2007 Yılında Türkiye'de ve Dünyada Ekonomisinde Genel Beklentiler ve Piyasalara Yansıması
Türkiyede 2007 yılı için ekonomik büyüme tahminleri 2006'nın altında kalıyor, şirket kararında göreceli azalma bekleniyor.
Yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimi bunun yanında genel seçimler Türkiye'nin gündemine oturacaktır.İmkb nin hareketinin bu iki temel gösterge altında kalacağını düşünüyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde iktidar partisinin tutumu önem taşıyor (merkez bankası başkanının seçimini dahi tartışma konusu yapan zamanında uygun adayı seçemeyen piyasaları diken üstünde bırakan iktidarın cumhurbaşkanlığı seçimini sorunsuz, çekişmesiz, gerilimsiz anlatabilmesi olanaksız gibi görünüyor) toplumda oluşacak olan tartışma İmkb ve para piyasaları üzerinde etkili olacaktır. Doların mayıs ayında yaşadığı yükselişin benzerini nisan ayında ya da öncesinde yaşaması çok büyük olasılıktır. Bu olanağı düşünebilecek olan tek gelişme cumhurbaşkanının seçimi esnasında toplumda ve siyasette gerilimi düşürecek olan geniş bir uzlaşının sağlanabilmesidir.
Genel seçimlerin oluşacak olan yeni mecliste koalisyon iktidarı oluşturması piysalarda tedirginlik sebebi olabilir.Buna rağmen bu olasılık dört yıldır Türkiye'de varlıklara yatırım yapan kişiler, kurumlar tarfından yumuşatılmaya çalışılacaktır. Basın tv kısaca medya aracılığı ile varlık fiyatlarının düşmemesi yönünde çabalar sarf edilecektir.Koalisyon hükümetinin getireceği sorunlar görmezden gelinecek hasıraltı edilecektir.Bu şekilde varlık fiyatlarının düşmemesi amaçlanacaktır.
Yinede Türkiye son dört senede yaşadığı yüksek fiyatlama seviyelerini 2006 nın oluşan dolar değerlerini görmek güçlü olasılıktır.
Yabancı sermayenin Türkiye'ye bakışı köklü bir şekilde değişmeyecek uzun vadeli yatırmlar gerek sıcak para cinsinden gerekse sabit sermaye yatırımları devam edecektir. Türkiyenin özelleştirme süreci 2007 yılı içinde 2006 yılı kadar aktif olmayacaktır. Seçim süreci kamuoyunda özelleştirme gibi hassas konuların politik malzeme olması tehlikesinden dolayı özelleştirmede planlanan satış oranlarına ulaşılamayacaktır.
Hükümetin seçime giderken yapacağı harcamalar IMF'nin izin verdiği ölçüde kalacaktır. Buna rağmen 2007 yılındaki faiz dışı fazla hedefi tutturulamayacaktır. Bütçe açığının beklenenden daha fazla olma olasılığı yüksektir.Hedeflenen enflasyonun tutturula bilmesi güçtür.
Türkiyenin uzun süredir gündeminde olan cari açık problemi devam edecektir. Finanse ediliyorsa sorun yoktur mantığı siyasetçiler ve ekonomi yönetimi tarafından korunacaktır.
AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler dalgalanmalar neden olabilecek, fakat her iki tarafında görüşmeleri tamamen hukuksal anlamda durdurma girişimi olmayacaktır. Seçim sürecindeki Türkiye'ye AB'nin yatırımları politik riskler içereceği için aşırıya kaçamayacak ilimli bir çizgide gidecektir.
Ytl faizlerinin 2007 yılına kadar yüksek seyretmesi beklenmektedir. Nominal faizin dışında reel faizlerin %11 civarı olması beklenmektedir. Buda doların aşırı değer kazanmasını engelleyecektir. Doların siyasi çıkışlara göre yurt dışı gelişmelere göre kısa süreli sert hareketler olabilir.Bu sert hareketlerden hemen sonra yüksek reel getirili TL faizlerden yararlanmak yatırım stratejisi açısından uygun olacaktır.
Dünya ekonemisindeki büyüme-enflasyon dengesi dikkatle izlenecek. Borsa ve para piyasalarına güçlü etkisi görülecektir.
Özellikle ABD ekonomisindeki gelişmeler çok önem taşıyor. Burada izlenmesi gereken konut sektörünün 2006 yılında gösterdiği yavaşlamanın 2007 yılında tekrar büyümeye dönüşüp dönüşmemesi olacaktır. ABD ekonomisindeki 2006 yılının ikinci yarısında gözlenen ekonemideki durgunluk konut sektöründeki daralma ile olmuştu.
Tüketici harcamaları güçlü seyrini koruyor. Bu eğilimin 2007 yılındada devam etmesini bekliyoruz.Konut sektöründe gelecek olan güçlü veriler ABD de tekrar faiz artırımlarını gündeme getirebilir.(piyasalardaki güçlü beklenti ABD de faiz indirimi olacak yönünde.) Bu taktirde dünya borsalarında düşüş, dolar/avro paritesinde dolar lehine güçlenme görülecektir. ABD de faiz indirimleri gerçekleşirse bu kezde dünya borsalarında kısmen bir yükseliş görülecektir. Daha sonrasında ekonomik durgunluk söylemi işlenip borsalara satış gelecektir.
Emtia fiyatlarının seviyesinde oluşan dalgalanmalar(petrol, bakır öncelikli) dünya borsalarında ve para birimlerinde belirleyici olacaktır buralarda gerçekleşek olan şiddetli fiyat değişimleri dikkatle izlenmeli.
Dünya genelinde likidite fazlası devam edecektir. Ekonomik büyüme yönünde bunun olumlu etkisi görülecekken, enflasyonun yükselme ihtimali önemli bir tehdit olarak dünya ekonemi gündeminde olacaktır.ABD' nin Irak'ta içine düştüğü çıkmaz Bush yönetiminin (son kongre seçimlerinide kaybetmesi) büyük ortadoğu projesinden dönemsel olarak vazgeçmesi sonucunu doğuracaktır. Suriye ve İran'a yönelttiği tehditkar tutumu değiştirmesine neden olacak (şu anda gündemde bu ülkelerle iş birliği yapmak eğilimi var. Iraktaki sorunu gidermek için) ABD nin bu söylem değişikliği petrol ve altında oluşacak olan spekülatif alımları ortadan kaldıracaktır.
Çin ekonomisindeki büyüme trendi devam edecek. Bu Asya ekonomilerini güçlü tutacaktır. Avrupa'nın faiz artırımının devam etmesi beklenmektedir. Japonya da 2007 sonunda faizlerin %1 e çıkması beklenmektedir. Japonyanın faiz oranının daha yüksek bir seviyeye çıkması asya para birimlerinin dalgalanmsına neden olabilir. ABD nin Çin para birimi yuan ın değerlenmesi yönündeki baskıları devam edecektir. ABD nin ticaret açığı sorunun gidermek için elindeki en güçlü silah budur.
Adil Bellek, 27.11.2006
Türkiye'de 2005 başından beri banka birleşme ve satın almaları
Türkiye'de iyileşen ekonomik ortam ve AB üyeliği yolundaki gelişmeler sonrasında artmaya başlayan yabancı sermaye, en çok finans sektörüne ilgi gösterdi.
Aşağıda 2005 başından bugüne kadar bankacılık sektöründe birleşme ve satın alma konusunda yaşanan gelişmeler sıralanıyor:
-- 17 Ekim 2006: ABD'li finans devi Citigroup , Şubat ayında stratejik ortaklık ve işbirliği olanaklarının araştırılması için yatırım bankası UBS'e yetki veren Akbank'ın yüzde 20'sini 3.1 milyar dolara satın almak üzere anlaştı. Anlaşmada, "Citigroup ortaklığı süresince, Sabancı Holding veya iştiraklerinden yapılacak hisse alımları ve benzeri istisnalar dışında, Akbank'daki stratejik payını yüzde 20'nin üzerine çıkarmayacaktır" ifadesi yer aldı.
-- 4 Eylül 2006: MNG Bank'ın yüzde 91 hissesinin Lübnanlı Hariri ailesinin iki bankacılık iştirakine 160 milyon dolara satılması için 4 Eylül'de BDDK'ya başvuru yapıldı. Mehmet Nazif Günal'a ait MNG Bank'ın yüzde 91 hissesinin, Lübnan merkezli BankMed'te yüzde 99, Ürdün merkezli Arab Bank'ta ise yüzde 15 hissesi olan Hariri ailesine satılması sonrasında Arab Bank, MNG'nin yüzde 50'sine, Bankmed ise yüzde 41'ine sahip olacak.
-- 31 Ağustos 2006: Uluslararası yatırım bankası Merrill Lynch , Tat Yatırım Bankası'nı (Tatbank) ve bankanın aracı kurumu olan Tat Menkul'ü satın almaya karar verdiğini açıkladı ancak mali ayrıntılarla ilgili bilgi vermedi.
-- 3 Temmuz 2006: Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), 3 Temmuz'da yaptığı açıklamada Uzan Grubundan haczedilen Adabank'ın yüzde 99.99 hissesini Kuveyt merkezli The International Investor şirketine 45.1 milyon YTL ile satıldığını açıkladı.
-- 30 Mayıs 2006: Fransa-Belçika finansal hizmetler grubu kamu ve yerel yönetim altyapı finansörü Dexia Denizbank'ın Zorlu Holding'in elindeki yüzde 75 hissenin 2.44 milyar dolara alımı konusunda Zorlu Holding'le anlaştı. Dexia'nın hisse devir bedelini 17 Ekim'de Zorlu Holding'e ödemesiyle devir işlemi tamamlanırken, Dexia, Denizbank'ın İMKB'de işlem gören yüzde 25 hissesi için çağrı başvurusunda bulundu.
-- 8 Mayıs 2006: Tekfenbank'ın yüzde 70'inin, bankanın tamamı için 260 milyon dolarlık bir değer üzerinden, Yunanistan'ın aktifler açısından en büyük üçüncü, piyasa değeri açısından ikinci bankası olan EFG Eurobank'a satışı konusunda EFG Eurobank ile Tekfenbank'ın sahibi Tekfen Holding anlaşmaya vardı. Tekfen Holding bankadaki yüzde 30 hissesini koruyup stratejik ortaklığını sürdürecek.
-- 3 Nisan 2006: Finans bank'ın yüzde 46'sının, Yunanistan'ın aktif büyüklüğü açısından en büyük bankası olan National Bank'a 2 .3 milyar euroya satıldı.
-- 13 Aralık 2005: İsrailli Bank Hapoalim < POLI.TA > Cıngıllıoğlu'na ait C Bank'ın yüzde 57.55'ini 113 milyon dolara satın aldı. Yeni bankanın adı Bank Pozitif oldu.
-- 28 Eylül 2005: İtalyan Unicredit ile Koç Holding'in yarı yarıya ortaklığı olan Koçbank, Yapı Kredi Bankası'nın yüzde 57.42'sini 1.182 milyar euro bedelle satın aldı. Yapı Kredi'nin o günkü toplam değeri 2.059 milyar euro olarak belirlenmişti.
-- 24 Ağustos 2005: Garanti Bankası'nın ana hissedarı Doğuş Holding, General Electric'in (GE) iştiraki GE Consumer Finance ile, bankanın yüzde 25.5 hissesinin 1.556 milyar dolara satılması konusunda anlaşmaya vardı. Bu rakam Garanti'nin tamamı için 6.1 milyar dolara karşılık geldi. Anlaşmada, bankanın eşit ortaklık prensibi çerçevesinde yönetilmesi yer aldı.
-- 11 Nisan 2005: Bankacılık ve sigortacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Hollanda-Belç ika finansal grubu Fortis , Dışbank'ın yüzde 89.3 hissesini satın alınması konusunda bankanın aralarında Doğan Holding ve Doğan ailesinin de bulunduğu hissedarları ile anlaşma imzaladı. İşlemin toplam değeri 985 milyon euro değerindeydi.
-- 10 Şubat 2005: Fransız BNP Paribas , Türk Ekonomi Bankası'nın (TEB) yüzde 84.25'ine sahip olan TEB Mali Yatırımlar'ın yüzde 50'sini 216.8 milyon dolara satın aldı. Böylece BNP Paribas, TEB'in de yüzde 42.12'sine sahip oldu. Emine Aksoyer , Kasım 2006
Sayfa Başı
Cari işlemler açığı, yılın 8 aylık bölümünde 22 buçuk milyar dolara ulaştı
Merkez Bankası'nın, Ocak-Ağustos dönemi Ödemeler Dengesi Gelişmeleri Raporu'na göre, bu yılın Ağustos ayında cari açık, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 43 artışla 1 milyar 711 milyon dolar olarak gerçekleşti.
Böylece yılın 8 aylık bölümünde cari işlemler açığı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 44,6'lık artışla 22 milyar 422 milyon dolara ulaştı.
Cari işlemler açığı geçen yılın Ocak-Ağustos döneminde 15 milyar 510 milyon dolar düzeyinde gerçekleşmişti.
Cari açıkta en büyük paya sahip olan dış ticaret açığı ise Ocak-Ağustos döneminde geçen yıla göre yüzde 29,4 artışla 27 milyar 980 milyon dolar olarak gerçekleşti.
2002 2006 Artış
Borç Miktarı Fert Başına Borç Borç Miktarı Fert Başına Borç (%)
İÇ BORÇ 144,2 Milyar YTL 2072,41 YTL 251,9 Milyar YTL 3409,83 YTL 64,54
DIŞ BORÇ 205,7 Mil YTL 2955,69 YTL 292,3 Milyar YTL 3957,19 YTL 33,89
Toplam BORÇ 349,9 Mil YTL 5028,10 YTL 544,2 Mi YTL 7367,02 YTL 46,50
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı
Hesaplamalar: BASK
Döviz Kurları: TCMB 18.11.2002 1 ABD Doları= 1,58 YTL. (58. Hükümetin kurulduğu tarih)
05.10.2006 1 ABD Doları= 1,51 YTL.
Nüfus verileri: 2002 Yılı Türkiye Nüfusu 69 Milyon 600 Bin
2006 Yılı Türkiye Nüfusu 73 Milyon 874 Bin (NVİGM 1 Temmuz 2006 itibariyle)
Dış Borçlar Dolar cinsinden 2002 Yılı = 130,2 Milyar Dolar (2002 yıl sonu)
2006 Yılı = 193,6 Milyar Dolar (2006 ikinci çeyrek)
“ AK Parti Hükümeti kurulduğunda (18 Kasım 2002) 349,9 Milyar YTL olan iç ve dış borç stokunun, 4 yıl içerisinde yüzde 46,50 oranında artarak 544,2 Milyar YTL'ye ulaşmasını ürkütücü bir gelişme olarak gördüğünü belirtmektedir. AK Parti iktidara geldiğinde doğan her bebek 5.028 YTL borçla doğarken, AK Parti iktidarının 4'üncü yılında doğan her bebek 7.367 YTL borçla doğmaktadır.”
Bu haliyle Türk Ekonomisi yoğun bakım ünitesine alınmış bir hastayı andırmaktadır. En küçük enfeksiyonda yüreğimizi ağzımıza getirmektedir.”
Bize göre Hükümetin 4 yıl boyunca yaptığı en isabetli icraat Türk Lirasından 6 sıfır atmak olmuştur. Aksi takdirde 544,2 Milyar YTL tutarındaki iç ve dış borç stokumuzu YARIM KENTİLYON şeklinde ifade ederken oldukça zorlanacaktık
Emine Aksoyer, 10.10.2006
Türkiye'nin Özelleştirme Raporu
Özelleştirme'de ‘Türkiye 20 yılda yapamadığını 1 yılda yapması' bir başarı olarak kabul edilmemeli. Neden?
Ofer'in Galataport özelleştirmesi: Özelleştirilen alanın statüsü kesin olarak tanımlanmamıştır. Galata Limanı'nın gelecekte bir Bakanlar Kurulu kararı ile ''serbest bölge'' haline getirilmesi olasılığı var. Türk vergi kanunlarının uygulanmadığı gümrüksüz bir alan haline getirilmesi düşünülüyorsa, buraların işletmesine değer biçilebilir mi? Bu açıklar ihale şartnamesinde net olarak belirtilmemiştir. Bugünkü değeri sadece 200 bin Euro olan Galaport ihalesini 49 yıl için 3.538 bin Avro teklif eden Ofer-Kutman ortaklığı kazanmıştı.
Sadece yabancilara kolaylık sağlayacak koşulların oluşturulmaya çalışılması. Örneğin; Galataport'ta liman yapımı değil, limanın işletme hakkı vardır ve dolayısıyla liman işletmesi yap-işlet-devret kapsamına girmez.” Yap-işlet-devret modelinin ancak, KİT niteliğindeki kuruluşlarca uygulanabilir. TDİ'nin bir KİT değil, anonim şirket olduğu ve bu yüzden yap-işlet-devret yöntemiyle iş yapamayacağını belirtmek gerekir. ihalenin yap-işlet-devret kapsamına sokulmasının nedeninin, (yabancılar için)uluslararası tahkime gitmenin yolunu açmak olduğu ifade edildi.
Trabzon limanının özelleştirmesinde Trabzon milletvekillerinin olaya karışması (insider trading) , bazı özelleştirmelerde yanlış strateji izlenmesi (Tekel özelleştirilmesi). Stratejik açıdan önemli olan Türk Telekom'un yabancı ağırlıklı bir firmaya (Hariri'nin) satılması, Milli güvenlik ilkeleri gözetilmeden yapılan özelleştirmeler, mahkemelik olan çoklarca özelleştirme vakası, özelleştirmelerde Yahudilere öncelik verilmesi (Yahudi sami Ofer TÜPRAŞ hisselerinden altı ayda 800 milyon dolar kazanmıştır, kuşkusuz dünya rekoru olup, Türkiye''deki kolaylık, onları bile şaşırtmıştır…), Yahudi düşmanlığının sırası değil denilmesi , ülkenin her türlü varlığının babalar gibi satılmak istemesi, daha niceleri… özelleştirme gelirlerimizi azaltamayız diye çalışanlarına verilmeyen aynı zamanda alıcısı çıkmayan ve kapatılmak istenen küçük devlet işletmeleri.
Bütün bunlar özelleştirmelerde Türk milletin menfatinin maksimumda gözetilmediği durumunu ortaya çıkarıyor. Devletin malının, dolayısı ile Türk milletinin malının haraç mezat satılarak, borç kapatılmak istemesinin sonuçları üzücü olacaktır. Dolayısı ile faliyet alanını daraltmak isteyen yük azaltayım derken devletin güçsüzleşmesi, halkın yoksulluğunun artması anlamına gelir.
Özelleştirme Nasıl Yapılmalı? Atatürk'ün belirttiği özelleştirme modellerini doğru zamanlamalarla uygulayarak, Türk Milletine zarar verme görüşleri ve potansiyeli olan etnik grupları ihalelerden eleyerek, 3 yılı ödemesiz, 49 yıl sonunda ödeyeceği rakamın bugünkü değeri, orta ölçekli bir kobinin cebinden çıkarıp vereceği miktar kadar olmayacaği fiyatlara yabancıya satılarak ,Devletin sosyal devlet olmaktan tamamen çıkarmayarak, kapitalizmin ilkelerini halkı ezmek için kullanmayarak…..
Yılın 9 aylık bölümünde gerçekleştirilen özelleştirmelerin toplamı 20 milyar dolara yaklaştı. 1985 yılında Türkiye'nin gündemine giren özelleştirme, istikrarlı bir seyir izlemedi. Türk şirketlerinin 2000 ve 2001 krizinin etkisinde olması, hükümetlerin icraatıyla ‘nereden buldun' yasasının uygulanma endişesi ile yurt dışına kaçan Türk Sermayesi ile 2002 yılına kadar toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme yapılabildi.
Ancak, makro ekonomik göstergelerdeki iyileşme, ekonominin istikrarlı bir yapıya kavuşması, Avrupa Birliği'nden müzakere tarihi alınması, Uluslararası Para Fonu IMF'nin ekonomik programına AKP iktidarının gösterdiği uyum, Özelleştirme ihale şartnamelerinde yabancılara sağlanan avantajlı durumlar yabancı sermayenin özelleştirmeye ilgisini arttırdı.
2005 özelleştirme yılı oldu. Türk şirketlerinin 2001 krizinde yeni çıkması ve yabancıların oldukça fazla teşvik edilmesi ile 2005 yılı özelleştirmelerin en çok sonuçlandırıldığı yıl oldu.Bu yılın 9 aylık bölümünde, 16 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirildi.
6 milyar 550 milyon dolarlık Telekom, 4 milyar 140 milyon dolarlık Tüpraş, 2 milyar 770 milyon dolarlık Erdemir özelleştirmeleri yılın en büyük özelleştirmeleri oldu. Bunlara 3 milyar dolarlık Atatürk Hava Limanı ihalesi eklendiğinde bu yıl gerçekleştirilen özelleştirme tutarı 20 milyar dolara yaklaştı.
Özelleştirme gelirleri borçların azaltılmasında kullanılması Hazine'nin elini güçlendiriyor. Borçların azalması faiz oranlarının bir başka deyişle Türkiye'nin borçlanma maliyetinin düşmesi demek. Faiz oranlarındaki 1 puanlık düşüş Türkiye'ye yaklaşık 3 milyar dolar kazandırıyor. Evet doğrudur nezaman? ‘Özelleştirme gelirlerindeki artış Hazine'nin elini güçlendiriyor' uydurmacası ancak hazinenin elde ettiği avantajı doğru yerde kullanıp sattığı malı yerine koyacak kazanımları elde ettiği zaman iyi bir şeydir. Evin değerli eşyalarının sat , sat sonrada açıkta kal bizim gidişatımız buna benzemektedir. Stratejik açıdan olmayabilir ama ekonomik açıdan Satılan işletmelerden elde edilen geliri, istihdamı arttırıcı yönde kullanılmalıdır. Mülkiyeti tamamen devlette olamasa bile zenginlik arttırıcı yatırımlara girişmeli….
Emine Aksoyer, 05.10.2005
'''Cep delik, cepken delik
Yen delik, kaftan delik
Don delik, mintan delik
Kevgir misin be kardeşlik'''
Orhan Veli'nin bu dizeleri Türkiye'nin Borç durumunu ne kadarda güzel açıklıyor. Buyurun işte rakamlar
Dünya Bankası'na 6, IMF'ye 17 Milyar Dolar Borçla Türkiye En Borçlu İkinci Ülke.
Türkiye'nin 30 Haziran 2005 tarihi itibariyle, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu IMF'ye yaklaşık 23 milyar dolar borcu olduğu bildirildi. Devlet Bakanı Ali Babacan'ın Meclis'te soru önergesine verdiği yanıta göre, Türkiye, Dünya Bankası'na borcu olan ülkeler arasında 6'ncı sırada bulunuyor. Türkiye, Çin, Meksika, Brezilya, Endonezya ve Arjantin'den sonra en borçlu ülke...
Türkiye'nin Dünya Bankası'na borcu 6 milyar dolar... IMF'ye en fazla borcu olan ülkeler sıralamasında ise Türkiye, Brezilya'nın ardından yaklaşık 17 milyar dolarla ikinci sırada yeralıyor.
Ulusal gelirde de 1996'ya göre 2005'in ilk çeyreği itibariyle yüzde 68.1 oranında artış kaydedildi. Bu yılın ilk çeyreği itibariyle Türkiye, ulusal gelirinin yüzde 51.7'si düzeyinde toplam dış borca sahip bir ülke. Toplam dış borcun ihracat içindeki payı, bu yılın ilk çeyreği itibariyle yüzde 229.6 oldu. Borç geri ödemelerinin ihracat içindeki payı ise bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 43.3 , faiz ödemelerinin ihracat içindeki payı ise bu yılın ilk çeyreği itibariyle de yüzde 10.6 oldu.
Türkiye'nin Dış Borcu (Milyar $) |
1996 |
2004 |
2005 ilk çeyrek |
79.3 |
161.8 |
159.9 |
10 yıllık süre boyunca Türkiye'nin borçları |
% 101.7 oranında arttı. |
|
|
|
|
Türkiye'nin Dış Borç Geri Ödemesi (Milyar $) |
1996 |
2005 ilk çeyrek |
Artış Oranı |
11,4 |
30.2 |
165% |
|
|
|
Türkiye'nin İhracatı (Milyar $) |
1996 |
2005 ilk çeyrek |
Artış Oranı |
23,2 |
69,7 |
200% |
Emine Aksoyer,05.08.2005
Yabancı Sermaye İki Ucu Çatallı Değnek
Yabancı sermayenin bir ucundaki çatal, yabancı sermayenin gelmemesi, kendi yağında kavruk kalmaktır. Diğer tarafkaki çatalda yabancı sermeyenin tümden gelip ülkeye yerleşmesi kritik sektörleri denetimi altına alarak ülkeyi yönetmesidir. Bunların ikiside istenmeyen durumlardır.
Her türlü alanda küreselleşen dünyamızda yabancı sermayenin gelmeme durumu söz konusu değildir. Önemli olan kısa vade veya uzun vade de para piyasalarına ve reel sektörlere gelen sermayenin miktarını, gelen paraya karşılık verilen hakları sınırlı tutabilmektir. Gelen paranın istediği an çıkıp gidememesi gibi bir durumu liberal ekonomide yapmak mümkün değildir. Zaten de buna sınırlama getirirseniz yabancı riskleri bahane ederek gelmez. Gelen para ile kısa sürede kendi toparlayıp yoluna gitmek hedef olmalıdır. Yabancıyı göndermek değil, mesela Yabancı sermaye, Türk fabrika yönetimini der top edip yönetimin en alt basamağına koymadan önce Türk yönetim gelen para ile yatırımını üretimini ve satış ilişkilerini güçlendirip yönetimde kalmalı, yabancının bir kenarda kalıp kar payını alıp çalışmasını sağlamalıdır.
Yabancı Sermayeye sınır getirilmeli aksi takdirde Arjantin'e döneriz. Arjantin'de ne olmuştu?
2001 sonunda krize giren Arjantin, dış borç ödemeyi durdurdu. Halk parasını çekmek için bankalara hücum etti. Artan belirsizlik nedeniyle yabancı bankalar piyasadan çekildi.Paralarını çekemeyen halk isyan etti. Ekonomik kriz sokaklara yansıyınca yağmalama görüntüleri tüm dünya basınına yansıdı. Bu nedenle nakit akışı yüksek sektörlerde (bankacılık gibi) Yabancı sermayenin hızlı kar transferi yapabileceği göz önünde tutulursa yabancı sermayenin bu risklere karşı sınırlandırılması ve gruplandırılması gerekiyor.
Sermayenin milliyeti olmaz diyen ve Fabrikalarımızı alıp götürecek değiller ya diyen zihniyet önce kayıtsız şartsız ekonomiyi teslim eder sonra misafir olduklarını düşündükleri yabancılara ülkenin anahtarlarını teslim eder bu kadar basit.
Para piyayasalarına faizlerin yüksek oluşu arbitraj yapma ve dalgalı kur sisteminin kur farklarından yararlanmanın mümkün olması nedeniyle kısa vadeli giriş çıkışlar yapan sıcak para kısa vadede günü kurtarmaya yardım etmektedir.
Para piyasalarındaki faiz ve kur farkı avantajına hızla gelen sıcak para diye isimlendirilen yabancı sermayenin başka bir avantajlı istasyon gitmesiyle piyasaların ayazda kalmaması için para piyasalarını besleyecek olan reel sektörü yani ekonominin motorunun verimli bir şekilde tam kapasite çalışıp bunları satması gerekmektedir. Bu şekilde para üzerinden para kazanmayan fiktif bir yolla değil karlığı daha somut hale getirilerek kazanılmış para sıcak paranın gitmesi ile sarsılmayacak bir sisteme bizi ulaştıracaktır. Bunlar bilinen gerçekler.. Niye yapılamıyor. Çünkü reel sektörü etkin hale getirecek işletme sermayesi ve yatırım sermayesi eksiğimiz var. Bu eksikliğimizi bilen yabancı sermaye özelde ve kamuda reel sektöre salına salına fiyat kırarak sahip olmak istiyor. Kimi zaman hukuki alt yapının yetersizliğini bahane ediyor yada bürokrasinin ve imza sayılarının fazlalağını bahane ediyor.
Özelleştirmelerdeki yabancı sermaye oranı bizi yanıltmasın.Ortada özelleştirilemeyen ne yerliye nede yabancıya satılalamayan kamu şirketleri var. Bu aczimizi bilen yabancı sermaye hayati önemi olan ve tekel durumunda olan pek çok kamu şirketini hurda fiyatına almaya çalışmaktadır.
Hukuki alt yapımız gerçekten eksik, sıcak paranın gelişini ve piyasalardan çıkışını miktar ve süre olarak veya herhangi bir koşulla ve sınırla kontrol edildiği yönlendirildiği bir hukuki sistem yok mevcut değil, aynı şekilde reel sektörde veya hizmet sektörüne sermaye olarak gelen paranın giriş ve çıkışını yapan bir mekanizma yok. 2000 ve 2001 krizlerinin gerçek nedeni geliş ve gidişi kontrolsuz ve sınırlamasız bırakılan yabancı sermayenin itfadan sonra çekip gitmesi sebep olmuştu. Hazine bonolarından ana para ve faizlerini TL olarak aldılar, dövize çevirip gittiler
Hukuki olarak zor durumda olan bizim yatırımcımız bizim fabrika sahibimiz. Yabancı ister para piyasalarına gelsin ister reel sektörde fabrika alsın herhangi sorun çıktığında tahkime Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidebilir ve bizim vatadaşımızın aleyhine sonuç çıkartabilir.
Yabancı sermaye gelsin diye her türlü kontrolun iptal edilerek bürokrasinin en hızlı şekilde işlemesini sağlayan ve imza sayısını azalttık diye övünen AKP hükümeti AB yolunda ilerliyoruz diye hiçbir sektörde yerli yabancı ayrımı yapmayan, milli güvenliğimizi tehlikeye sokabilecek sektörlerde kontrolu elde tutmaksızın çoğunluk hisselerini blok olarak satan hükümetin icraatı yabancı sermaye tarafları için değil ama bü ülke için düşündürücüdür.
Emine Aksoyer,20.07.2005
Sayfa Başı
Rakamlarla Can Yakan Kredi Kartı Borçları
2005 Yılı |
Borçlu sayısı |
Ocak |
17650 |
Şubat |
22402 |
Mart |
26286 |
Nisan |
31436 |
Mayıs |
28645 |
Toplam |
126419 |
|
2005 Yılı Kredi Kartı (KK) Borçluları |
116875 |
KK Borcunu Hiç Ödemeyenler |
108574 |
KK Borcunu Gecikmeli Ödeyenler |
8301 |
Diğer Borçlular |
|
9544 |
2005 Yılı Toplam Borçlular |
126419 |
|
Bankaların "kara listesi"ne ilk beş ayda, 116 bin 875 kişi kredi kartı borçlusu olmak üzere 126.4 bin kişi alındı. Kredi kartı borçlularının sayısının fazla olmasında, faiz oranları halâ yüksek düzeylerde bulunan kredi kartı kullanımının giderek yaygınlaşması önemli bir rol oynadı. Bankalar, yüksek faizle gelirlerini katlayıp, bunları hortumlara kaptırdıkları dönemin kapanmasının ardından alıştıkları yüksek faiz gelirini kredi kartları faizleri üzerinden devam ettiriyor.
BANKALARIN Borçlu Kara Listesi Genel Toplam |
582591 |
Hiç Borcunu Ödemeyen |
484549 |
|
|
Gecikmeli Borç Ödeyen |
98042 |
|
|
Kredi Kartı Borçlusu Kara Liste Toplam |
495220 |
Hiç KK Borcunu Ödemeyen |
411031 |
|
|
Gecikmeli KK Borç Ödeyen |
84189 |
|
|
Bireysel Kredi Borçlusu Kara Liste Toplam |
87371 |
Hiç BK Borcunu Ödemeyen |
73518 |
|
|
Gecikmeli BK Borç Ödeyen |
13853 |
|
|
"Kara liste"dekilerin büyük bölümünü kriz yılı olan 2001 yılından kalanlar oluşturuyor.Asgari bildirim limit uygulamasına 2001 yılından itibaren başlanan ferdi kredi ve kredi kartlarında, 2005 yılı asgari bildirim limiti ana para tutarı da 250 YTL olarak belirlendi. Bildirimler, kayıt sayısı bazında olup bir kişinin birden çok kaydı bulunabiliyor..
Dönem |
Kara Liste Kişi Sayısı |
2000 Yılı |
31289 |
2001 Yılı |
157088 |
2002 Yılı |
55816 |
2003 Yılı |
69081 |
2004 Yılı |
142898 |
2005 yılı mayıs |
126419 |
Toplam Kara Liste |
582591 |
Durum vahim. Yine pek çok kişi üzülecek, aile düzeni sarsılacak. Mayıs 2005 itibarıyla kara listeye giren borçlu kişilerin sayısı kriz yılı 2001 ‘i yakalacak. Zira geçen yılı % 9,9'luk rekor büyümeyle kapatan Türkiye, bu yılın ilk üç ayında % 5,3 oranında büyüdü ve gayrisafi yurt içi hasıla da % 4,8 oranında arttı. Buna rağmen gelir dağılımdaki adaletsizlik ve hiçbir indirim getirilmeyen kredi faiz oranları, sahiplerini geri öderken zorluyor ve kara liste rakamı artıyor. Beklenirdi ki yeni bankacılık yasası ile kredi kartı faizleri düşen enflasyona paralel inişe geçen faiz oranları nispetinde azaltılsın.Bankaların yaptığı kredi kartı ile satın alınanlara taksit getirip faiz gelirlerini hiç bitmeyecek şekilde müşterisi ve banka için sürekli kılmak. Türkiye'de bunun adına bankacılık deniyor.
Bankacılık yasası, IMF için hazırlanan diğer yasalar gibi hızla harala gürele yapılmıştır. Bu yasa, sadece hortumculara karşı düzenlenmiş IMF direktifleri doğrultusunda yapılmış, parası olmadan para kullanan kredi kartı kullanıcılarının düşünülmediği bir yasa olmuştur. 600 bin kişi bankaların kara listesinde iken, normal insanlarımızın kullandığı kredi faizlerine bir kolaylık getirilmemesi, IMF'nin sadece Türkiye'nin borçlarını ödemesini sağlayacak muslukları kontrol ettiğini, halkın borçları ve durumu ile gerçekte ilgilenmediğini göstermektedir. İşte yeni bankacılık yasası 
Emine Aksoyer, 05.07.2005
Türkiye'de Vergi Kaçağının Yükünü Bordro Mahkumları Çekiyor.
Her 100 liralık kazancın 60 lirasının vergiden kaçırıldığı Türkiye'de vergi yükünü işçi, memur gibi bordro mahkumları çekiyor.
Gelir vergisi beyanlarına göre, işadamları en düşük maaş alan memurdan daha az kazanıyor. Asgari ücretliler, diş hekimi, fırıncı, bakkal ve kuyumcudan fazla kazanıyor.
Gelir vergisi beyanlarına çeşitli meslek gruplarının kazançları ve ödedikleri vergiler aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.
Meslek Grubu |
Ortalama Aylık Gelir YTL |
Doktorlar |
931 |
Elektirikli Ev Aleti İmal Eden Sanayici |
542 |
Asgari Ücretli |
488 |
Oteller |
478 |
Kuyumcu |
414 |
Diş Hekimi |
382 |
Fırıncı |
380 |
Seyahat ve Turizm Acentaları |
286 |
Bakkal ve Süpermarketler |
272 |
Ayakkabıcı |
264 |
Mobilyacı |
260 |
Lokantalar |
225 |
DEVLET MEMURLARI |
|
Avukat |
977 |
Polis Memuru |
882 |
Öğretmen (25 yıllık) |
836 |
Yeni Üniversite Mezunu Memur |
528 |
Odacı |
525 |
|
|
Meslek Grubu |
Ödediği Gelir Vergisi YTL |
Asgari Ücretli |
65 |
Laborant |
31 |
Deterjan Üreticisi |
40 |
Ayakkabı İmalatçısı |
64 |
Deri Mamul İmalatçısı |
44 |
Mobilyacı |
63 |
Kürk İmalatçısı |
50 |
Lokantacı |
55 |
SAmet Kılıç, 12.Haziran.2005
Karapara ile mücadelede ciddi önlemler alınıyor.
Ekonomik suçlarla mücadele için Maliye Bakanlığı bünyesinde, "Mali Suçları Araştırma Kurumu" kuruluyor. Kurum, her türlü para hareketi ile gayrimenkul, değerli taş ve madenler, tarihi eser, antika ticareti, noterlik işlemleri ile spor kulüplerinin her türlü finansal işlemlerini takip edecek. Finansal kurum ve kişiler, defter kayıtlarını ve kimlik bilgilerini 10 yıl muhafaza edecek. Yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere para ve 3 yıla kadar hapis cezası verilecek.
Karapara aklama suçunu işlediklerine dair kuvvetli şüphe bulunanların mal varlıklarına el konulabilecek. Teröre kaynak sağlayanlar 5 yıla kadar hapis ve bin 500 güne kadar para cezasına çarptırılacak. Terörün finansmanının önlenmesi ve uluslararası yasadışı para akışının kontrolü için yolcular para ve her türlü ödeme aracını açıklamakla yükümlü olacak. Gerçeğe aykırı beyanda bulunanlara, para cezası verilecek.
Ahmet Ağbaba
11.Haziran.2005
Büyümede Dünya Rekoru Kırmak, Ekonomide Performans Ölçüsü Olmak İçin Tek Başına Yeterli Değildir.
Türkiye ekonomisinin olumlu ve olumsuz gelişmelerini yan yana koyalım hangi taraf daha ağır basıyor değerlendirelim. Devlet İstatistik enstitüsünün rakamları aşağıda verilmiştir.
- Üst üste üç yıl büyümeyi başaran Türkiye ekonomisi 2004 yılında % 9,9 oranında büyüdü ve bir dünya rekoruna imza attı.
- Kişi başına milli gelir ise, 4 bin 172 dolara yükseldi.
- 2001'de % 68 olan enflasyon, % 8'ler düzeyine geriledi.
Faizler % 80'lerden % 16'lara düştü.
Kamu borcunun milli gelire oranı % 92'den % 65'lere geriledi.
Bütçe açıkları azaldı, faiz giderleri düştü.
- Türkiye'nin 2004 yılı toplam dış borç stoku da 161, 7 milyar dolar olarak açıklandı.Özel sektör yatırımları 2004 yılında 45 katrilyon lira oldu.
- Yılın ilk iki ayında 10 milyar 357 milyon dolarlık ihracat, 15 milyar 289 milyon dolarlık ithalat yapıldı. İki aylık dış ticaret açığı da 4 milyar 932 milyon dolar oldu.
- Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine göre, Mart ayındaki ihracat % 25 artışla 6 milyar 641 milyon dolar oldu. Türkiye'nin ihracat geliri, 2005 yılının ilk çeyreğinde % 26 artışla 17 milyar 400 milyon dolar oldu.
- Mart ayında tekstil sektörü ihracatta birinci, otomotiv sektörü ikinci sırada yer aldı. Bu dönemde sanayi ürünleri ihracatı % 24'lük büyüme ile 4 milyar 555 milyon dolara ulaştı. Sanayi mamüllerinin toplam ihracat içindeki payı % 69'a yükseldi.
- Kamunun harcamalar veya yatırımlar olarak büyümeye katkısı son derece düşüktür. Özelleştirilemeyen kuruluşların bir çoğu halen zarar etmektedir ve bunlar hiçbir iyileştirme yapılmadan satılmaya çalışılmaktadır. Hükümet, devletçilik ilkesini yerine getiremektedir. Devlet tabiî ki ayakkabı, sigara imal etmemelidir. Büyük alt yapı gerektiren stratejik yatırımları yapıp veya yaptırıp, kontrollu şekilde üretimden çekilmeli, yaptığı yatırımı halka açmalıdır. Bu Atatürk'ün istediği özelleştirme şeklidir. Burada yabancı sermaye red edilmelidir demiyorum. Ancak Mevlana gibi ne olursan kim olursan gel denilmemelidir.
Sayfa Başı
Büyümenin kalıcı ve sürdürülebilir olması gereklidir. Ekonominin olumsuz yönde değer bulan parametrelerine baktırımızda istihdam, yatırım artış hızı ve borçluluk oranları büyümenin istikrarlı olabileceğini göstermiyor. 2004 yılında gerçekleşen büyüme Türk insanının kendi gayretiyle olmuştur. 2004 yılında özel sektöre dayalı bir büyüme gerçekleşmiştir. Hükümetin verdiği teşviklerin büyüme olarak ekonomiye döndüğüne ilişkin hiçbir işaret yoktur.
2005 yılı içinde İhracat gelirlerinin sürekli artışını kabul etmek için, şirket karlılıklarına bakmak gerekir. Şirket karlılıkları faizler azalmış olmasına rağmen dolayısı ile faiz giderleri düşmüş olmasına rağmen kurların düşük tutulması ve ithalatın artışı ile azalmaktadır. Bu analizi, İhracat rakamlarını Erzurum'da açıklayan Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Oğuz Satıcı, ‘ bütün olumsuzluklara rağmen ihracatçı şirketlerin verimlilikleri artmış, ancak karlılık oranları düşmüştür' diyerek dile getirmiştir.
Kur aşağıda tutulup,ithalat cazip hale getirilmiştir.İthalat ve ihracat farkı, ithalat lehine artmıştır. Dolayısı ile %9.9'luk büyüme sanaldır, gerçek değildir. Borçlanma artarak devam etmektedir. Milli gelir artmıştır, ancak milli gelir dağılımı dengesizdir, adaletsizdir.
Büyüme, ihracat artışı, üretim artışı ile gelerek milli geliri artırmış gibi görünsede
zenginin geliri artmıştır demek daha doğru olacaktır. Ekonomi iyiye gidiyor diyenlere asgari ücretle kaç kişiye iş ve aş sağlandı sormak gerekiyor. Genç nüfus, evlenemiyor, iş bulamıyor. Bekarların sayısında artış var, boşanmalar artıyor. Bizim yaptığımız hesaplama ile 13 milyon kişi işsiz. İş çevrelerinde protestolu senet sayısında, haciz ve icralık olayların sayısında artış var. Sağlık verilerimiz hiç iyi değil.
Büyümenin gerçek olması için borçların artmaması (bizde artıyor) ve işsizliğin azalması (bizde artıyor) gerekiyor. Ülkemizdeki büyüme bir tarafı eksik büyüme tek örneğide bizde var. Allahın izni ile gerçek büyümeye ulaşacağız inşallah.
Yrd.Doç.Dr.Emine Aksoyer
2.Nisan.2005
AB Mali Disiplin Kurallarını Gevşetiyor.
90'lı yıllarda Almanya'nın ortaya mali disiplin kurallarına göre geliştirilen Ab'nin İstikrar Paktı kuralları bugün geçerliliğini yitiriyor.
Kamu açıklarının, gayrı safi milli hasılanın %3'ünden fazla olmaması esasına dayanan İstikrar Paktı kuralları başta Almanya olmak üzere Fransa, İtalya ve Yunanistan'ın limitleri aşması yüzünden tekrar düzenleniyor.
AB Maliye Bakanları toplantısından sonra İstikrar Paktı kurallarının gevşetilmesi kararı alındı ve bu kuralların revize edilmiş halinin AB zirvesinde devlet ve hükümet başkanlarına sunulacağı bildirildi.
Yunanistan da verilen sınırların iki katına ulaşan kamu açıkları mevcutken, Türkiye'nin AB kapılarında bekletilmesi uygulanan çifte standatın en açık örneğini gösteriyor.
Emine Aksoyer
21.Mart.2005
Dış Ticaret Endeksleri 2005 Yılı Ocak Ayı Sonuçları
DİE, "Dış Ticaret Endeksleri 2005 Yılı Ocak Ayı Sonuçlarını" açıkladı.
Ocak ayında dış ticaret, geçen yılın aynı ayına göre ihracat miktar endeksi % 8.4, ithalat miktar endeksi ise % 3.1 oranında azaldı. Bu da ihracat miktarımızın azaldığını gösteriyor. İhracattaki azalma ithalattan fazla olmuş. Verilere göre Ocak ayında ihracat birim değer endeksi % 9.5, ithalat birim değer endeksi ise % 14.2 arttı. Kur düşmesine rağmen ithalatın değer artış oranının fazla olması yine üretimimizde ithal ikamesi yapmadığımızı, ithal malları almayı tercih ettiğimizi gösteriyor.
İhracat ve İthalat miktar artış oranlarının bir önceki yıla göre düşmüş olması ekonomimizin yavaşlamakta olduğuna işaret ediyor. Yurt içindeki döviz arzına bağlı olarak kurun düşmesi ithalatı cazip hale getiriyor cari açığın artmasına neden oluyor. Merkez Bankası tarafından Cari açık finanse edilebilecek boyutlarda diye kabul edilirse ve borç çevirmek için kurlara müdahale edilmezse 1 dolar eşittir 1 YTL olur. Buda İhracat gelirlerimizin azalmasına neden olur. Tüm sektörlerde ihracata zarar verir.
Yrd.Doç.Dr.Emine Aksoyer
Mart 2005
2005 Yılı Ekonomi Hedefleri
2002 kasımından bu yana hükümet, 2000 ve 2001 yıllarındaki krizlerin yaralarının sarıldığını söylüyor. Hükümet şimdiye kadar şanslıydı. Hem iç hemde dış konjonktör ekonominin iyi gitmesine yardım etti. 90'lı yıllarda biriktirdiğimiz sorunlar 2000 ve 2001 yılı krizlerine neden oldu. 2002 yılı geldiğinde ekonomi normale dönme dönemine gelmişti. Krizlerden sonra ekonomide yeni yapılanmalar yapıldı. Böylelikle ekonomide normale dönüş başladı. Dış konjonktörün her zamankinden olumlu olması ekonominin normale dönüşünü hızlandırdı. Nitekim YTL yeni geçilmesine rağmen dışarıdaki bankalar tahvil ihracına başlanmış ve rekor düzeyde satış gerçekleştirmişleridir.
2004 yılında enflasyon %10.70 ve milli gelir artışı %8.7 olarak gerçekleşmiştir. 2005 yılında enflasyon %8 ve büyüme %8.5 olarak hedeflenmektedir. Hükümet tarafından 2005 yılı içinde kötü süprizler beklenmemesi söylenirken, pek çok ekonomik yapısal reformu daha henüz gerçekleştirmediği görülmektedir. Şimdiye kadar enflasyon düşürülmesi, büyüme ve kamu borçlarının sürdürebilir olması sağlanmıştır. Ancak bunların devamının mümkün olması için mali disiplin sürdürülürken, yatırımlar ve istihdam artırılması, sosyal güvenlik reformunun gerçekleştirilmesi ve dış ticaret açığının azaltılması gerekmektedir.
Zira Ocak ayında 5 milyar dolarlık ihracat hedefi tuturulamadı. Buna göre , Türkiye Ocak ayında 4 milyar 624 milyon dolarlık ihracat, 6 milyar 959 milyon dolarlık da ithalat yaptı. Bu dönemde dış ticaret açığı % 38.7 artarak 2 milyar 335 milyon dolara yükselirken , ihracatın ithalatı karşılama oranı da % 73.2'den % 66.4'e düştü. Bunun nedeni sadece Ocak ayındaki Kurban bayramı tatili olamaz. Ekonomik reformlar gecikirse, sorunlar birikmeye başlar bu da beraberinde küçük sebeplerle başlayacak büyük krizleri getirir.
Sayfa Başı
Yrd.Doç.Dr.Emine Aksoyer
Mart 2005
ÇÖPTE ALTIN YOK
Yaklaşık 20 yıl önce çöplerin kaynağından ayrıştırmaya başlayan Almanya, Hollanda, İsveç, Danimarka gibi gelişmiş bir çok Avrupa ülkesinde çevre korunarak , ısınmadan elektrik üretimine kadar birçok alanda kullanılıyor.
Geri dönüştürülen atıkların enerji dönüştürülmesi ekonomiye kaynak tasarrufu sağlamaktadır. Geri dönüşebilen atıklar hammadde olarak ekonomiye kazandırılıyor. Kalan atıklardan ise gaz ve yakıt üretiliyor. Bu söylemde kulağa çok güzel geliyor. Bu neredeyse çöpte altın bulmaya denk bir şey. Fakat göz önüne alınması gereken Türkiye'nin gerçekleridir.
Evsel katı atıkları göz önüne alıp ifade edersek, çöp kalitemiz oldukça düşüktür. Bunu neye göre söylüyorum derseniz, çöplerin muhtevasını dikkate alıyorum derim. Bizim çöplerimiz ağırlıklı olarak sebze meyve kabuklarından oluşmaktadır. İşlenildiğinde enerji verecek şekle dönüşecek atıklar olan plastik, ahşap, petrol ürünlerinin atıkları , kağıt vs. çöp toplayıcıları tarafından toplanılmaktadır.
Dikkat edilirse, gelişmiş ülkelerde bizdeki kadar serbest çöp toplayıcısı yoktur. İşe yarar çöpler, hurdacılara satılmadan önce çöp işleme tesisinde, enerji verecek atıklara dönüştürülmektedir. Yani gelişmiş ülkeler, enerji veren çöpleri, patates ve soğan kabuklarından elde etmemektedirler.
Çöplerin yakılmasıyla kentlerin ısıtılması, elektrik enerjisi üretilmesi ve ortaya çıkan kül ise organik gübre olarak kullanılması için çöplerin kullanılır veya kullanılamaz olarak ayrılmasının dışında detaylı bir şekilde işlenilmesi gerekmektedir.
Şu anda İstanbul'daki bazı belediyeler ve İzmir belediyesinin bu konuda çalışmaları vardır. Ancak buradaki çöpün geri dönüşümü çöp toplayıcıların yaptığından farklı değildir. Çöpün içinde kullanılabilir olan kısmının hurdacılara satılmasından ibarettir. Bütün çöplerin fiziksel ve mekaniksel olarak işlenip enerji atıklarına dönüştürüldüğü bir durum söz konusu değildir. Türkiye'de şu anda evsel ve endüstriyel atığı enerjiye dönüştüren bir tesis yoktur. Sadece çöplerin yakılarak yok edildiği ve toprağa gömülerek muhafaza edildiği İzmit'teki tesis mevcuttur. Çöp işleyen bir fabrikanın kurulması çok ciddi devlet yatırımı veya teşvikli özel sektör yatırımı gerektirmektedir. Çöpü işleyecek tesislerin, IMF'den izin çıkmadan yapılması zordur, ama bu arada teşvik edilmiş çöp zenginlerinin ortaya çıkabileceğine dikkat etmek gerekir.
Çöplerin fabrikalardan ve belediyelerden çöpleri enerjiye dönüştürecek tesise düzenli olarak getirilmesi kanuni düzenlemeleri gerektirmektedir. Çünkü, küçük orta ve büyük işletmelerin kayda değer çoğunluğu atıklarını zehirli çamurlarını ve atıklarını tarlanın ortasına boşaltmaktadır. Bunun kontrolunu yapmak ve bir yaptırım uygulamak için gerekli hukuki alt yapı mevcut değildir.
Evsel katı atıkların, endüstriyel zehirli atıkların, tıbbı atıkların muhafaza edilmesi, geri kazanımı ve yok edilmesi konusu Türkiye'nin önemli alt yapı meselerindedir.
Çevre sağlımız, güzel ülkemiz için en basit dönüşümle yıllık 300 milyon dolar gelir getirebilecek olan çöp işleme işi, milyarlarca dolar borcu olan ülkemiz için dişin gediğini doldurabilecek midir? En azından çöp dağlarımız, metan gazından dolayı patladı diye haber olmaktan kurtulur, insan hayatını korumuş oluruz.
Sayfa Başı
Emine Aksoyer
İstanbul, Mart 2005
Gümrük Birliği, Avrupa ve 1990 Sonrasının Gelişmeleri
1990'lı yıllarda, Özal, Demirel ve Tansu Çiller'in başbakanlıkları döneminde Türkiye şu iki temel çizgiyi izlemiştir.
1) Büyük sermayenin etkisi ile Türkiye, siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda hızla gelişme kaydetmiştir. Büyük sermaye 1980 ve 1990 arasında büyük ölçüde kamu kaynaklarından desteklenmiştir. Bu şekilde büyük semaye 1990'lı yıllarda daha da güçlenmiştir.
Bu yıllarda sermayenin egemenliğini destekleyen Özalizm, mevzuatı olmamasına rağrem kaçak televizyon yayınlarına imkan sağlıyordu.
Sanat ve düşünce hayatında da büyük sermaye tekele doğru ilerleyen oligopol piyasanın oluşmasına imkan sağlıyordu.
Vakıf üniversiteleri ile büyük sermaye politikaları üniversite öğrenim hayatına sokuluyordu.
Yazılı ve görsel medya, üniversiteler, sanat dünyası, kamuoyunda etkili olabilecek sivil toplum kuruluşları doğrudan veya dolaylı olarak büyük sermayenin etkisine sokuluyordu. Peki bu durum neyin hazırlık aşamasıydı?
Büyük sermayenin kurum ve kuruluşlar üzerindeki bu etkisi, Türkiye- Avrupa Birliği ilişkilerini istenilen şekilde yönlendirmek için kullanılacaktı.
2) Büyük sermaye, 1990'lı yllarda iç politika ve sosyal hayatta etkisini artırdığı paralelde dış politikada da gücünü artırıyordu.
Yabancı devlet adamları, doğrudan Türkiye'nin iş dünyasının önde gelen isimleri görüşüp Türkiye dış politikasını belirliyorlerdı. Dış siyasi çevreler, Türk işadamları sayesinde Türkiye-Avrupa ilişkilerini doğrudan müdahale edip yönlendirmişlerdir.
Gümrük Birliği'nin imzalandığı 6 mart 1995'ten bir yıl öncesinde büyük sermaye çevreleri Türk halkını şu şekilde yanıltmışlardır.
Türkiye'yi AB'ye tek taraflı bağlayan ve başka örneği da bulunmayan bu belge, “Türkiye Avrupa Birliği'ne giriyor” ve “Atatürk'ün gösterdiği yoldur” şeklinde Türk kamuoyuna yansıtılmıştır. Halbuki bu belge ne batılaşma yoludur nede refah seviyemizi yükseltmek için bir yoldu.
Gümrük Birliği ile Türkiye, AB'nin himayesine girmektedir. Gümrük birliğine girerken Atatürk'ün modernleşme politikalarının bu anlaşmayı desteklediği her fırsatta vurgulanırken, gümrük birliğinden sonra büyük sermaye Atatürk'ün adını zikretmeyi durdurmuştur.
Bazı büyük sermaye çevreleri, İkinci Cumhuriyetçiler (Atatürk karşıtları), Ümmetçiler,kökü dışarıda bazı tarikatlar, bölücüler gümrük birliğini desteklemişlerdir. Peki ama neden? Bu birbirlerinden çok farklı çevrelerin, Türkiye'nin hiçbir ekonomik ve siyasi hiçbir menfaatini gözetmeksizin, AB'ye tek taraflı bağlanmaları konusunda örtülü bir birlik içinde olmalarının sebebi neydi? Ayrı ayrı gerekçeleri bulunmasına rağmen Türkiye'nin Avrupa himayesine girmesinin arkasında birleşmelerinin nedeni, gümrük birliğinin gerçekte Türkiye'nin ulusal çıkarları ile örtüşmemesi idi.
Örtülü Birliğinin gümrük birliğini desteklemesi meselesine, büyük sermaye cephesinden baktığımızda, büyük sermaye batı kapitalizminin sermayesi ile bütünleşmek istiyordu. Avrupa Birliği Türkiye'nin tam üyeliğini kabul etmediğine göre geriye tek bir yol kalıyordu. “Türkiye'yi AB'ye tek taraflı bağlamak ve Türkiye'yi AB'nin himayesine sokmak “
Büyük sermaye çevrelerini, 1920'de ingiliz veya Amerikan mandası olmayı isteyenlere benzetebiliriz. Açık bir şekilde manda olmayı isteyen büyük sermayenin bu anlamda dürüst davrandığını söyleyebiliriz. Halbuki, bugün bazı siyasiler ve bazı sermaye çevreleri kendilerini kurtarmak için doğruları söylemiyorlar.
Sayfa Başı
Emine Aksoyer
Atakule, 22.02.2004