murat Özyıldırım, sağlığın diğer alanları gibi ağız ve diş sağlığının da toplum sağlığının ayrılmaz parçası olduğunu söyledi.

Özyıldırım, çeşitli nedenlerle çekilerek eksiltilmiş bir diş boşluğunun mutlaka yapay bir diş ile doldurulmasının önemli olduğunu belirtti.

Murat Özyıldırım "Çekilerek eksiltilmiş diş boşlukları mutlaka yapay bir dişle doldurulmalı, aksi halde sindirim sistemi, konuşma bozukluğu, çene eklemi rahatsızlığı ile çirkin görüntüye neden olabilir." dedi.

Özyıldırım, birkaç diş eksikliğinin kaplamalı köprülerle sabit bir şekilde, çok diş eksikliklerinin çıkarılıp takılabilen yarım damak protezlerle tamamlanabildiğini, bir başka yöntemin de diş ekme yöntemi olduğunu kaydetti.

 

Şeker hastalığında kaygı verici bir yükseliş yaşanıyor. Dünyadaki 200 milyon diyabetli sayısının, 2025 yılında 333 milyona ulaşması bekleniyor.

 

Türkiye'de ise 4 milyon diyabet hastası var. Tüm yaş gruplarında görülen diyabet hastalığına ilişkin bu sayı her geçen gün artıyor.

Bu yükselişe ilişkin bilgi veren Doç. Dr. Sabri Sayınalp, "Diyetlerimizde, yiyeceklerimizde, diyabete yol açan fazla kalorili, fazla şekerli, fazla yağlı gıdaları çok fazla tüketiyoruz. Hatalı beslenme ve egzersiz olmayışı nedeniyle diyabet sıklığı giderek artmakta" dedi.

Diyabet, en sık ölümlere neden olan kalp ve damar hastalıklarından, böbrek yetmezliğine kadar bir çok hastalığın da tetikleyicisi.

Şeker hastalığından korunmanın yolu dengeli beslenmeden ve egzersizden geçiyor. Bunun için kırmızı et yerine beyaz et ve sebze tüketimi, haftada en az üç gün 45 dakika egzersiz öneriliyor.

 

Türkiye'de uyuşturucuya başlama yaşı 15'e kadar düştü.

Madde bağımlılığının temel nedenlerinden birinin (aile içi iletişimsizlik) olduğu vurgulanıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü'nün konuyla ilgili raporu, acı bir gerçeği de ortaya koydu; "Bağımlıların yüzde 72'si tedavi olmak istemiyor".

Rapora göre kullanıcıların yüzde 97'si erkek. Yüzde 57'si uyuşturucu madde ile 15-24 yaş arasında tanışıyor, yüzde 16'sı ise 14 yaşın altında uyuşturucuya bağımlı hale geliyor.

Yarıdan çoğu, ilkokul mezunu, eğitim düzeyi yükseldikçe uyuşturucu kullanım oranı azalıyor.

Gençler bu maddelerle genelikle arkadaş ortamında tanışıyor. Uyuşturucunun en çok kullanıldığı yerler ise ev ortamı, eğlence mekanları ve terk edilmiş yerler.

Rapora göre bu konuda en çok ailelere ve gençlerin yakın çevresine görev düşüyor. Uzmanlar, uyuşturucu kullanan kişilerde bitkinlik, dalgınlık, uyuklama, konuşma güçlüğü, terleme, dengesizlik, gözde kanlanma, yürüme bozukluğu ve solunum güçlüğü gibi belirtiler görüldüğüne dikkat çekiyor.

Bunun yanı sıra ilgi ve istek kaybı, başarıda azalma, içe kapanma, aşırı para harcama, suç işleme eğilimi ve evden uzaklaşma da gözlemleniyor.

Uyuşturucu kullanan gençlerin büyük bölümü parçalanmış, baskıcı ya da ilgisiz ailelere sahip.

Çocuğunuza Daha Fazla Zaman Ayırın
Raporda, ailelere şu tavsiyelerde bulunuyor:

- Çocuğunuzu sıkmadan ona ilgi gösterin ve daha fazla zaman ayırın,

- Çocuğunuzu iyi gözlemleyin, kimlerle ilişki kurduğunu izleyin,

- Çocuğunuza öfke ile yaklaşmayın, kötü davranmayın ve onu suçlamayın,

- Sorunu görmezden gelmeyin, uzmanlardan yardım alın.

 

Evlerindeki fayans, mermer ve marley gibi cisimleri beyazlatmak için tuzruhu ve çamaşır suyunu karıştırarak kullanmanın sağlık açısından büyük tehlike oluşturduğu bildirildi.

Atatürk Üniversitesi (AÜ) Aziziye Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Metin Görgüner, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ev hanımların, mermer, fayans ve marleyleri parlatma uğruna yaptıkları çamaşır suyu ve tuzruhu karışımının çok zararlı olduğunu söyledi.

Görgüner, çamaşır suyu ve tuzruhunun karışımı sonucu yoğun şekilde klor gazının açığa çıktığını belirterek, şunları kaydetti:

"Tuzruhu ve çamaşır suyunun karıştırılması sonucunda oluşan klor gazı, fayans, mermer ve marley gibi maddeleri parlatmada çok etkilidir. Özellikle ev hanımları temizlik yaparken, tuzruhu ve çamaşır suyunu karıştırmamaya dikkat etmedirler. Ev hanımları temizlik yaptıkları sırada kendilerine verdikleri zararı göz ardı ediyorlar."

Klor gazının hava yollarında suyla birleştiği zaman hidroklorik asit haline geldiğini anlatan Görgüner, "Hidrolik asit en kuvvetli asitlerdendir. Bu asit, solunum yollarında çok belirgin hasara yol açar" diye konuştu.

-MARUZ KALINAN ORTAM VE SÜRE...-

Görgüner, klor gazına maruz kalınan ortamın ve etkilenme süresinin de önemli olduğunu söyledi.

Havasız, küçük ve kapalı ortamlarda olumsuz etkinin daha fazla hissedileceğini belirten Görgüner, 2 yıldan fazla uygulamanın etkisinde kalanlarda zararın daha belirgin olarak görüldüğünü ifada etti.

Görgüner, uygulamanın etkisinde kalan vatandaşlarda reaktif havayolları disfonksiyon sendromu olarak adlandırılan astım benzeri bir tablonun oluştuğunu kaydetti.

Bu tip hastalarda hafif etkilenmelerde bile daha sonradan astımlı hastalarda görülen özelliklere rastlanabileceğini bildiren Görgüner, "Söz konusu hastalarda tıpkı astımlılar gibi en ufak bir koku, parfüm gibi maddeye temasta nefes darlığı yaşayabilirler" dedi.

Görgüner, söz konusu karışımın solunum yolunun yanı sıra akciğer ve kalp rahatsızlığı olanları da olumsuz etkilediğini sözlerine ekledi.

 

Beyin kanaması ile ölüme yol açan yüksek tansiyona dikkat. Türkiye'de yaklaşık 15 milyon kişide görülen yüksek tansiyon kendini çok iyi gizleyebilen bir hastalık.

 

Bu yüzden uzmanlar belli bir şikayet olmasa da düzenli tansiyon kontrolü yapılması konusunda vatandaşları uyarıyor.

Yetişkin bir insanda kan basıncı değeri 12'ye 8 olmalı. Yüksek tansiyon hastalarında ise, kan basıncının sürekli 14'e 9'un üzerinde olduğu görülüyor.

Ülkemizde her 3 kişiden birinde görülen yüksek tansiyonun 18 yaş üzerinde rastlanma sıklığı ise yüzde 31,4. Bunların sadece yüzde 40'ı rahatsızlığının farkında.

Yüksek tansiyonun belirtileri şöyle sıralanıyor:
Baş ağrısı, çarpıntı, çabuk yorulma, baş dönmesi, burun kanaması, yürürken ya da merdiven çıkarken zorlanma, sık idrara çıkma ve bacaklarda şişlik.

Kan basıncı yükseldiğinde ise çift görme, dilde peltekleşme, yüzde veya vücutta karıncalanma gibi değişiklikler yaşanıyor. Buna rağmen yüksek tansiyon kendini çok iyi gizleyebilen bir hastalık. Yani, hasta olsanız bile bu belirtilere rastlamayabiliyorsunuz.

"Yılda Birkaç Kez Tansiyonunuzu Ölçün!"
Belirti yoksa hastalık ancak kan basıncı ölçümü ile tespit edilebilir. Bu yüzden şikayeti olan olmayan herkesin yılda en az birkaç kez tansiyonunu ölçtürmesi gerekiyor.

Tedavi edilmeyen yüksek tansiyon kalp krizi veya felç riskini artırırken kalp ve böbrek yetersizliği ile ölüme de yol açabiliyor.

Hastalar ilaç kullanımının yanısıra yaşam biçimine de dikkat etmeli. Sigaradan uzak durulmalı, tuz tüketimi azaltılmalı, öğünlerde meyve ve sebzenin tercih edildiği bir yaşam biçimi benimsenmeli.

 

Doğumlarda bebek ve anne sağlığını en iyi şekilde korumak için geliştirilen yöntemlere, Peru'da bir yenisi eklendi.

Söz konusu uygulamada, hamile anne, yunus terapisi görüyor.

Yunusları yalnızca görmek bile pek çok kişiyi mutlu etmeye yetiyor. Bunun farkına varan Perulu uzmanlar, mutluluk yayan bu hayvanlarla doğum öncesi terapi yöntemini geliştirdi.

Ülkenin başkenti Lima'daki bir otelin havuzunda gerçekleştirilen ve adına, Walwawawa denilen terapide, biri dişi , biri de erkek olan iki yunus, bakıcıları tarafından yönlendiriliyor ve havuzun kenarına oturan hamile annenin karnındaki bebekle iletişim kuruyor.

Uzmanlara göre, kendilerine özgü sesler çıkararak henüz doğmamış bebekle iletişim kuran yunusların bu terapisi bebeklerin ruh ve fizik sağlığına önemli katkılar sağlıyor. Çünkü yüksek frenkanslı yunus sesi insan beynine olumlu etkili etmekle kalmıyor, bu etki annenin beyninden cenine aktarılabiliyor.

Anneler de yunusların seslerinin adeta içlerine işlediğini ve terapi sonrasında kendilerini çok iyi hissettiklerini söylüyor.

Yunusların olumlu etkileri aslında farkına yeni varılmış bir olgu değil. Daha önce de, bir üniversite, yapmış olduğu araştırmayla, yunus sesleri dinletilen kişilerin ruh sağlığının düzeldiğini ortaya koymuştu.

 

 

 

Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü'nce başlatılması öngörülen "Gebelerde Demir Destek Programı", anemiye bağlı oluşabilecek komplikasyonların önlenmesi amaçlanıyor.

Gebe kadınlara her gün 50-60 miligram demir preparatı verilmesini öngören program 1 Kasım'da başlatılacak.

Program kapsamında, "demirin uygulanmayacağı hastalıklar" hariç ayrım yapılmaksızın her gebeye demir desteği yapılacak.

Sosyal güvencesi olan gebelerin ilaçları reçeteyle, güvencesi bulunmayan gebelerin ilaçları ise yerel kaynaklarca karşılanacak.

Programla, kadınlara gebeliğin 4. ayı ile doğumdan sonraki 3 ayı kapsayan 9 aylık sürede, koruyucu amaçlı demir içeren tablet verilecek.

 

Tuna Valsi, 5. Senfoni ve İbrahim Tatlıses'in bazı türkülerinin sara nöbetlerini tetiklediği belirlendi. Bunun nedeni ise tam olarak bilinmiyor.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdal Işık, yaptığı açıklamada, bazı müziklerin sara nöbetini tetiklemesinin beynin dominant olmayan yarım küresiyle ilişkili olduğunun ileri sürüldüğünü söyledi.

Dostoyevski'nin sara nöbetlerinde olduğu gibi nöbet öncesi kısa süreli ve kişiye zevk veren haberci dönemlerinin izlenebilmesi, bu nöbetlerde beynin yan ve duygularla ilişkili limbik sisteminde de rolü olabileceğini düşündürdüğünü ifade eden Işık, beyin işlevini ortaya koyan çalışmalarda ise ses, ritim, melodi ve armoninin müzik kulağının beynin sağ yarım küresiyle ilişkili olduğunu belirtti.

Sesin şiddetindeki değişmelerin ya da müzikle öğrenme ve düşünceleri müzikle harekete geçirme gibi düşünce kalıplarının beynin sol yarım küresiyle ilişkili olduğunu bildiren Işık, duyguların müzikle ifade edilmesi gibi yaşantıların da beynin duygularla ilgili limbik sistemiyle alakalı olduğunu kaydetti.

Depresyon gibi izlenen mutsuzluk duygusu üzerinde hızlı ritimli müzik parçalarının olumlu rol oynayabileceğinin düşünüldüğünü bildiren Işık, müziğin türüne göre gevşeme, hatta sakinleştirici etkisinin olduğunu belirtti.

Işık, müziğin bulimia ve anorekside yiyecek saplantısının yerine konabileceğini, diğer kişilerde ise iletişim kurma ve uğraşı tedavisinde, bunama olan kişilerde de kişiyi dış dünyaya bağlayan bir aracı olarak kullanılabileceğini bildirdi.

Türkiye, yılda kişi başına 200 kilo ekmek tüketimiyle, Guinness Rekorlar Kitabının 2007 yılı basımında "en çok ekmek tüketen ülke" olarak yer aldı.

Guinness Rekorlar Kitabı eski Türkiye fahri temsilcisi Prof. Dr. Orhan Kural, yaptığı açıklamada, Guinness Rekorlar Kitabı'nın 2007 yılı kitapçığında Türkiye'nin sadece bir konuyla yer aldığını söyledi.

Kitapçıkta Türkiye'nin en çok ekmek tüketen ülke olarak bulunduğunu belirten Kural, "Kitapçık henüz yeni yayımlandı. Burada Türkiye, kişi başına yılda 200 kilo ekmek tüketimiyle yer aldı. 2006 yılı kitapçığında ise 6 ayrı rekorla yer almıştık" dedi.

Guinness Rekorlar Kitabının 2007 basımında, yılda kişi başına en çok tüketilen ürün ile yer alan diğer ülkeler şöyle:

Et: Arjantin (56,3 kilo)
Bira: Çek Cumhuriyeti ( 157 litre )
Elma: Moldova (79,9 kilo)
Donmuş et: Norveç (35,5 kilo)
Peynir: Yunanistan (27,5 kilo)
Şarap: Lüksemburg ( 79,5 litre )
Mısır gevreği: İsveç (10,4 kilo)
Bal: Güney Afrika (2 kilo)
Dondurma : Avustralya ( 16,6 litre )
Çay: İrlanda (2,6 kilo)
Çikolata : İsviçre (11,5 kilo)


Ani bebek ölümü sendromundan yaşamını yitiren bebeklerde, beynin solunum ve nabzı kontrol eden bölgesinde anormallikler olduğu gözlendi.

Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan araştırma, ani bebek ölümü sendromunun önlenmesini mümkün kılacak bir başlangıç olarak niteleniyor.

Ani bebek ölümü sendromu, 1 yaşından küçük bebeklerde görülüyor, otopside nedeni saptanamıyor.

Beşik ölümü olarak da biliniyor ve gelişmiş ülkelerde bir yaş altında en sık görülen ölüm nedeni.

Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan yeni bir araştırma, ani bebek ölümü sendromunun biyolojik nedenleri olduğuna işaret ediyor.

Araştırmacılar bu sendromdan ölen bebeklerde, omurilik soğanının alt kısmında solunum, nabız, vücut ısısı ve uyanmayı düzenleyen bölgedeki beyin hücrelerinde anormallikler tespit etti.

Bu bebeklerin beyinlerinde bir hücreden diğerine mesaj ileten yüzden fazla kimyasaldan biri olan sinir ileticisi serotonin kimyasalıyla ilgili sorun olduğu saptandı.

Serotonin sisteminin düzgün çalışmamasının, bebeklerin soluk alma veya kalp atışını düzenlemede soruna neden olabileceği belirtiliyor.

Uzmanlar, bulguların tedaviye yönelik çalışmalara önderlik edeceği görüşünde.

Bu çerçevede , doğum öncesi veya doğum sonrası testlerle bebeklerin serotonin sorunlarının belirlenebileceği ve muhtemel bir hastalığı önleyecek tedbirler alınabileceği yorumları yapılıyor.

 

 

Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan bir araştırma, erkeklerde prostat kanserinin erken teşhisinde ve cinsinin belirlenmesinde kısa adıyla PSA olarak bilinen "prostate specific antigen"in artış hızının önemli bir gösterge olduğunu ortaya koydu.

Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü NCI tarafından yayınlanan dergide açıklanan araştırma sonucuna göre, kanda PSA düzeyinde artış hızının izlenmesiyle prostat kanseri oluşumu tedavi edilebilir aşamada belirlenebiliyor.

PSA ölçümü prostat kanserinden şüphe edilmesi durumlarında yapılıyor, ancak asıl teşhis biyopsi yöntemiyle konuluyor.

Bu yeni araştırma, PSA oranında artış hızının, prostat kanserinin cinsi ve tedavi yönteminin belirlenmesinde oynadığı önemli rolü ortaya çıkardı.

John Hopkins Üniversitesi'den Doktor H. Ballentine Carter, "Bu testle yalnızca prostat kanseri teşhis edilmiyor, ne ölçüde ilerleyeceği de belirleniyor." dedi.

Doktor Carter, erkeklerin 40'lı yaşlarda PSA ölçümü yaptırmalarını önererek ileride bu ölçümün esas alınarak artış hızının izlenmesiyle teşhis ve tedavi yönteminin belirlenebileceğini belirtti.

Minnesota Üniversitesi'nden Doktor Timothy Church, bu çalışmanın prostat kanserinin teşhis ve tedavisinde alınan yolda yeni bir adım olduğunu bildirdi.

Araştırma, 20'si prostat kanserinden ölen, 104'ü ise bu kanseri yenen 980 erkeğe ait ve tarihi 1958 yılına kadar geriye giden dondurulmuş kan örnekleri incelenerek yapıldı.

 

Yoğurt kilo vermek isteyenler için ideal bir besin kaynağı.

 

Yararları saymakla bitmeyen yoğurdun, yağ yakma özelliğiyle çabuk kilo vermek ve özellikle karın bölgesindeki fazla kilolardan kurtulmak isteyenler için ideal bir besin olduğu belirlendi.

ABD'de yapılan bir araştırmada, düşük kalorili rejimlerine yoğurt seçeneğini ekleyen ve günde üç öğün yağsız yoğurt yiyen aşırı kiloluların, yoğurtsuz bir diyet programı uygulayanlara oranla % 22 daha fazla kilo verdikleri ve % 61 daha fazla yağ yaktıkları tespit edildi. Yoğurt yiyenlerin ayrıca, karın bölgelerinde % 81 daha fazla yağ yaktıkları ortaya çıktı.

Tennessee Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya katılanlardan Dr. Michael Zemel, yoğurt yiyenlerin kas kütlesinin de diğerlerine oranla iki kat fazla koruduklarını belirtti.

Yeniyılzedelere Öneriler

Yılbaşı gecesi, yeni bir yıla girmenin getirdiği heyecan ve mutlulukla yemeği ve içkiyi fazla kaçıranların, ertesi gün yediklerine dikkat etmeleri gerektiği bildirildi.

Aile hekimliği uzmanı Dr. Ender Saraç, yılbaşı gecesi çoğu insanın ya eğlence yerlerine giderek ya da evlerinde yiyip içerek yeni bir yıla girmenin mutluluğunu yaşadığını söyledi.

Gece boyunca fazla yemek yenilmesi veya içki tüketilmesi nedeniyle birçok insanın yeni yılın ilk gününe pek de iyi başlayamadığını ifade eden Saraç, güne baş ağrısı ve mide bulantısı gibi rahatsızlıklarla giren "yeniyılzedelere" bazı önerilerde bulundu.

Saraç, normalde daha erken yatmaya ve hafif yemeye alışkın olan kişiler için yılbaşı sabahının bir kabusa dönüşebileceğini ifade ederek, "Eğer gece alkol alındıysa, enginar hapları ve ılık ballı suyla karaciğer kuvvetlendirilebilir. Tekrar alkol alınması ise büyük bir hata olacaktır" dedi.

Karaciğer ve sindirim sisteminin dinlenmesinin büyük önem taşıdığını vurgulayan Saraç, yeni yılın ilk gününde özellikle alkole bağlı baş ağrısından yakınanların "Çuha çiçeği yağı" hapı almalarının faydalı olacağını belirtti. Dr. Saraç. "Bu haplar, baş ağrısını azaltacaktır. Aslında bu haplar alkol tüketiminden sonra gece yatarken alınırsa, ertesi gün daha rahat ve baş ağrısız veya daha az bir baş ağrısıyla kalkılır." diye konuştu.

Saraç, yılbaşı gecesi alkolü, yemeği, mezeleri, tatlıyı fazla kaçıranların ertesi gün ağır yağlı ve kızartmalardan, alkolden, gereksiz kimyasal ilaçlardan, sigaradan, asitli içeceklerden, aşırı ve ağır tatlılardan kaçınması gerektiğine dikkati çekti.

Özellikle zerdeçalın, alkol alan kişilerde karaciğerden toksin atılması için oldukça yararlı olduğuna değinen Saraç, "Eğer bir gün önce karaciğeri hırpalayacak şekilde ağır yemek yenildiyse veya fazla alkol tüketildiyse daha sonraki gün aralıklı olarak 2-3 kahve kaşığı toz zerdeçal, balla karıştırılıp macun gibi yutulmalı. Balla zerdeçal karışımı, karaciğerin toksin atmasını ve kendini temizlemesine yardımcı olur" dedi.

Yararlı Baharatlar
Yeni yılın ilk gününde yemeklerle birlikte bol nane, dereotu, kekik ve tarçın tüketilmesinin de yararlı olacağını anlatan Saraç, şunları kaydetti:
"Yılbaşı gecesinin ertesinde fazla miktarda kırmızı pul biber, tuz ve ekşi tüketilmemeli. Önemli olan arada bir abartarak eğlenilse, yenilse ve içilse de bu durumu bir alışkanlık haline getirmemek ve bir sonraki gün bedeni rahatlatmaktır. Yoksa her zaman insanın aralarda yiyecek ve içecek kaçamakları yapmaya ihtiyacı vardır. Önemli olan dengeyi bozmamaktır. Çünkü denge bozulursa zamanla hastalıkların önü açılmış olur."

'Geceden Kalanlara' Beslenme Listesi
Dr. Ender Saraç, "Geceden kalanlara" 1 Ocak 2006'da şu diyeti önerdi:
"Sabah: 1 bardak ılık ballı limonlu su (1 tatlı kaşığı bal, 10 damla limon ve 1 bardak su)

Öğle: 1 kase sebze çorbası (havuç, patates, maydanoz, ıspanak, kereviz ve zeytinyağlı) artı bir dilim tam buğday ekmeği ve bir kase cacık.

2 saat sonra: Bir kase kayısı ve kuru üzümlü komposto, yanında 4 adet yulaflı bisküvi.

Akşam: Sulu sebzeli tavuk yemeği, yanında bir porsiyon patates püresi.

Gece: 1 elma, 4-5 adet ceviz içi.

Gün boyunca bol ılık veya sıcak su içilmeli. Bedenin kendisini temizlemesi için en iyi seçenek sıcak sudur. Eğer midedeki aşırı gazdan yakınılıyorsa rezene çayı, baş ağrısı varsa nane, papatya çayı,

Hala alkolün etkisi geçmemişse veya yenilenler midede duruyorsa yeşil çay, rezene, zencefil çayı, kırıklık, soğuk algınlığı hissi varsa zencefil ve kuşburnu çayı yararlı olur.


 

Televizyonun Çocukların Beslenme Alışkanlıklarına Etkisi

 

İstanbul Üniversitesi'nin (İÜ) ebeveynlerle yaptığı bir araştırma, televizyon ve reklamların özellikle 7-12 yaş grubu çocukların beslenme kalitesi ve şeklini belirlediğini ortaya koydu.

Çalışma, 2 ilçedeki 2 ilköğretim okulu ile 2 çocuk yuvasına giden 0-6 ile 7-12 yaş grubu 520 çocuğun ebeveynleriyle gerçekleştirildi. Bu çocukların 374'ünün evinde en az 2 ve 2'den fazla televizyon bulunduğu ve yarıdan fazlasının 2 saatten fazla televizyon izlediği belirlendi. Araştırma, çocukların yüzde 44'ünün reklamlardan etkilendiğini ortaya koydu. Buna göre, katılımcı ailelerin yüzde 39'u, çocuklarının reklamı yapılan ürünlerden etkilenerek sıklıkla istediğini ifade etti.
Yine ailelerin yüzde 90.4'ü, fast-food tarzı hazır gıda reklamlarının çocukları üzerindeki etkisinin olumsuz olduğunu düşündüğünü bildirdi. 7-12 yaş çocukların ev dışında okul, arkadaş ve televizyonun etkisiyle tercihlerini değiştirmesinin söz konusu olabildiği belirtilen araştırmada, özellikle bu yaş grubu çocukların beslenme kalitesi ve şeklini, aileden çok televizyon izleme süresi ve reklamlardan etkilenme düzeyinin belirlediği vurgulandı.

Araştırmayı yorumlayan Yrd. Doç. Dr. Nalan Kösebalaban Doğan, televizyonun bir etkisinin de beslenme alışkanlıklarına yönelik olduğunu, fast-food tarzı beslenme ve hazır gıdaların giderek günlük beslenmenin bir bölümünü oluşturduğunu söyledi. Yapılan araştırmaların, okul öncesi çağda çocuğun beslenme alışkanlıklarını aileler etkilerken, okul çağında arkadaş, televizyon ve özellikle reklamların etkilediğinin ortaya koyduğunu kaydeden Yrd. Doç. Dr. Doğan, şöyle dedi: "Bu etki, onları reklamı yapılan gıda ürününe sahip olmaya yönlendirmekte. Sağlıklı beslenme alışkanlıkları yerini, tek tip ve çeşitli katkı maddelerini içeren fast-food veya benzeri beslenme şekline bırakmaktadır. Televizyon izleme süresinin artması, beraberinde fiziksel aktivitenin azalmasını ve öğün dışı fazla hazır gıda tüketilmesinin artmasını getirmektedir. Bu durum ise çocuklarda obezite riskini artırmaktadır."

 

KUŞ GRİBİ

 

Tıp dilinde Avian Gribi olarak da isimlendirilen Tavuk Vebası ya da son günlerde sıkça duyduğumuz ismi ile Kuş Gribi dünya sağılığını tehdit etmeye devam ediyor. Kuş gribi 1997'de Hong Kong'da ilk insan vakaları görülene kadar sadece kuş ve domuzları etkilediği düşünülen bir influenza (grip) enfeksiyonudur. Henüz hastalığın bulaşmasını tamamen önleyecek önlemlerin alınamadığını bildiren uzmanlar, geçmiş yıllarda insanlara bulaşımının olmadığı bu virüsün mutasyona uğrayarak artık insanlar için de ciddi tehlikeler yaratabileceği uyarısında bulunuyorlar.

 

Manyas'ta ölümcül kuş gribi olduğu kesinleşti. AB ve Ukrayna, Türkiye'den kümes hayvanı alımını durdurdu. Halk, tavuk eti ve yumurta yemeye korkar duruma geldi. Dünyayı tehdit eden Kuş gribinin Manyas'ta da ortaya çıkması halkı paniğe sevk etti. Kızıksa beldesinde şu ana kadar 2 bin 687 hindi, 68 ördek ve 151 tavuk itlaf edildi. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı İzmir Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Manyas'tan aldıkları numunelerde ölümcül H5 tipi kuş gribi

virüsü tespit ettiklerini açıkladı.

Ülke gündeminde ilk sıralarda yer alan Kuş Gribi konusunu tekrar ele alarak daha kapsamlı bir dosya hazırladık.

 

Kuş gribi nedir?

 

Kuş gribi, kuş (avian) gribi virüsleri tarafından meydana getirilen enfeksiyondur. Kuş gribi virüsleri normalde kuşlarda doğal olarak bulunmaktadır. Vahşi kuşlar genellikle hastalanmadan bu virüsleri bağırsaklarında taşırlar. Bununla birlikte kuş gribi kuşlar arasında çok bulaşıcıdır ve tavuklar, ördekler ve hindilerde ciddi hastalığa ve ölümlere neden olmaktadır. KuŞ gribi, kuşlara ait HSN1 kod adlı virüsten kaynaklanıyor. Virüs, kuşların bağırsağına yerleşiyor. Kümes hayvanlarını öldürüyor.

 

AVİAN İNFLUENZA A (H5N1) virüsü nedir?

 

İnfluenza A (H5N1) virüsü, esas olarak kuşlarda bulunan influenza A tipi bir grip virüsüdür. İlk kez 1961 yılında Güney Afrika'daki kuşlardan izole edilmiştir. Tüm kuş gribi virüslerinde olduğu gibi, H5N1 avian flu virüsü de esas olarak kuşlar arasında dolaşmakta ve ölümcül olabilmektedir. Çok bulaşıcıdır.

 

H5N1 virüsüne karşı koruyan bir aşı var mıdır?

 

Şu anda insanları Asya'da salgın yapmakta olan H5N1 kuş gribinden koruyabilecek bir aşı yoktur. Bununla birlikte bu virüse karşı aşı geliştirme çalışmaları devam etmektedir.İnsanları H5N1 virüsüne karşı korumak üzere geliştirilen aşının insanlarda test edileceği çalışmaların Nisan 2005'te başlaması beklenmektedir. Araştırmacılar ayrıca H9N2 kuş gribi virüsüne karşı korumak içinde aşı geliştirmeye çalışmaktadırlar.

 

Kuş gribi nasıl yayılır?

 

Kuş gribi virüsünü taşıyan kuşlarda bu virüs özellikle tükürük, burun salgısı ve dışkılarında bulunur. Virüs diğer kuşlara bu salgılar yolu ile ya da bu salgıların bulaştığı yüzeyler aracılığı ile bulaşır. Kuş gribi virüsünün insanlara hasta kuşlardan (özellikle kümes hayvanları) ve hasta kuşların salgılarının bulaştığı yüzeylerden bulaştığına inanılmaktadır.

 

 

Hastalığın hayvanlardaki seyri Nasıldır?

 

Bütün kuş türleri hastalığa duyarlı olmakla birlikte evcil kanatlılar enfeksiyona daha hassastır ve hastalık sürü içinde çok hızlı bir şekilde yayılır. Hastalığın kuluçka süresi bireysel olarak hayvanda birkaç saatten 3 güne kadardır. Hastalık 14 gün içinde tüm sürüye yayılır.

Kuşlarda bu hastalığın 2 formu vardır. Hastalığın hafif formu hafif solunum sistemi hastalığı, bazen sadece tüylerde kabarma ve yumurta veriminde düşüş ile kendini gösterir. Hastalığın ikinci formu ilk defa 1878 yılında İtalya'da tanımlanmıştır.

Hastalığın bu formu kuşlarda son derece bulaşıcıdır, kısa sürede ve çok yüksek oranda ölüme sebep olur. Bu hastalığın ana belirtileri; depresyon, iştah kaybı, yumurta veriminde azalma, sinirsel belirtiler, kan dolaşımındaki düzensizlik nedeniyle ibik ve gaga altı kısmında şişlik ve morarma, hırıltılı solunum ve ishaldir. Herhangi bir semptom görülmeksizin de ani ölüm de görülebilir. Ölüm oranı tür, yaş, virüs tipleri ve çevresel faktörlere bağlı olarak % 100'e kadar ulaşabilir.

 

Kuş gribi (avian flu) insanlarda enfeksiyona neden olur mu?

 

Dünyada gribe neden olan virüsler genel olarak A,B,C olarak kategorize ediliyor. Değişik karekterde olan bu virüslerden B ve C tipi, insanda grip enfeksiyonuna neden olurken; A tipinin kanatlı hayvanlarda Avian adı verilen bir çeşit gribe neden olduğu bilinmektedir.

Tip A grip virüslerinin pek çok değişik alt tipi vardır. Bu alt tipler, A tipi grip virüsünün yüzeyinde bulunan ve Hemaglutinin (HA) ve Nöraminidaz (NA) proteinlerinin yapısına göre değişmektedir Avian flu (kuş gribi), esas olarak kuşlarda bulunan ve dolaşan virüsleri tanımlamaktadır. Kuş gribi virüsleri aslında insanları enfekte edebildiklerini bilmemize rağmen genellikle insanları enfekte etmez.

İnsan grip virüsleri ise esas olarak insanlarda yaygın olarak dolaşan ve hastalık yapan virüsleri tanımlamaktadır. İnsanlarda dolaştığı bilinen 3 alt tip grip virüsü bulunmaktadır; H1N1, H1N2, H3N2. Şu anda dolaşan insan virüslerinin genetik olarak bazı parçaları kuş grip virüslerinden orijin almaktadır.

A tipi grip virüsleri sürekli değişim geçirmektedir ve zaman içinde insanları enfekte edebilme ve insanlar arasında yayılabilme yeteneği kazanabilmektedirler.

 

İnsanlardaki kuş gribi enfeksiyonunun bulguları nelerdir?

 

İnsanlarda görülen kuş gribi ateş, öksürük, boğaz ağrısı, kas ağrıları gibi tipik grip benzeri bulgulardan göz enfeksiyonları, zatürre, ciddi solunum yolu hastalıkları (akut solunum sıkıntısı gibi) ve diğer ciddi hayatı tehdit eden komplikasyonlara kadar değişen bir yelpazede değişebilmektedir.

 

Kuş gribinin insanlar için riski nedir?

 

Kuş gribinin insanlar için riski genel olarak düşüktür çünkü kuş gribi özellikle kuşlarda hastalık yapmakta ve genelde insanları enfekte etmemektedir. Bununla birlikte kümes hayvanlarında (tavuk, ördek ve hindi) görülen kuş gribi salgını sırasında, insanların hasta kuşlarla temas etmesi veya hasta kuşların salgılarının bulaştığı yüzeylerle temas etmesi ihtimali arttığı için, kuş gribinin insanlara bulaşma ihtimalide artmaktadır. Şu anda Asya'daki kümes hayvanlarında görülen H5N1-AVIAN FLU (H5N1-Kuş gribi) salgını insanlarda enfeksiyon ve ölümlere neden olmaktadır. Bu durumda insanlar hasta kümes hayvanları ile temastan kaçınmalı ve kümes hayvanlarının kullanımı ve pişirilmesi konusunda dikkatli olunmalıdır.

 

H5N1 virüsünün insandan insana geçişi nadirdir. Bununla birlikte tüm influenza virüsleri değişme yeteneğine sahiptir ve bilim adamları H5N1 virüsünün bir gün insandan insana kolayca geçebilme ve insanları kolayca hasta edebileceğine inanmaktadır. Bu virüse karşı insanlarda bağışıklık yoktur ve eğer H5N1 virüsü insandan insana kolayca bulaşma yeteneği kazanırsa tüm dünyada kuş gribi salgınına sebep olabilir. Böyle bir salgının ne zaman meydana gelebileceğini tahmin etmek mümkün değildir. Ancak şu anda devam etmekte olan salgın, muhtemel dünya çapında bir salgına yol açabilme ihtimali nedeniyle çok yakından takip edilmekte ve hazırlık yapılmaktadır.

 

Kuş gribi nasıl tedavi edilir?

 

Çalışmalar insan grip virüslerini tedavi eden ilaçların kuş gribi virüsünü de tedavi edebileceğini göstermiştir. Bununla birlikte kuş gribi virüsleri bu ilaçlara direnç gösterebilmekte ve ilaç tedavisi başarısız olabilmektedir.

 

Kuş gribinin aşısı var mı? 
 

Tam hazır bir aşı henüz yok ancak özellikle insanlarda hastalık yapan virüsün H5N1'e ait aşılar üretilmeye başlanmış durumda. Ayrıca elimizdeki anti-viral ilaçlar hastalığa karşı etkili ve hastalığın yayılması uygun kullanım ile sağlanabilir.    

Tavuk eti yemekle kuş gribi bulaşır mı? 


Kuş gribi besinler yoluyla bulaşan bir hastalık değil, yani tavuk yemek hala güvenilir. Ancak virüs tavuğun bağırsaklarında taşındığı için kurutulmuş etin toz haline gelip havaya karışması ve solunum yoluyla alınması gibi hipotetik bir risk olabileceği ama bununla insanların enfekte olmalarının beklenmediği uzmanlar tarafından bildirilmiş durumda.  


İyice Pişirmeden Yemeyin!..


Virüsün tesbit edilmesinin ardından başta AB olmak üzere Avrupa ülkeleri Türkiye'den kümes hayvanı ithalatını durdurdu. İthalat durdurma kararı alan ülkeler Yunanistan, Polonya ve Ukrayna. Virüsün 80 derecelik ısıya dayanıklı olduğunu belirten yetkililer, 'Kanatlı hayvanları iyice pişirilmeden kesinlikle

yemeyin' dedi.

Büyük bir kuş gribi salgını beklenmekte mi?

 

Hastalığın insandan insana bulaştığına dair şüpheler olmakla birlikte bu durum henüz kesinleşmemiştir. Hastalık henüz diğer insan gripleri ile birleşmemiştir. Bu olasılığın gerçekleşmesi durumunda insandan insana kolayca bulaşabilen bir virüs genetik değişiklik yoluyla oluşabilecektir. Uzmanlar bu durumun tüm dünyayı kapsayan ciddi bir salgına dönüşebileceğinden korkmaktalar.

 

DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ'NÜN KUŞ GRİBİYLE İLGİLİ RAPORU

29 EYLÜL 2005

 

Aralık 2004 ortasından şu ana kadar 64 insan vakası meydana gelmiştir ve bunların 21'i hayatını kaybetmiştir.

 

DSÖ tarafından bildirilen kümülatif influenza A/H5N1 influenza virüsü ile insan vakaları (29 Eylül 2005)

 

Başlangıç

tarihi

Endonezya

Vietnam

Tayland

Kamboçya

Toplam

vakalar

ölümler

vakalar

ölümler

vakalar

ölümler

vakalar

ölümler

vakalar

ölümler

26.12.03-10.03.04

0

0

23

16

12

8

0

0

35

24

19.07.04-08.10.04

0

0

4

4

5

4

0

0

9

8

16.12.04- bugüne

4

3

64

21

0

0

4

4

70

27

Toplam

4

3

91

41

17

12

4

4

116

60

 

Toplam sayılar ölümleri de içermektedir.

DSÖ sadece laboratuarda konfirme vakaları bildirmektedir.

Levent GENÇ

Kırıkkale

 

UNUTKANLIK

 

Beyin en karmaşık bir bilgisayarla kıyaslanmayacak kadar

üstündür. Sürekli değişen yüzlerce ayrı olayı, hedefi aynı anda denetleyebilir. Anılar, notlar beynin belirli bölgelerinde bir teyp gibi kaydedilip saklanır.

Unutkanlık beynin aşırı yorulmasına, çok daha önemli sorunların öncelik taşımasına, kişinin ruhsal yapısına ya da unutmaması gereken şeye yeteri kadar önem vermemesinden kaynaklanır. Bu gibi durumlar hiçbir hastalığa bağlı bulunmadan gelişen olaylardır v e aşağıdaki öneriler de bu gibi durumlar içindir.

 

 

KELLİK

 

Bütün yaşta ya da belli bir bölgede saç kaybıdır.

 

Akut ateşli hastalıklara sonrası, troid hastalığında, ikinci devre frengide veya veremde saç kaybı ve kellik olabilir, ancak hastalık geçtikten sonra genellikle saçlar yeniden çıkar. İleri yaşlarda görülen kellik ise kalıtımla ve hormon dengesiyle ilişkili olup, hadımlarda kellik görülmez. Alopecia areata denen durumda, başta kel alanlar belirip, bunların birleşmesiyle bütün baş kel kalır. Vakarlın %99'unda tedavi ile veya kendi halinde saç yeniden çıkar.

 

 

ŞEKER HASTALIĞI

 

(Diyabet): Kanda glikozun artması sonucu, idrarda şeker bulunmasıdır. İki türü vardır.

  1. Şekersiz Diyabet (Diabetes insipidus): Bu durumda, hasta bol miktarda, çok seyreltik idrar çıkarmaktadır.

Hipofiz bezinin arka kısmınca salgılanan vazopressin hormonunun yetmezliğidir.

  1. Şekerli Diyabet (Diabetes mellitus): Bilinen şeker hastalığıdır.

Nedeni: pankreas tarafından salgılanan insülün hormonu azlığıdır.

 

Hastalık, orta yaşlarda, çok hafif bir şekilde başlayabilir ve teşhis edilmesi ancak genel bir muayene esnasında olur. Şeker hastalığı aynı zamanda atar damar hastalıklarıyla da ilgilidir. Kadınlardaki ilk şikayet, dış üreme organlarındaki kaşıntıdır.

Hastalık yaşamın erken döneminde başlarsa, daha ağır seyreder. Hasta, gittikçe artan susuzluk duygusu, halsizlik ve kilo kaybından şikayet eder, sık ve az idrar çıkartır. Kadınlarda adetler kesilebilir ve dış üreme organlarında kaşıntı başlar, erkeklerde ise cinsel güç azalabilir. Dişetleri iltahabına sık rastlanır ve tekrarlayan çıbanlar, geceleri gelen bacak krampları, el ve ayaklarda karıncalanma ve uyuşma, diyabetin sık rastlanan ön belirtileridir. İdrarda şeker boldur ve ağır şeker vakalarında, hastanın soluğu aseton kokar.

Bu konuda uzman bir doktora danışılmasında fayda vardır, tedavi edilmezse bilinç kaybı ve şeker koması görülür. Bu hastalık, akciğer veremi gibi, diğer bir kronik hastalıkla bir arada bulunabilir.

Tedavi uzman bir doktor tarafından yapılmalıdır. Bazen sadece perhizle idare edilebilir, perhizle birlikte ağızdan anti-diyabetik ilaç alınabilir veya daha ağır vakalarda, insülin kullanılması da gerekebilir. Ağır vakalarda, düşük şeker düzeyinden ötürü, koma tehlikesi olduğu gibi, bazen de çok yüksek kan şeker ve keton (vücutta, yağ ve proteinlerin tam olmayan oksitlenmesi sonucu ortaya çıkan maddeler) düzeyinden ötürü koma (şeker koması) olasılığı vardır.

  1. Düşük kan şekeri düzeyi koması (Hipoglisemik koma): Yüksek doz insülin almaktan, bir öğün atlamaktan veya şiddetli idman yapmaktan ötürü, kan şeker düzeyinin düşmesidir.

Önceleri iyi olan bir hastada, ani başlaması tipiktir. Öncü belirtiler, huzursuzluk, bayılma duygusu, kalp çarpıntısı, soğuk terleme ve açlık duygusudur. Hasta, genellikle belirtileri tanır ve nöbeti bir miktar şeker yiyerek atlatır. Bunu önleyemezse, sarhoşmuş gibi yürür, konuşur, bayılır ve komaya girer.

  1. Şeker koması: Kanda artmış şeker düzeyi ve ketonların varlığıdır. Bilinen şeker hastalarında, bir doz insülinin ihmal edilmesi, gereğinden az insülin kullanılması, akut zerk veya ruhsal sıkıntı hali bu komaya neden olabilir. Bir de tedavi edilmemiş şeker hastalığı vakaları bu komayla sonuçlanır.

Bu koma hali yavaş yavaş belirir. Hastanın iştahı azalır, bulantı ve kusma başlar. Karında ağrı ve uyuklama da görülebilir. Deri kurur ve kötü kokuludur, kan basıncı düşer ve nabız hızlı ve zayıf atar. Solunum derindir.

İnsülin kullanan diyabetliler, yanlarında şeker taşımalı ve üstlerinde bulundurdukları bir kartta da kişinin şeker hastası olduğu ve neresinde şeker bulunduğu yazılı olmalıdır.

Şeker hastaları doktor tarafından kendilerine verilen diyete mutlaka uymak zorundadırlar.

 

NEZLE

 

Üst solunum yollarının bir enfeksiyonudur.

Etken virüslerin haricinde diğer birçok virüs bu hastalığa neden olurlar.